Türkiye'den köşe yazarları
Çiğdem Toker, 19 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Bütçedeki ‘korkunç’ rakam”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yaşı yetenler fark ediyordur; 80 darbesi sürecinde sıkça duyduğumuz, sonraki on yılda kullanımı seyrekleşen “münferit” kelimesi yeniden hortladı. Daha ziyade “devlet dersi” alan ve verenlerin aşina olduğu sözcüğün, ayırıcı iki özelliğine dikkat çekelim: Büyük oranda güvenlik bürokrasisi kullanır. Çoğunlukla insanlık suçunu anlatan sözcüklerle yan yana gelir: Münferit işkence, münferit tecavüz gibi... Aslında güvenlik bürokrasisi sözcüleri “münferit” derken, sistematik değil demek ister; ama kelimenin kendisi ve kullanılıyor olması bile, zaten bu insanlık suçunu meşrulaştırıcı, aklayıcı ve dolayısıyla da sistematik kılan bir işlev görür. Dolayısıyla bir yetkili “münferit” kelimesini kullandığında, orada insanlık onuruna aykırı işlemler yapıldığından emin olabilirsiniz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’na davet edilen Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Enis Yavuz Yıldırım, burada bilgi verirken işkence vakaları konusunda “elbette münferit olarak birtakım olumsuzlukların yaşanma ihtimali” olduğundan söz etti geçenlerde. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından gözaltı süresinin 30 güne uzatılması, ilk beş gün avukatla görüştürülmeme keyfiyeti gibi düzenlemeler, işkence ve kötü muamele uygulamalarını, iddia olmaktan çıkarıp -duymak ve bilmek isteyene tabii- gözle görülür hale getirmişti zaten. Genel Müdür Yıldırım’ın bu ifadesi, gözaltı merkezleri ile cezaevlerinde, OHAL zırhına sığınarak gerçekleştirilen işkence iddialarını teyit eden bir nitelik taşıyor.
OHAL rejiminin sicili hakkında güçlü fikir veren bir diğer veri ise bütçe rakamlarında yer alıyor. İlk kez geçen ay gündeme getirdik. Ağustos ayı rakamları açıklandığında, belirgin hale gelmesi nedeniyle bu köşede yer verdiğimiz “Güvenlik Kuvvetleri Nezaretinde Bulundurma Giderleri”, eylül verileriyle birlikte, aylık anlamda, rakamsal ve oransal olarak tarihinin en yüksek düzeyine ulaştı: 2 milyon 309 bin TL.
“Güvenlik kuvvetleri nezaretinde bulundurma giderleri”, gözaltına alınan “şüpheliler” için gözaltı süresince ihtiyaç duyulan gıda ve içecekler için ayrılan bir ödenek.
2 milyon 309 bin TL’nin nasıl bir rakam olduğunu anlatmak için şu veriyi aktaralım:
Bu yılın ilk sekiz ayında, yani ocak-ağustos döneminde yapılan toplam harcama ile sadece eylül ayında yapılan harcama neredeyse aynı.
2016 bütçesinde “Güvenlik Kuvvetleri Nezaretinde Bulundurma Giderleri” başlığı altında ocak-ağustos döneminde 2 milyon 101 bin TL harcanmış.
Son açıklanan eylül gerçekleşmelerine göre ise son bir ay içinde kullanılan ödenek 2 milyon 39 bin TL. Dokuz aylık toplam ise 4 milyon 140 bin TL:
Geçen ay bu veriyi irdelerken 980 bin TL olan ağustos harcamasının, bir önceki ayın sekiz katı olduğunu belirtmiştik.
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, işkence iddialarını sık sık reddediyor. İsim ve yer bildirilmesi çağrısında bulunuyor. Darbe girişimini hemen ertesinde iç çamaşırlarıyla, yüzleri dayaktan şişip morarmış insanların görüntülerinin servis edildiği, doktorların rapor vermekten çekindiği, savcıların şikâyetlere rağmen işlem yapmadığı bir ortamda, Bozdağ’ın sadece iktidar medyasını değil, soru sorabilen ve hak ihlallerini gündeme taşıyan yayınları izlemesi, bu çağrıyı hükümsüz kılmaya yetecektir.
…***
Ahmet Takan, 19 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Bilal'i unuttuk al başkanlığı!.”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından ilk kez bu kadar hareketliydi başkentin klasik Salı'sında Meclis kulisleri. Doğal olarak gözler, AKP ve MHP grup toplantılarına çevrilmişti. Çankaya köşkündeki baş başa başkanlık görüşmesinin ardından genel başkanların mesajları ile şifreler çözülecekti. Çok gerek kalmadı!.. Her şey açık olarak ilan edildi. MHP Genel Başkanı Doktor Devlet Bahçeli başkanlığın halk oyuna sunulmasına açıktan destek verdi. AKP Genel Başkanı Binali Yıldırım, "doğru söze ne denir, Bahçeli doğru yolda gidiyor" dedi.Nereden nereye?Kulislerde çok ilginç senaryolar konuşuluyordu. Onlara geçmeden önce, itina ile döşenen taşları daha iyi görmek için filmi kısa bir süreliğine geri sarmak lazım.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından koalisyon görüşmelerinde yol haritasını belirlemek üzere yaptığı toplantıda Doktor Devlet Bahçeli'nin şu sözleri kamuoyunda geniş yankı buluyordu;"Görüşmelere kapalı değiliz. Değişik alternatifler var. Bu koalisyon alternatifleri olmazsa erken seçim kaçınılmaz hale gelir. En yakın olabilecek tarih ise 15 Kasım'dır. AKP-MHP koalisyonu olur ama şartlarımız var. Bunları yok sayamayız. Ülkücü kıyımını önlemek için hükümet olmamızı isteyenler var ama bunun için ilkelerimizden vazgeçmemiz söz konusu değil, şartlarımızdan vazgeçmeyiz. AKP ile koalisyon kurmamızı istiyorlar. 17-25 Aralık yolsuzluk olaylarını nereye koyacağız. Meydanlarda hırsızlardan hesap soracağız dedik. Her bir oyun vicdani sorumluluğu var diye halka seslendik. Öteki dünyada hesabı sorulur dedik. Hırsızları nereye koyacağız? Gece yarısı torba kanunlarla kimler zengin edildi, bunlardan hesap sorulmayacak mı? 17-25 yolsuzluk soruşturmasına ilişkin hassasiyetlerimiz belli. Operasyonun üstü örtülmeye çalışılıyor. Bunu göz ardı edemeyiz. Ucu nereye dayanırsa dayansın oraya gider. TÜRGEV'e yapılan bağışları, verilen ayrıcalıkları ne yapacağız? Bilal'in içinde olacağı sıfırlanan paraların hesabını sormayacak mıyız? Bu sürecin bir tarafında Bilal var. Versin Bilal'i alsın iktidarı."R. Erdoğan ise "Siyaset, işi gücü bırakıp Recep Tayyip Erdoğan'ın şahsıyla, ailesiyle uğraşmak değildir. Kalkıp benim evladıma, ismiyle (Bilal'i ver iktidarı al) bu ne biçim yaklaşımdır ya" diyerek 15 Kasım'a sürüklenecek süreçte kayıkçı kavgasını kızıştırıyordu.Paralel söylemlerAKP ve MHP arasında halihazırdaki mevcut bugünkü paralel söylemlere de ayrıca dikkat kesilmek lazım. Başkanlık sistemi tartışmaları dışında gibi görünen R. Erdoğan ile Doktor Devlet Bahçeli'nin kamuoyu önünde yaptığı açıklamalar da neredeyse aynı kalemden çıkmış gibi. Sağlamasını yapmak çok kolay. R. Erdoğan'ın son günlerde Irak ve Suriye konusunda yaptığı çıkışlarda söyledikleri ile Bahçeli'nin özellikle dünkü grup toplantısı metnini karşılaştırın. Sadece cümlelerin yerlerinde değişiklikler olduğunu kolayca fark edersiniz. Hele, Misakı Millî'nin tarifleri hayrete düşürecek bir ağız birliğini gözler önüne seriyor. Meydan okumalardaki kopyala yapıştır ifadelere ne dersiniz?.. Bir kenara da iki partinin eş zamanlı ortak CHP çakışlarını not edin!.
…***
Sinan Alçın, 19 Ekim tarihli Evrensel gazetesinde, “İşsizlik en çok kadın ve gençleri vuruyor!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“TÜİK temmuz 2016 dönemi işsizlik verilerini açıkladı. Genel işsizlik oranı yüzde 10.7 olarak ilan edildi. Mevsim etkilerinden arındırılmış işsizlik oranı ise yüzde 11.2. Bir önceki yılın aynı döneminde bu oran yüzde 10.2 idi. İşsiz sayısı temmuz 2015’te 3 milyon 51 bin iken bu yılın temmuz ayında sayı 3 milyon 441’e dayandı. İşsizler ordusu yaklaşık 400 bin kişi arttı. DİSK-AR aynı dönemde işsizlik oranını yüzde 18.9 ve işsiz sayısını 6 milyon 342 bin kişi olarak hesapladı. Aradaki yaklaşık iki katlık fark, TÜİK’in tartışmalı “dar kapsamlı işsizlik” tanımıyla DİSK-AR’ın bazı “eksik istihdam” alanlarını işsizlik havuzunda saymasından kaynaklanıyor. En iyimser tahminle gerçek işsizlik oranının yüzde 15’ten aşağı olmadığı ve işsiz sayısının da 5 milyondan fazla olduğunu söyleyebiliriz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Yüzde 10.7’lik işsizlik oranı genel ortalama. Bu oranı kadın ve erkekler açısından ayırdığımızda; erkeklerde işsizlik oranı yüzde 9.2 olarak hesaplanırken kadınlarda oran yüzde 14’e tırmanıyor.
İşsizlik oranı; aktif nüfus içinde yer alıp, piyasada geçerli ücret ve çalışma koşullarını kabul ettiği halde son bir hafta içerisinde aktif olarak iş arayıp bulamayanların çalışmaya hazır nüfusa (iş gücü) oranı.
Nüfusun bir kısmı aktif nüfus içinde olmasına karşın çalışmayı tercih etmemekte! Bu oran kadınlarda yüzde 66. Her üç kadından ikisi çalışmayı “tercih etmiyor”. OECD ülkeleri arasında kadınların iş gücüne katılım oranı açısından Türkiye son sırada. Türkiye’de kadınların iş gücüne katılımının üçüncü dünya ülkeleriyle dibe doğru yarışta olmasının toplumsal, siyasal ve ekonomik birçok nedeni var. Konuyu kısır döngüye dönüştüren en önemli faktör de işsizliğin kendisi. Kadınlar işsiz kaldıkça ekonomik özgürlükleri ve ardından toplumsal özgürlükleri ellerinden alınıyor. Çalışan kadınların sektörel dağılımında da hizmet alanları ilk sırada yer alırken onunla hemen hemen aynı oranda tarım işçiliği bulunuyor. Bu demek ki, çalışan kadınlar da sömürü ve güvencesizliğin yaygın olduğu hizmet sektörüyle ücretsiz aile işçiliğinin egemen olduğu tarım sektöründe çalışarak düşük ücret gelirlerine mahkum bırakılıyor.
Her fırsatta demagoji aracı olarak kullanılan “nitelikli iş gücü ihtiyacı” ve üniversite mezunları arasında işsizlik oranının yüzde 25 dolayında seyretmesi de ayrı bir ironi…