Türkiye'den köşe yazarları
Ali Sirmen, 23 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Arkabahçeli: ‘Ver başkanlığı, al başkanlığı!’”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Devlet Bahçeli’nin, Tayyip Bey’in “Başkanlık Sistemi” etiketli, “Anayasal Reis Rejimi” çabalarına payanda olma girişimi çoğu kimseyi şaşırttı. Kimileri, Devlet Bey’in manevrasındaki hikmeti anlamakta zorlandı. Kimileri bu politikanın ardında büyük devlet adamlığının, siyaset üstatlığının etkileri olduğunu iddia ettiler ve tabii ki, iddialarını kabul ettirmekte çok güçlük çektiler. MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın cuma günü yaptığı açıklamada, “Türkiye’de rejimin hasta ve yaralı, sistemin krizde olduğunu, bu durumda MHP’nin AKP’nin değil, sistemin nefesini açmak için harekete geçtiğini” ileri sürdüğü açıklama da konuya herhangi bir açıklık getirmediği için gerekçe arayışları devam emektedir. Sanırım, MHP’nin son politik manevrasının püf noktası Sayın Devlet Bahçeli’nin adının ardında yatmaktaydı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
MHP, 21. yüzyıla, Türkeş’in karizmasına sahip olmasa da, otoritesini aratmayan Devlet Bahçeli liderliğinde girmiştir. Devlet Bey’in, partiyi silahlı milis gücü konumundan çıkarmadaki büyük etkisi bütün gözlemciler tarafından, tartışmasız kabul edilmektedir.
Yine de, Ecevit’in koalisyon hükümetinden çekilmek ve ABD’nin Türkiye’de BOP’a müzahir olacak yeni bir iktidar için dizayn ettiği Tayyip Erdoğan önderliğindeki AKP’nin kazandığı 2001 erken seçimlerinin önünü açan tutumu dolayısıyla, Devlet Bey’in “arkabahçe” işlevi güdeme gelmişti.
O zaman ABD – Erdoğan zıtlığı olmadığından bu işlevin ABD’nin mi yoksa Tayyip Bey’in mi arkabahçeliği olduğu tartışması da yapılmamıştır.AKP iktidarı sırasında Devlet Bahçeli’nin, söylemde muhalefet yaparken eylemde birçok vesileyle hep Tayyip Bey’in çıkarları doğrultusunda politikalar gütmesi Devlet Bey’in, arkabahçe işlevini yerine getirdiğinin ileri sürülmesine neden oldu. Artık bu kez tereddüt de yoktu: Devlet Bey Tayyip Bey’in arkabahçesiydi.MHP’nin bu konumu Devlet Bey’in durumunu sarstı ve parti içinde nöbet değişimini gündeme getirdi. Haziran 2015 seçimlerinde imdadına koştuğu Tayyip Bey’de idi, bu kez yardım sırası. O da yargı üzerindeki etkisi ve FETÖ operasyonlarının yarattığı ortam ile MHP içinde Bahçeli’nin devrilmesini önledi ve Devlet Bey’e MHP Genel Başkanlığı’na devam olanağını altın tabak içinde sundu. Devlet Bey bu hareketi karşılıksız bırakmayacaktı. Mademki Tayyip Bey ona MHP Başkanlığı’nı sunmuştu, Bahçeli de ona Devlet Başkanlığı’nı sunacaktı. Bir tür kazan kazan oyunuydu bu ve şu şekilde formüle edilmekteydi:
- Ver başkanlığı! Al başkanlığı!
Bu durumda, Devlet Bahçeli için Tayyip Bey’in arkabahçesi nitelemesine kimsenin kızma hakkı olmasa gerek.
...***
Esfender Korkmaz, 23 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Sömürü faizini kim alıyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“2006 yılı Mayıs ayında dolar kuru 1.31 idi. Sonra artmaya başladı ve 6 Haziran'da 1.581 oldu. Ayrıca enflasyon beklentileri de artmaya başlamıştı. Merkez Bankası gecelik borç verme faizini yüzde 16.25'ten 1.75 puan artırarak yüzde 18.00'e çıkardı. Kur biraz geriledi ve yeniden artmaya başladı. 26 Haziran'da 1.70'e çıktı. Bu defa MB gecelik faizi 2.25 puan artırdı ve 20.25'e yükseltti. Kur artışı önlendi. O zaman MB ve ekonomi yönetimi enflasyon beklentilerini düşürmek için ve kur artışını önlemek için faizi kullandı.Faiz, iktisat politikasının önemli bir aracıdır. Ekonomik kararları etkiler. Yatırım kararlarını etkiler. Tasarrufları etkiler. Faiz yerine konulacak başka bir enstrüman yoktur.Evini kiraya veren, kira geliri elde eder...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Tasarrufunu, sermayesini bankaya veya başkasına veren birisi de, parasının kirası olarak faiz elde eder. Bizim gibi enflasyonla yaşayan ülkelerde, nominal faizler bir anlam ifade etmez. Reel faiz konuşmak gerekir. Bugün enflasyon yüzde 8 ve mevduat faizi de yüzde 8 ise, brüt reel faiz sıfır demektir. Eğer enflasyondan sonra yüksek reel faiz varsa, faizin faizi nedeniyle borç alanlar zor duruma düşüyorsa, böyle faizler sömürü faizidir ve insanlık açısından da günahtır.1979 yılında TÜFE olarak enflasyon yüzde 53 oldu. Tasarruf Mevduatı faiz oranı yüzde 20 idi. Yani bankaya 100 lira yatıran yıl sonunda 120 lira almış oluyordu. Ama bu bir seraptı... Zira gerçekte yüksek enflasyon mevduat sahibinin satın alma gücü değerini eritiyordu. Çünkü yüzde 20 faiz, yüzde 43 enflasyon varsa reel faiz eksi yüzde 16 demektir. Bu şartlarda bankaya yüz lira yatıranın parası satın alma gücü olarak yıl sonunda 84 liraya düşmüş oluyordu.Bankalar mevduat sahibinin enflasyon yoluyla parasına el koymuş oluyordu. İşte istismar varsa, istismar budur. Bugün piyasada tefeci faizi yüzde 30 dolayındadır. Enflasyon yüzde 8 iken yüzde 30 nominal faiz, yüzde 20.5 reel faiz demektir. Elbette bu faiz de insanın insanı sömürmesidir ve kanunlarla yasaklanmıştır.Ne var ki, benzer sömürü düzeni bizzat Merkez Bankası tarafından kurulmuştur. Kredi kartlarından alınacak azami faizleri yasa gereği Merkez Bankası belirliyor. Merkez Bankası ise bu azami faizleri mevduat faizinin veya MB ağırlıklı ortalama fonlama maliyetinin dört veya beş katında tutuyor. Bütün bankalar ve katılım bankaları da aynı azami faizi kullanıyor. Katılım bankaları faiz adını kullanmıyor. Akdi faiz yerine ''aylık kâr payı oranı'' diyor. Gecikme faizi yerine ise ''aylık gecikme cezası'' diyor. Katılım bankalarından ikisi, aylık gecikme cezasını akdi faizle aynı oranda kullanıyor.Katılım bankalarının varlık nedeni ve Altın Kuralı, "Faizsizlik Prensibi"dir. Bu bankalar topladıkları fonlar için kâr payı verir. Teorik olarak kârın yüzde 80'ini dağıtırlar. Yüzde 20'si de kendi kazançları olur. Katılım bankaları, nakit kredi vermezler... Bir mal almak isteyen bankaya bildirir. Banka malı peşin alır. Üstüne kâr payı koyar müşterisine vadeli satar. Bu mal ham madde, yarı mamul veya mamul madde, gayrimenkul, makine veya her tür teçhizat olabilir.Bankadan kredi alıp, bir mal satın alınca krediyi bankaya kredi taksiti ödüyorsun. Katılım bankası ise malı peşin alıyor. Üstüne fark koyarak aynı malı müşterisine taksitle satıyor. Müşteri bu defa katılım bankasına aynı taksiti ödüyor. Normal bankalar kredi faizinden para kazanıyor. Katılım bankaları da taksit farkından para kazanıyor. Bu taksit farkı bir yerde gizli faiz olmuyor mu? Piyasa ekonomisinde, piyasanın açık ve şeffaf olması gerekir. Dolaylı işlemler piyasa kirliliği yaratır. Ayrıca görünen köy kılavuz istemez.
...***
Faruk Çakır, 23 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “İş âleminden hukuk hatırlatması”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hatırlanacağı üzere bir işi ehline vermemek kıyamet alâmetleri arasında sayılır. Aynı şekilde; idareciler de kendilerine hak, hukuk ve adaletle hükmetmelerinin hatırlatılmasından rahatsızlık duyuyorsa o da bir bakıma kıyamet alâmeti sayılmalı.Hak, hukuk ve adalet hatırlatması sadece siyasetçiler de sivil toplum kuruluşlarından gelmiyor. İş dünyası da imkân ve fırsat buldukça hukuk ve adalet hatırlatması yapıyor. DEMSA Holding’in kurucusu Demet Sabancı Çetindoğan da bir beyanında hukuk hatırlatması yapmış.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünü değerlendiren Demet Sabancı Çetindoğan, “Perakende grubumuz da otellerimiz de mevcut durumdan çok etkilendi. Güney Koreli ortağımız Türkiye’den çıkıyor. Biz tüm enerjimizi Türkiye’yi anlatmaya verdik, ancak bizi en çok yabancı büyükelçiliklerden gönderilen mesajlar vuruyor. Psikolojik bir savaş veriliyor” değerlendirmesinde bulunmuş.
“Türkiye’nin 15 Temmuz’dan sonra yurtdışındaki algısını değiştirmeye ihtiyacı var. Son dönemde neler yapıyorsunuz?” sorusu üzerine Demet S. Çetindoğan şöyle demiş: “Ne yapılsa az gelir. İçine itildiğimiz durumu herkes kendi alanında dünyaya anlatmalı. Ben şahsen hem çalıştığım derneklerle hem de şirketlerimizle bu süreçte maksimum gayret göstermeye çalışıyorum. Nerede nasıl bir temasımız varsa bunun için çalışmalıyız. Devletimizle birlikte bu çabaları göstermek daha önemli oluyor. Türkiye’nin ekonomisiyle güçlü durması lâzım, hukukuyla güçlü durması lâzım, ama her şeyden önemlisi toplumsal barışıyla güçlü durması lâzım. Bu birliktelik görüntüsünün çatladığı noktadan su sızdığında artık çok geç olur. İnsanımızın bu küresel aksiyonu iyi okuması iyi organize olması lâzım. Hükümet ise psikolojik kopuşa sebep olabilecek hareketlerden kaçınmalı. Hassas ve kırılgan bir toplumsal zemin üzerinde hareket ettiğimizi kabul etmeliyiz. Bana göre dışarıda yapılacak her türlü çalışma önemli, ama asıl çabayı vatandaşlarımızın birlik ve beraberliği için göstermeliyiz. Bu psikolojik bir savaş. Herkes adımını doğru atmalı. Rakip değil ekip olma zamanı.”
Türkiye’nin ekonomisiyle ve daha da önemlisi hukukuyla güçlü durması şart olduğuna göre bu nasıl yapılacak? Hukuk ve adalet hatırlatması yapılmasından rahatsızlık duyularak bu mümkün olur mu? Ya da adaletin hükmetmediği bir yerde ‘toplumsal barış’ı güçlü tutmak mümkün olabilir mi?