Türkiye'den köşe yazarları
Kadri Gürsel, 25 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “AKP rejimi neden ayakta kalamaz?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP iktidarı, oyların yüzde 50’sini alarak kazandığı 7 Temmuz 2011 seçimlerinden sonra Türkiye’nin hangi sorununa kalıcı ve adil bir çözüm buldu? Var mı çözülmüş bir tane esaslı sorun gösterebilecek olan? 2011’den bu yana AKP iktidarının, ülkede hukukun işlerliği, hesap verebilirlik, girişim ve mülkiyet özgürlüğü, basın ve ifade hürriyeti, insan hakları, çoğulculuk, katılımcılık namına ne varsa, bunları adım adım ortadan kaldırarak, keyfi bir baskı rejimine dönüşmesini izliyoruz.
Bu rejimin yapısal özellikleri ve siyasi kültürü, toplumu toplum olmaktan çıkarıp birbirine düşman edilmiş topluluklar toplamına dönüştüren bir kutuplaşma, içeride ve dışarıda çatışma ve darbe üretiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Böyle bir rejim ülkenin sorunlarını çözemez, bekleyen acil reformları gerçekleştiremez. Bu rejim ancak sorunları büyütür, karmaşıklaştırır ve mevcut olanlara yenilerini ekler.
Bu rejim, sürdürülebilir bir büyüme ve refah temin edemez. İş kontratının yargı güvencesi altında bulunmadığı, yatırımcının ayrımcılığa tabi tutulduğu, ihale düzeninin bir göz boyamacılıktan ibaret olduğu, öngörülebilirliğini yitirmiş ve istikrarsız bir ülke, iç ve dış yatırımcı için değil, sayısı iki elin parmaklarını geçmeyen rejim oligarkları için caziptir.
Durum böyle olduğu için, medya üzerindeki rejim tasallutu ve muhalefetin tüm çapsızlığına rağmen 7 Haziran 2015 seçimlerinde rejimin partisi yenilgiye uğradı ve parlamentodaki çoğunluğunu kaybetti. Buna rağmen sonucu kabullenmeyip iktidarını geçici bir süre için de olsa paylaşmaya yanaşmayan muktedir, ülkeyi kaos ve terör tehdidi altında yeniden seçime götürdü.
Sonuç ortada...
15 Temmuz Cemaat darbesine, AKP’nin zamanında bu kesimle girmiş olduğu fiili koalisyon ilişkisinin devlette ve bilhassa TSK’de yol açtığı derin zafiyet kadar, PKK’ye karşı siyaseten tercih edilmiş savaşın doğurduğu konjonktür zemin sağlamıştır.
15 Temmuz, “Bu bize Allah’ın bir lütfudur” şeklindeki “veciz” ifadeden de anlaşılacağı gibi, rejim konsolidasyonu amacıyla tarihi bir fırsat olarak görüldü ve şimdi sürekli OHAL hukuksuzluğu sathında bu ülke bir karşı darbe anayasasını kabule zorlanmak üzere referanduma sürükleniyor.
Kariyeri yolsuzluklar nedeniyle bitmiş olan eski bir AKP’li bakanın sözleri geliyor aklıma: “Bizden mucit çıkmaz, biz ara eleman ülkesiyiz.” Bu “ara eleman” zihniyetinde olanlar şu anda da zaten ülke yönetiminde söz sahibidir ve “sıyırmamak” için bilişime falan fazla kafa yormamayı tavsiye ediyorlar.
Kurum yıkıcılığında son aşamaya gelmişlerdir.
Böyle giderse, elindeki yetişmiş insan gücü ve sermayesini de kaçıran, sürekli istikrarsızlık ve çatışma üreterek yoksullaşan başarısız bir ülkeye dönüşeceğiz.
Tabii böyle giderse...
Lakin ilelebet böyle gitmez. Bu rejimin bir orta vadesinin olamayacağını biliyoruz.
Hayranlarının reislerine bağlılıkları bir fanatizme de dönüşmüş olsa, tek başına hiçbir kişilik kültü ya da sosyal sınıf dayanışmasının, güvenlik, istikrar ve refah üretme kabiliyetini kati biçimde yitirmiş bir baskı rejimini sürgit ayakta tutmaya yetmeyeceği görülecektir. Burası Türkiye; bu ülkenin dünya sistemine ve kendi sorunlarına karşı bağışıklığı yok. Bizimkisi yoksun bir baskı rejimi. Türkiye demokrasiye mahkûm, bu rejime mahkûm değil.
...***
Kürşad Zorlu, 25 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Nasıl bir referandum olabilir?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye'de hükümet sistemi tartışmaları ne zaman alevlense kavramlar karışmakta ve kutuplaşmalar belirginleşmektedir. Bunlardan birisi de referandum aracının olası bir hükümet sistemi değişikliğinin önüne geçebiliyor olmasıdır. "Halka sormak", "halka sormaktan kaçmak" şeklindeki yaklaşımlar özünde tutarlı ve fakat mevcut sistemimiz bakımından son derece eksiktir. Zira bir yarı doğrudan demokrasi aracı olan referandumun halkın kendi kendisini yönetmesi şeklinde tanımlanan demokrasi içerisinde eleştirilebilir yanları da vardır. Öncelikle teknik ve uzmanlık isteyen konularda bilgiye ulaşmadaki eşitsizlik veya ilgisizlik sebebiyle neyin tercih edileceğinin objektiflik ölçütünün dışına taşması, Referanduma ışık yakan hükümetlerin genellikle bir görüş veya bir yazılı metni onaylatmak istemesi ki böylelikle siyasi konumlar ve semboller tartışılması gereken konunun önüne geçmektedir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bireyler; siyasi parti liderinin, ideolojik inanç sisteminin ve çevresindeki sivil etkileyicilerin görüş ve yönlendirmesi ile "evet" ya da "hayır" demektedir. Referandum bir kişinin onaylanması ya da reddedilmesine dönüştüğünde bunun adı Plebisit olmaktadır. Bu sebepledir ki üzerinde iyi düşünülmemiş referandumlar ülkede var olan kutuplaştırmayı artırabilmektedir. Bir tarafın kazanınca her şeyi kazandığı, diğer tarafın mutsuz ve kaybeden olduğu bir sonuç ortak bir sözleşme ve ortak yarar ilkesinden uzaktır. Referandumun demokrasinin en üst düzey uygulaması olduğuna yönelik genel kanaatin aksine farklı ülkelerdeki neticelerle birlikte değerlendirildiğinde karmaşık ve tehlikeli süreçler olabildiği görülmektedir. Türkiye'nin referandum tarihine bakıldığında 6 kez bu yola gidildiği görülür. En ilginç oylama 1987'de Türkeş, Ecevit ve Erbakan gibi isimlerin yasaklarının kaldırılmasının oylanmasıydı. %50,16 "evet" oyu ile yasaklar kaldırıldı. Aradaki fark sadece 75 binde kaldı. Referandumda Erbakan'ın yasağının kalmasına "hayır" diyen Konya genel seçimlerde Refah Partisi'ne açık ara sahip çıktı.Peki bu durumda referandum asla yapılamaz mı? Halk hep yanlış karar verir mi diyeceğiz?Elbette hayır... Her ülke siyasal kültürü ve içerisinden geçtiği koşulları dikkate alarak doğru düzenlemelerle referandumda "ortak yarar" getirecek bir neticeye ulaşabilir.Ben de bu sebeple ülkem için şunu öneriyorum:Bunu çözebilmenin en belirgin yolu bariz oy farkına ulaşmaktır. "Evet", "hayır" arasında %50'den daha yüksek bir oranın istenmesidir... Mesela Danimarka anayasasına göre oyların yarıdan bir fazla olması yetmemekte toplam seçmen sayısının %40'ına ulaşması koşulu uygulanmaktadır. İsviçre'de ülke genelinde "kabul oyu" çıkması yeterli olmamakta tüm kantonların çoğunluğunda da bu kabulün çıkması istenmektedir.Türkiye'de mutlaka bir referanduma gidilecekse oylama sonrasında çıkan neticenin meşruiyet sorunu yaşamaması ve bir toplumsal sözleşme niteliğine bürünmesini için mevcut Anayasanın 175. Maddesinde "kullanılan geçerli oyların yarısından çoğunun kabul oyu olması gerekir." yerine TBMM'deki 2/3 (367) nisabıyla orantılı bir biçimde "geçerli oyların %65'i ve/veya kabul oylarının toplam seçmen sayısının %50'sini geçmiş olması" koşulu getirilmelidir.Eğer referandum kaçınılmaz hale gelirse AKP, CHP ve MHP, 367'nin çok üzerinde bir oyla bu oransal değişikliği gerçekleştirebilir.
...***
İhsan Çaralan, 25 Ekim tarihli Evrensel gazetesinde, “Demokrasi ve barış mücadelesinde daha ileri adımlar için...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Demokrasi İçin Birlik (DİB) inisiyatifinin “demokrasi buluşması” toplantısı pazar günü İstanbul’da yapıldı.CHP ve HDP’nin eski vekillerinin, çok sayıda aydının, demokratın, CHP, HDP, EMEP gibi partilerin, çeşitli siyasi çevrelerin, sendikaların, emek örgütlerinin temsilcilerinin, AKP iktidarı tarafından ülkenin sürüklendiği mecradan endişe duyan yüzlerce aydının, akademisyenin, demokratın katıldığı toplantıdan sonra bir de sonuç bildirgesi yayımlandı.”diyen yazar yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Kuşkusuz pazar günü yapılan toplantı bir anlık, hasbelkader bir araya gelen kimi kişilerin çağrısıyla oluşmuş bir toplantı değildi. Tersine bu toplantı, şubat ayından beri, eski CHP’li HDP’li vekilleri ile bazı tanınmış aydınların da yer aldığı “Diyalog Gurubu”nda yapılan tartışmalarla başlayıp süren girişimlerin sonucuydu. Ki bu tartışmalar, İstanbul başta olmak üzere ve çeşitli kentlerde demokrasi ve özgürlük mücadelesi içindeki hemen her çevrenin katılımıyla yapılmıştı.
Sonuç bildirgesinden de anlaşılacağı gibi pazar günü yapılan “demokrasi buluşması” yeniden uzun tahlillerin yapıldığı değil, toplantıya katılan tüm güç odaklarının, çevrelerinin ve kişilerin ortak bir mücadele platformunda birleşmesi için yapılmış, dolayısıyla bundan sonrası için AKP’nin “Tek parti tek adam rejimi” inşası girişimlerine karşı, “Nasıl bir mücadele hattına girilmesi” ve “Ne yapılması” gerektiğinin toplantısıydı ve öyle olmuştur.
Kuşkusuz ki, toplantıdan sonra yayımlanan “Sonuç Bildirgesi”ni okuyanlar “Şu da eksik” “Bu da fazla”, “Şuna da değinilmeliydi” diyebilirler ve kendilerince de haklı olabilirler. Ama unutmamak gerekir ki, bugünün ihtiyacı, Erdoğan-AKP iktidarının iç ve dış politikadaki diktatoryal girişimlerine ve yeni Osmanlıcı politikalara (savaş politikalarına) karşı tüm güçleri birleştirmektir. Bu yüzden de bütün bu güçleri birleştirmeyi amaçlayan bir inisiyatifin gerek açıklamalarında gerekse sonuç bildirgesinde herkesin görüşünü yansıtması mümkün olmadığı gibi böyle bir beklenti de doğru olmaz. Tersine böyle bir inisiyatifin açıklamaları ya da sonuç bildirgesi gibi “belgeleri”, bütün katılımcıların “kesişim kümesi” denilebilecek üslup ve önerilerle sınırlı olabilir. Bu yüzden de sosyal medyada bu çerçevede yapılan tartışmalar amaca hizmet etmediği gibi, bu girişimin dışında kalanların ülkenin bu koşullarda yapılabilecek en geniş katılımlı girişimine burun kıvırmaları anlaşılır değildir.