Türkiye'den köşe yazarları
Çiğdem Toker, 26 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Bütçede saklananlar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP’nin hazırladığı 15. bütçe olan 2017 bütçe tasarısı, Meclis Plan Bütçe Komisyonu’na sunuldu. Toplantı başlar başlamaz Komisyon Başkanı Süreyya Sadi Bilgiç hızlıca bir oylama yaptı. Kimin ne kadar konuşabileceği ve usule ilişkin toplam yedi maddeyi çabuk çabuk okuyup “Kabul edenler, etmeyenler, kabul edilmiştir” diye geçirmek isteyince, HDP’li Komisyon üyesi Garo Paylan tepki gösterdi. Paylan “devletin vicdanı” dediği bütçe yasası görüşülürken Komisyon’a “noter muamelesi” yapıldığını söyledi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın 110 sayfadan oluşan sunum kitapçığında, 51 grafik vardı. AKP’nin iktidara geldiği tarih olan 2002’yi milat olarak kabul eden grafiklerin bir kısmı, bütçeden aktarılan bazı pay ve desteklerdeki gelişmeleri yansıtıyor. Fakat 14 yıllık gelişmenin resmedildiği bu grafiklerde, TL baz alınarak sürekli yükselen bir eğriyle resmedilmesi gerçeği perdeliyor ve eksik yansıtıyor.
2002’den 2016’ya kadar 50 kat artmış gibi görünen bir destek tutarını enflasyondan arındırdığınızda ya da dolar bazında hesapladığınızda çıkacak sonucun hiç de
o kadar etkileyici olmayacağını, bence Maliye bürokratları da biliyordur. Ama göz boyama izlenimi bırakan bu yöntem, bence metnin ve verilerin kalitesini azaltıyor.
Faiz düştü, ya garanti?
Bakan Ağbal sunumunda, faiz giderlerinin azaldığını vurguladı. AKP’nin miladı olan 2002’de, bütçe giderlerinin yüzde 43’e faize giderken bu oranın yüzde 8.9’a düştüğünü söyledi. Kitapçığa göre Her 100 TL’nin 86 TL’si faize giderken, şimdi 11 TL’si faize gidiyordu. Fakat 100 sayfalık sunumda garantili borçlar ile borç üstlenim sözleşmeleri yer almadı. Hatta, Şehir Hastaneleri’nden söz edilen bölümde bile, devletin altına girdiği yükümlülüklerle ilgili bir açıklama yoktu. Maliye Bakanı, Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) modeliyle yapılan şehir hastaneleri projeleri kapsamında, sabit yatırım tutarı yaklaşık 27 milyar TL olan, 34 adet tam donanımlı şehir hastanesinin hizmet vereceğini ve seneye 6 hastanenin açılacağını açıkladı. Fakat devletin üstlendiği kira gibi doğrudan yükümlülük bedelleri bu metinde yok. Bu yükümlülüklerin finansmanın bulunduğu ülkenin TÜFE’sine göre belirlendiğini anımsatalım.
Yani sonuçta, gelecek nesiller üzerine bindirilen milyarlarca Avro’luk bir kira yükümlülüğü varken tek başına faiz harcamasının indiğinden söz etmek, gerçeği saklamak anlamına geliyor.
Yanı sıra iç ve dış çatışmaların güvenlik alanındaki harcamalara ne oranda yansıdığı, geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yıl da sunuş metninde rakamsal bazda kendisine bir yer bulamadı. Maliye Bakanı yatırım ödeneklerinin yüzde 30 artırıldığını; kamu yatırımlarındaki en yüksek payın 22.1 milyar TL ile ulaştırmaya, 13.7 milyar TL’nin eğitime,10.3 milyar TL’nin tarıma ayrıldığını açıkladı. Saf yatırım ödeneği olarak görünmese de buradan bütçenin geneline ilişkin güvenlik/ savunma harcamalarına bakarak bitirelim: Örneğin Emniyet Genel Müdürlüğü’nün geçen yıl 21.1 milyar TL olan bütçesi 23.5 milyar TL’ye çıkarıldı. Aradaki 2.4 milyar TL’lik artış; Enerji Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, AB Bakanlığı’nın yanı sıra, Başbakanlık ve TBMM ödeneklerini de geride bırakıyor.
Akademik alanda güvenlik/savunma harcamaları incelenirken esas alınan kurumlara da bakabiliriz. Emniyet, MİT, Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’na ayrılan ödenekleri topladığınızda 65 milyar TL’lik bir büyüklüğe ulaşıyoruz. Dolayısıyla güvenlik/savunma bütçesinin anılmadığı bir sunuş eksiktir. Aynı şekilde, kamu yatırımlarındaki en yüksek payın 22.1 milyar TL ile ulaştırmaya ayrıldığını söylerken bu sektördeki projeleri yapan firmalara, vergilerimizden aktarılacak milyarlarca liralık talep/kullanım garantisini anmamak da öyle.
...***
Esfender Korkmaz, 26 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Devlet malında yanlış hesaplar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Mülkiyet hakkı kutsaldır... Elbette hukuk dışı ve başkasının hakkını gasp eden veya spekülasyon yaparak topluma zarar veren sermaye aynı kefede değildir.Spekülatif sermaye, küreselleşmeyi öyle bir gündeme soktu ki, kimse başka türlü düşünme fırsatı bulamadı... Küreselleşmenin önünde de özelleştirme geldi. Özal'dan başlayarak her gelen hükümet özelleştirmeyi Türkiye'nin olmazsa olmazı olarak gördü.Gerçekte ise bizim gibi, ulaştırma ve haberleşme ile enerji üretimi ve dağıtımı gelişmekte olan ülkelerde, tekel niteliğindeki altyapı yatırımları kalkınmada önemli araçlardır. Bunların özellikle bütçeye gelir amaçlı olarak özelleştirilmesinin, sonunda topluma maliyet getireceği açıktı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Türk Telekom 2005 yılı sonunda özelleştirildi.01.07.2005 tarihinde yapılan ihale sonucunda Türk Telekom; yüzde 55 hissesi için en yüksek teklifi veren Oger Telecoms Ortak Girişim Grubu'na 6 milyar 550 milyon dolar karşılığı 21 yıllığına özelleştirildi. Bugün için Türk Telekom'un; Yüzde 55 hissesi, Oger Telekom'a Yüzde 30 hisse, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı'na aittir. Yüzde 15 hisse de Borsa İstanbul'da halka açıktır.Türk Telekom'un gelirinin 21 yıllığına özelleştirilmesi demek, 2005 yılında alınan 6.7 milyar dolara karşılık gelirinin aynı süre için satılması demektir. Türk Telekom'un 2006 ile 2014 sonuna kadar elde ettiği kâr, 11 milyar 822 milyon dolardır. Bunun yüzde 55'i olarak ilgili firmaya düşen pay 6 milyar 614 milyon dolardır. Yani Oger borç alarak yüzde 55'ini aldığı Türk Telekom'a ödediğini 9 yılda geri almıştır. Bundan sonra 12 yıl daha Türk Telekom, Oger'e çalışacaktır.Yetmedi Oger'in bankalardan aldığı borcun 4.6 milyar doları duruyor, ödememiştir. Bunun için bankalar hazine devreye girsin diyorlar. Yani Oger'in götürdüğü milyarlar ve bankanın bugüne kadar aldığı faizler kendilerinde kalacak ve borçları milletin sırtından çıkacak! Üçüncü köprünün özel sektöre geliri karşılığında, kâr garantisi ile yap işlet devret modeli ile yaptırılmasında da hesap yoktur.Üçüncü köprü maliyeti 3 milyar dolar oldu. Bunun içinde kabaca ve ortalama olarak yüzde 15 kâr payı, yüzde 10 da faiz payı var. Yani inşaat maliyetine artı olarak yüzde 25 ilave edildi. Köprüyü, havaalanını yapan firmalara Hazine kefil oluyor. Hazine kefaleti de devletin borç yükünü artırır ve Türkiye'nin dış borçlarının riskini ve faizini artırır. Yani özel sektör borç aldı ve fakat özel sektörün ve halkın sırtındaki faiz yükü arttı. Müteahhit yerine devlet tahvil çıkarıp bu parayı borçlansaydı, yatırımın maliyeti kâr payı kadar yani yüzde 15 daha düşük olacaktı. Devlet yapsaydı, kâr garantisi olmayacaktı. Özel sektöre iş yaptırıp kârını da garanti etmek, yap-işlet devret modeline uygun değil. Kâr farkı hazine tarafından karşılanacak yani milletin sırtından çıkacaktır.
...***
Faruk Çakır, 26 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “Ne kadar huzur, o kadar yatırım”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ekonominin iyileşmesi için dahi; hak, hukuk ve adaletin tam anlamıyla temin edilmesi icap ettiğini hatırlattıkça bazıları memnun olmuyor. Ekonomi ile hukukun, zenginlik ile adaletin ne alâkası olabilir diye düşünenler de var.
Gazetelerde yer alan bir haber hak, hukuk, adalet, huzur ve barışın olmadığı yerlerde ‘ot’ dahi bitmediğini akla getiriyor. Hatırlanacağı üzere hemen her yıl yeni yatırım paketleri ve teşvikleri ilân ediliyor. Doğu ve Güneydoğu illerimizde ekonomik yatırımların artması için hakikaten cazip yatırım teşvikleri veriliyor. Buna rağmen arzu edilen yatırımların yapıldığı söylenebilir mi?”diyen yazar, yazısının evamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu sıkıntı sadece günümüzün meselesi değil. Geçmiş yıllarda da çok sayıda teşvik paketi açıklandı ve arzu edilen yatırımlar olmadı.
Açıklanan yeni bilgilere Eylül’de verilen 248 yatırım teşvik belgesinde aslan payını yine Batı illerini kapsayan 1 ve 2. bölge almış. Yüzde 90 vergi indirimi, prim desteklerine rağmen 6. bölgenin payı yüzde 10’da kalmış.
Ekonomi Bakanlığı’nın açıkladığı Eylül ayı teşvik belgesi istatistiklerine göre Eylül ayında Ankara, Antalya, Bursa, Eskişehir, İstanbul, İzmir, Kocaeli ve Muğla gibi gelişmiş illeri kapsayan 1’inci bölgeye 72 teşvik belgesi tahsis edildi. Adana, Aydın, Bolu, Çanakkale, Denizli, Edirne, Isparta, Kayseri, Kırklareli, Konya, Sakarya, Tekirdağ ve Yalova’yı kapsayan 2’nci bölge 49 teşvikli belgeden yararlandırıldı. Böylece teşvikli yatırımların yüzde 49’u Batı illerinde toplandı. 3’üncü bölge 33, 4’üncü bölge 32, 5’inci bölge 37 teşvikli yatırımla buluşacak.
Bunca teşvike rağmen yatırımların yine de Batıya ve büyük şehirlere kayması nasıl açıklanabilir? Bu hususta yatırımcılara kızmadan kendimize, sistemimize ve anlayışımıza kızmamız icap etmez mi? Terör ateşi söndürülmeden yatırımların Doğu’ya ve Güneydoğu’ya kaydırılması ihtimali çok zayıf. Hatta yüzde 90 yatırım teşviki değil, yatırım yapanlara üstüne üstlük yüzde 30 nakit para dahi verilse problemin yine de devam edeceği söylenebilir.
O halde Türkiye’nin asıl meselesinin hak, hukuk ve adaleti temin ile birlikte terörü sona erdirmek olduğunu görelim. “Önce ekmek değil, önce hürriyet” tavsiyesinin boşa olmadığını açıklanan rakamlar da ortaya koymuş oluyor.
Peki, bunca bilgi ve belgeye rağmen niçin hâlâ meselenin maddî mesele olduğundan yola çıkılarak yanlışta ısrar ediliyor?