Türkiye'den köşe yazarları
Esfender Korkmaz, 29 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Faizi bilmeden faiz konuşmayalım”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bankalar geçici likidite ihtiyaçlarını karşılamak için, Merkez Bankası'na ticari senet ve vesikalarını reeskonta verirler. Reeskonta kabul edilecek ticari senet türleri ve diğer koşullar Merkez Bankası'nca belirlenir.Merkez Bankası reeskonta kabul edebileceği senetler karşılığında avans da verebilmektedir.Reeskont ve avans işlemleri faiz oranları, para arzı ve kredi genişlemesi dikkate alınarak belirlenir. Bir para politikası aracı, reeskont ve avans işlemleri MB'nin uygulamakta olduğu para politikası kapsamında önemini kaybetmiştir.Faiz koridoru... Merkez Bankası'nın gecelik faizlerde borç alma için verdiği yüzde 7.25 faiz ile borç verme faizi yüzde 8.25 arasındaki farka faiz koridoru deniliyor. Merkez Bankası borç verme faizini yüksek tutunca, bu yolla bankaların fon maliyeti artıyor, TL değerli para oluyor ve döviz kurunun kontrolünü sağlıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Geçen sene 2015 Ağustos ayında mevduatın TÜFE'ye göre ve vade yapısına göre reel faizi yüzde 1.02 ile yüzde 2.91 arasında oldu. Mevduatı olanlar, bir yıla kadar olan mevduatları için nominal faizin yüzde 15'i ve bir yıl vadeli mevduat için yüzde 12'si kadar stopaj şeklinde vergi ödediler. Bu durumda bir aylık vadeli mevduat yatıranlar faiz almadı tersine reel olarak yüzde 0.2 oranında bankaya faiz verdiler. Diğerlerinde ele geçen reel faiz ise yüzde 1 dolayında oldu.Nominal faiz enflasyonun şişirme etkisini barındırır. Paranın satın alma gücünü göstermesi açısından, enflasyonun etkisi giderildikten sonraki reel faiz önemlidir. Enflasyon yüzde 8, nominal faiz oranı da yüzde 8 ise reel faiz sıfırdır. Kılıçdaroğlu'nun faizi yüzde bire indirelim demesi, eğer dalga geçmek içinse piyasa dalga geçmeye gelmez. Yüzde 1 faizde samimi ise, tamamıyla yanlıştır.Zira mevduatta eksi faiz, mevduat sahibinden bankalara kaynak aktarılması demektir. Devlet iç borçlanma senetlerinde eksi faiz, devlete borç verenlerin aynı zamanda devlete gizli vergi vermeleri demektir.Bankaların kredi kartları ve kredi faizlerini sık yazdığım için yeniden ele almıyorum. Sonuç olarak Hükümetin faiz konusunda yapacakları şunlar olmalıdır: Merkez Bankası'na müdahale etmekten vazgeçmelidir. Banka ve kredi kartları kanunu 26. maddesinde yer alan Merkez Bankası'nın "kredi kartlarında azami faiz tayin eder'' şeklindeki yetkiyi, meclise yasa tasarısı sevk ederek kaldırmalıdır. Kredi faizlerine yasayla kâr limiti getirilmelidir. Benim önerim, bankalar kredi faizi olarak, fon maliyetlerinin en fazla yüzde 30'una kadar faiz ekleyebilir.Yani bankaların fon sağlama maliyeti yüzde 9 ise en fazla yıllık yüzde 11.7 oranında faiz alabilirler. Aynı şekilde, kredi kartları avans faizine yüzde 40, gecikme faizine de yüzde 50 oranında maliyete ilave faiz üst sınırı getirilmelidir.4) Banka kredilerinde ve kart faizlerinde aylık faiz yerine yıllık faiz ilan edilmeli ve kullanılmalıdır. Zira aylık faiz belirsizliği ve kırılganlığı artırıyor.
...***
Akif Beki, 29 Ekim tarihli Hürriyet gazetesinde, “ByLock'tan siyasi kriz çıkmaz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kılıçdaroğlu, AK Parti içinde ByLock çatlağı çıkarmaya oynuyor. Israrla, inatla...Üç şey söylüyor. Bir: “Tek başına iktidarken niçin seçime gidiyorsun? İçlerindeki ByLock’çuları elemek için...”
İki: “Kendi içlerinde de ciddi sorunlar var. FETÖ’cü olan, olmayan var...”Üç: “ByLock kullananların isimleri seçilerek savcılığa bildiriliyor. Yazılımı çıkarsın bağımsız bir kuruluşa verilsin. Bu kadar da net söylüyorum...”Erken seçim motivasyonunu ByLock’la açıklamak CHP’nin siyasi öngörüsünü ve risk değerlendirmesini köreltebilir, benden söylemesi.”diyen yazar, yazısının devwmında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Sanki iktidarın erken seçim istemeye başka nedeni, bir siyasi fayda hesabı olamazmış gibi... Başbakan Yıldırım, reddetti seçim şayiasını.Neyse konumuz bu değil.Başbakan, ByLock’çu listesinden kimi isimlerin temizlenerek savcılığa verildiği iddiasını da yalanladı. Hatta Kılıçdaroğlu’na meydan okuyarak, ‘Varsa dayanağını getir, gereğini yapalım’ diyerek...İşin merkezindeki güvenilir bir kaynaktan aktarmıştım.
Kesin bir dille konuşmuştu.ByLock’un ucu Meclis’e uzanmıyor, üst düzey siyasilere dokunmuyor.15 Temmuz darbe girişiminin bir siyasi ayağı yok, bu yönde hiçbir ize, ipucuna, bağlantıya rastlanmıyor.Ulaşılan sonuç buysa anlamı açık.İktidar çevrelerinden zaman zaman muhalefete yöneltilen suçlamalar dayanaktan yoksun.Darbe başarılı olsa CHP ayarlanmış değildi, görev almak için darbecilerin elinin altında hazır beklemiyordu.Fakat aynı şey tersinden iktidar kanadı için de geçerli. ByLock soruşturmasında yaklaşık 200 bin kadar kullanıcı tespit ediliyor.14 milyon civarı mesaj yakalanmış, didik didik inceleniyor. Soruşturmanın AK Parti içinde de uzandığı bir nokta bulunmuyor, CHP içinde de.Darbecilerle paslaşan bir işbirlikçi tespit edilse herhalde ayıklamak için erken seçimi beklemezdi hükümet.Kulağından tuttukları gibi savcılığa teslim ederlerdi.Kılıçdaroğlu’nun iddiasında hiç mi gerçeklik payı yok? Var...Bütün ByLock’çular tutuklanmıyor. Tutuklansa 200 bin kullanıcının birden alınması gerekecek.Anlaşılan ağdaki yazışmaların içeriğine bakılarak savcılıkça bir elekten geçiriliyorlar.Kabaca 4’te 1’inin tutuklanma çemberine girdiği gibi bir kanaatin oluştuğunu duydum.Yani soruşturma ilerledikçe bir 1015 bin tutuklama daha gelecek.
Ancak aralarından, Kılıçdaroğlu’nun beklediği gibi bakanlar, AK Partili milletvekilleri filan çık Bekleyen varsa, CHP’li siyasiler de çıkmayacak.
...***
İzzettin Önder, 29 Ekim tarihli Evrensel gazetesinde, “Demokrasi için Birlik”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Çok açık ki, içinden geçtiğimiz dünya ahvali ne denli olumsuzsa, şu anda ülkeyi yönetme durumunda olan siyasi erk de o denli ülke ve demokrasi aleyhine kararlar almakta ve ısrarla icraatını sürdürmektedir. Bu durumda, halkın çok doğal hakkı, demokratik yetkilerini kullanarak, olağan duruma tepki koymak ve ülkenin geleceğini kurtarmaktır. Öyle anlaşılıyor ki, ilk hedef anayasa oylamasını engellemek ve böylece, artık bizzat AKP sıralarından da yükselen “Başkanlık eşittir diktatörlük” oluşumunu engellemektir. Bu amaçla 23 Ekim Cumartesi günü yapılmış olan “Demokrasi İçin Birlik” toplantısının açılışında Binnaz Hoca’nın çok isabetle belirttiği gibi, konuşmalarda durumun ne olduğu değil, bu gidişatı önlemek için ne tür önlemler alınabileceğinin tartışılması gerekirken, üzüntü ile gördüm ki, sonuç bildirgesi bildiğimiz ifadelerden öteye geçememiş. İzninizle bu konularda ne düşündüğümü özetlemek istiyorum.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bir defa, tartışma ve ikna çabaları partiye değil, halka yönelik olmalıdır, çünkü bu iktidarı bu halk iktidara taşıdı ve son kertede, maalesef CHP’nin de katkılarıyla, Yenikapı’da kutsadı. Hal böyle olunca başlıca üç açıdan çok ciddi çalışma yapıp, strateji belirlenmelidir. Önce bir slogan geliştirilmelidir. Kullanılacak slogan kesinlikle “demokrasi”, ya da “gericilikle mücadele” ya da “başkanlığa hayır” şeklinde, halkı tedirgin edecek ifadeler içermemelidir. Tam tersine “özgürlük”, “diktatörlüğe hayır” ya da “kardeşlik” gibi, halkın etrafında birleşebileceği yumuşak ifadeler içermelidir. Örneğin, demokrasi dendiğinde, gericiler de kendilerinin AKP yönetimi ile demokrasiye kavuştuğunu ileri sürmekte, bu düşüncelerinde samimi de olabilirler.
İkincisi, AKP’nin yaptığı gibi, doğrudan halka inilmelidir. Salon toplantılarının, hele de “yetmez, ama evet” aymazlarının utanmadan katıldıkları toplantılar halka yansıyamayacağı gibi, bizzat katılanların da bir süre sonra midesini bulandıracaktır. Geçmişte solcu grupların, şimdilerde de AKP guruplarının yaptığı gibi mahalle toplantıları ya da “vatandaşla paylaşma” gibi yumuşak adlandırmalarla toplantılar yapmalıdır.
Üçüncüsü, gerek sloganda gerek toplantı başlıklarında, gerekse bizzat halkla temas ve konuşmalarda dil yumuşak, metinler ise çok net ve gerçek bulgularla vurucu olmalıdır. Örneğin, hapisteki gazeteciler ya da üniversite üyelerinin ve öğretmenlerin işten atılmaları gündeme taşınabilir. Son garip darbe de haksız yere FETÖ’cü diye adlandırılanların acı hikayelerinden, hatta varsa, darbeyi deşifre edecek bilgilerden örülmüş konuşmalarla halkın gerçeği görmesi sağlanabilir. Sağ kesimin ve AKP’yi şuursuzca savunanların samimi olarak sığındıkları en önemli nokta, AKP giderse, ya da cumhurbaşkanının “Ben yoksam, huzur ve istikrar da yok” mealindeki yönlendirmelerinin çürütülmesi yoluna gidilebilir. Örneğin bu işler böyle giderse ülkemiz uzun yıllar ve nesiller sürecek kin ve kan çamuruna gömülecektir vb. gibi ifadelerle AKP ve sözcülerinin ileri sürdükleri savlar çürütülebilir. Bu işler için kamil, halkın seveceği ve ön safta olan insanlar görev almalıdır.
Tabiatıyla çok daha mükemmel örülebilecek mücadele yöntem ve araçları üzerinde düşünüp, çok akılcı ve stratejik bir programla yola çıkılmalıdır. En önemlisi mutlaka halka gidilmelidir. Burada en büyük iş partilere düşmektedir. Tüm illerdeki teşkilatları ile çok çabuk ve çok güçlü bir seferberliğe yönelmelidir. Tabii, savaş ve çatışma işleyebileceğimiz en güçlü, ancak bir o kadar da tehlikeli bir konudur. Barışçılarla şahinleri çatıştırmadan böyle bir konunun işlenmesi hem siyasi hem de askeri bilgi ve stratejiyi gerektirir. İlgili kişiler bu toplantılarda söz alabilirler. Aynı şekilde parlamento içi tartışmaların halka yansıtılması da çok önemlidir.