Ekim 30, 2016 05:57 Europe/Istanbul

Mehmet Kara, 30 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “Haksızlığa uğrayanlar…”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhuriyet başsavcılıklarınca 15 Temmuz darbe girişiminin ardından başlatılan soruşturmalarda 85 bin 323 şüpheli hakkında işlem yapıldı.Soruşturmalar sonrasında gözaltına alınanlardan 36 bin 592’si tutuklanarak cezaevine konuldu. Soruşturmalar kapsamında gelinen nokta ve elde edilen delillerin değerlendirilmesi sonrasında ise bin 771 şüpheli cezaevlerinden tahliye edildi. MillÎ Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, şu ana kadar görevine iade edilen öğretmen sayısının 5 bin 78 olduğunu açıkladı. 5 bini aşkın personelin açığa alındığı Sağlık Bakanlığı’nda, görevine iade edilenlerin sayısı bin 836 oldu.Diğer bakanlıklarda da göreve iade edilenler olduğu açıklanıyor.Bu tablo resmî açıklamalardan ortaya çıkan bir tablo…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “at izi it izine karıştı” demesinden sonra mağduriyet gündeme gelmişti. Bu sözlerden sonra gerek başbakan, gerek hükümet üyelerinden mağduriyetlerle ilgili yorumlar gelirken, illerde mağduriyetleri gidermek için kriz merkezleri kuruldu.

Görevlerinden uzaklaştırılanlar için de haksızlığa uğrayan varsa yeni bir Kanun Hükmünde Kararname çıkarılacağı açıklandı. Geldiğimiz safhada bir yandan “istisnai bazı mağduriyetler olabilir” diyen Cumhurbaşkanın yüksek sesle, “Kimse gelip bize akıl vermesin. Karısına, kocasına, evlâdına sahip olma, sonra içeri girince ‘Benim evlâdım mağdur’, himmet paralarını toplayacaksın ne mağduru?” demeyi sürdürüyor.

Erdoğan  “246 şehidimiz var, bunların aileleri var, asıl mağdurlar bunlardır” diyor. Elbette asıl mağdurlar bunlardır. “Asıl mağdur olan millettir” deniliyor. Buna da sonuna kadar katılıyoruz.

Bu noktada sorular akla geliyor: “Gerek göreve iadeler de gerekse de tutukluluklarının sona erdirilmesine bakıldığında, bunları mağduriyet olarak görmemek mi lâzım? Bunları “hata” olarak mı değerlendirmek lâzım? Hata yapılması mağduriyet oluşturmuyor mu?”

Erdoğan’ın, “Kim mağduriyet edebiyatı yapıyorsa ihanet içerisindedir” sözünden sonra kimsenin artık “mağduriyet” kelimesini ağzına alamayacağı ortaya çıkarken, bundan sonra “hata sebebiyle haksızlığa uğrayanlar” denilebilecek mi acaba?

Darbelerin millete, demokrasiye ve hukuka verdiği büyük zarar ve mağduriyet, ancak hukuk yoluyla ve demokrasi içinde kalınarak giderilebilir.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra 100 binin üzerinde insan açığa alındı, onbinlerce insan görevden el çektirildi. Gelen şikâyet üzerine kriz merkezleri kurulmuştu. Mağdur olduğunu söyleyen insanlar çalıştıkları kurumlara itirazlarını iletmişler, bu itirazlar üzerine Millî Eğitim, Sağlık gibi bakanlıklarda göreve iadeler olmuştu. Bazı kurumların farklı davrandığını söyleyen Koncuk, “Ancak iade edilmemesini gerektiren hiçbir gerekçe de ileri sürmüyor, ilgili kişilerin bir çoğunun adlî bir problemi de yok, yani tamamen keyfî” değerlendirmesini yapıyor.

“Günümüzde de ibrikçi başı olmaya meraklı çok kişi var maalesef…” diye ekliyor Kamu-Sen Başkanı İsmail Koncuk… “Atalar ‘Horozu çok olan köyün sabahı geç olur.’ Bizde de horoz çok, sorsak ibrikçi misali, burada olmamızın ne anlamı var, diyecekler” derken de bu durum karşısında ne yapılması gerektiğini ise şöyle anlatıyor:“Bürokratlar da, kraldan fazla kralcı olma anlayışını terk etmeli ve kendilerini bakanlıkların üzerinde görmemelidir.”Bakalım, bu hikâye ve atasözünden sonra gereken yapılacak mı?

...***

Ahmet Ercilasun, 30 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “MHP fiilen üç parçaya ayrıldı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Devlet Bahçeli, Meral Akşener'i ihraç ettikten sonra Ümit Özdağ'ı da ihraç edilmek üzere disipline verdi. MHP, uzun zamandır kendi teşkilatlarını da feshediyor, teşkilat başkanlarını ve bazı üyelerini ihraç ediyor.  Genel seçimlerde de vaktiyle MHP'ye oy vermiş seçmenlerin AKP'ye oy verdikleri görülüyor. Özellikle son genel seçimde bu açıkça görüldü. Bütün bunlar ne anlama geliyor? Bence MHP'nin fiilen üç parçaya bölündüğü anlamına geliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Birinci parça, AKP'ye oy veren MHP'lilerden oluşuyor. İkinci parça, MHP'den ihraç edilen, fakat AKP'li de olmayan, tam tersine şiddetli AKP karşıtı olanlardan meydana geliyor. Bunlara MHP'nin politikalarını beğenmediği hâlde kerhen oy verenleri de ekleyebiliriz. Üçüncü parça, Devlet Bahçeli ve etrafında kalanlardan oluşuyor. Bunlardan hangisinin daha büyük olduğu önümüzdeki birkaç yıl içinde anlaşılır.  Peki bu duruma yol açan politikaların mimarları -yoksa mimarı mı demeliyim- ne yapmak istiyor(lar)?  Galiba MHP'yi fiilen ortadan kaldırmak ve MHP'li seçmenin AKP'li olmasını sağlamak istiyorlar. AKP karşıtı MHP'liler zaten şimdiden düşman ilan edilmiştir. MHP'de son bir yıl içinde yürüyen bir süreç, bir çekişme var. Çekişme, üç parçadan ikisi, yani ikinci ve üçüncü grup arasında. Başka bir deyişle Balgat'takilerle muhalifler arasında.  MHP'nin çok parçalılıktan ve AKP içinde erimekten kurtulabilmesinin tek yolu muhaliflerin mücadeleyi kazanmasıdır. Eğer muhalifler kazanırsa şu ana kadar AKP'ye gidenlerin çoğu partilerine dönebileceği gibi partiye birçok yeni katılım da olabilir. Bu, MHP'nin iktidar alternatifi olabilmesi demektir. Böyle bir sonuçtan en çok çekinen de AKP -yoksa Tayyip Erdoğan mı demeliyim- ve onun üst akıl dediği odaktır.  Partide demokrasi işlediği takdirde muhaliflerin kazanacağı aşikârdır. Fakat Türkiye'de, bütün demokrasi söylemlerine ve güzellemelerine rağmen gerçek anlamda bir demokrasi yoktur. Diğer partilerde olmadığı gibi MHP'de de yoktur. Buna rağmen muhaliflerin mücadeleyi kazanma şansı henüz tamamen ortadan kalkmış değildir. Partide demokrasi işlemiyor demek antidemokratik yollara başvuruluyor demektir. Bu yollarla muhalefetin kazanması engellenir ve Balgat'takiler yönetimde kalmaya devam ederse ne olur? Demin da belirttiğim gibi, bir süre sonra MHP fiilen ortadan kalkar ve bu partiye oy veren seçmenlerin birçoğu AKP'li olur.  Bilindiği gibi başkanlık sistemlerinde genellikle 2 parti vardır. Balgat'taki(ler) uyguladıkları politikalarla böylece yalnız Tayyip Erdoğan'a başkanlık yolunu açmış olmayacaklar, sistemin gerektirdiği 2 partililiği de sağlamış olacaklardır.  Böyle bir sonuçtan sonra Devlet Bahçeli "Biz AKP'lileşmedik, tersine AKP'yi MHP'lileştirdik" derse de hiç şaşırmam. 

...***

Mine Kırıkkanıt, 30 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Fransa ve Türkiye’nin OHAL’leri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“24 Ekim’de Fransa’nın Dışişleri ve Uluslararası Kalkınma Bakanı Jean Marc Ayrault, Ankara’daydı. Türk Dışişleri Bakanı’yla yaptıkları ortak basın toplantısında, “Türkiye’deki ve Fransa’daki OHAL, aynı hukuki temele dayalı değildir. Fransa’daki OHAL’de yasama yetkisi yürütmeye geçmemektedir ve yargı bağımsızdır. Fransa’daki OHAL, sadece polise fazladan bir yetki getirir” diyerek Mevlüt Çavuşoğlu’nu kızdırdı. Çavuşoğlu, Fransız makamdaşının sözlerinden hiç hoşnut kalmadığını belli etti. Türkiye ile Fransa’da ilan edilen Olağanüstü Hal uygulamasının kapsam ve hedef olarak aynı olduğunda, ısrar etti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ne Çavuşoğlu, ne de daha üst bir makam, Türkiye’deki OHAL ile Fransa’daki OHAL uygulamasının aynı olduğuna kendilerinden başka kimseyi inandıramaz, zaten inandıramıyor. Çünkü aynı değil.

OHAL’deki Fransa, KHK’lerle yönetilmiyor!

Hatta Olağanüstü Hal’e atfen tek bir KHK çıkarılmadı, Fransa’da.Sadece polisin yetkileri genişletildi ve yıllardan beri hazır olup ülke güvenliğinde denetimleri sıkılaştıran Vigipirate Planı devreye sokuldu. Şüpheli kapsamında gözaltına alınanların yakınları, günlerce habersiz bırakılmıyor. Polis, bağımsız yargının denetimi altında. İşkence yok. Güçler ayrılığı baki. Medya iktidarın tekelinde değil. Kayyım atamak da devlet geleneği haline gelmedi! Ama Türkiye’de OHAL, KHK demek. KHK’lerle binlerce kişi tutuklandı, yüz binlerce kişi açığa alındı, işsiz ve aç bırakıldı.

KHK’lerle tüm ülkeye dehşet salındı, cadı avı başlatıldı, sürüyor... Geldiğimiz noktada, FETÖ’cüleri devletten temizlemek gerekçesiyle sendikalı memurların, öğretmenlerin, Alevi yurttaşların ve hatta hiç ilgisiz insanların tasfiye edildiğini görüyorum. Böylesine akıl almaz genişlikte bir tasfiye de ancak tüm halka korku salmak, sindirmek için yapılır.