Türkiye'den köşe yazarları
Orhan Bursalı, Cumhuriyet gazetesinde 31 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Başkanlığın rengi, son KHK ile iyice belli oldu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanlığı cephesinde beklenen olayları yaşamaya başladık. Son iki Kanun Hükmünde Kararname ile ülkedeki demokratik haklar ve özgürlükler biraz daha kısıtlandı; nefes alma yollarının mengenesi biraz daha sıkıştırıldı. Demokratik devlet yerine güvenlik devleti yetkileri artırıldı. “FETÖ’cü, solcu, PKK’lı” damgası vurularak, binlerce kişi daha devletin kapısının önüne kondu. Buna karşılık bazı göreve iadelere yer verildi. Terörün, geniş temizlik için fırsatçılık yarattığı kanısı yaygın. Gelen feryatlara bakıyorum, başka bir şey düşünemiyorum.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
KHK’lerin en önemli maddelerinden biri, üniversitelere rektör atama konusu. 1980 askeri darbecilerinin 1981 yılında aldıkları kararla rektör atama yetkisi “Cumhurbaşkanı’na” verilmişti. Yani darbeci Kenan Evren’e. 1992’de ise bir düzeltme yapılmış, üniversitelere sandık konmuş, en çok oy alan 6 aday arasından YÖK üçünü Cumhurbaşkanı’na sunar olmuştu. Bu bile komik bir seçimdi, çünkü akademiyanın tercihi genellikle rektörlüğe gelemiyordu.
Şimdi Evren gibi Cumhurbaşkanı, YÖK’ün önerdiği 3 kişi arasından rektörü atayacak. YÖK seçmezse kendisi seçip atayacak. Boğaziçi Üniversitesi Rektörü’nü Beştepe 4 aydır atamıyor. Mesele anlaşıldı. Kısa bir süre önce Cumhurbaşkanı rektörleri Beştepe’ye toplamış ve yüzlerine üniversitelerden rektörlük seçimini kaldıracağını söylemişti.
Burada temel soru, RTE ve adamlarının, örneğin seçilmiş Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Rektörü’nden duydukları rahatsızlık nedir? FETÖ’cü müdür yoksa PKK’li mi? Yoksa CHP’li mi? Rektörün belki de AKP’li olmadığına, demokrat bir insan olduğuna ilişkin kanaatleri veya duyumları, onu atamamak için yeterli bir neden oldu...
Beyefendi, acaba BÜ için nasıl bir rektör planlıyor? Üniversitenin nesinden şikâyetçi? Bilimsel araştırma düzeyinden mi, eğitimin kalitesinden mi, nesinden? Eğer böyle gerekçeleri varsa, BÜ’ne gelinceye kadar en az 180 üniversite sayabilirim kendisine... Öyleyse niyet başka.. Nasıl ODTÜ ve bilimsel niteliği konumu ile bir sorunu varsa, BÜ ile de aynı sorunları yaşıyor olabilir.
RTE acaba neden her üniversitenin başına kendi gibi düşünecek ve davranacak birisini atama ihtiyacı duyuyor?
Üniversitelerin iki önemli görevi var: Kaliteli bir öğrenim ile ülkenin ihtiyacı olan kaliteli insanlar, uzmanlar yetiştirmek. Ve tercihen yüksek değerli bilimsel araştırmalar yapmak. Buna, mahalli ve merkezi ülke sorunlarına çözümler önermeyi de katabilirsiniz.
Bunlar ancak özgürlükler ve liyakat temelinde gerçekleşebilir. Özgürlükleri boğarak ve akademiyanın bıyık altından güleceği ve liyakatını kabul etmeyeceği yöneticiler atayarak ülkeye ancak zarar verirsiniz.
Ama bu yazdıklarımız kimin umurunda? Düşüncelerde, bilimsel kriterler değil, kafalardaki toplum mühendisliği şablonları olduğu sürece, bu ülke ve üniversiteler daha çok çekecek.
1980 Anayasası’na her gün küfür et, sonra gel o dönemin askeri muktedirine verilen yetkilerin aynısını üstlen... Bunun tek izahı olabilir; örtüşme. Farklı izahları dinlemeye hazırım. RTE, BÜ’ye seçilen rektörü atayarak da bizim ağzımızın payını verebilir!
...***
Cevher İlhan, 31 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “On bin yeni ihraç, 75 iade…”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kamuda hiçbir yargı kararı olmadan “MGK’ca ‘silâhlı terör örgütü’ olduğu” kararı verilen yapı, oluşum veya gruplara mensubiyeti veya iltisakı yahut irtibatı” iddialarıyla, hukukun temel kurallarına aykırı “kriterler”le haksızlık ve hukuksuzluklar sürüyor.Dev ihraç dalgasına yenileri ekleniyor.Resmî Gazete’de yayınlanan 675 sayılı KHK ile Başbakanlıktan bakanlıklara, Meclis’ten yüksek yargıya ve yüksek eğitim kurumlarına birçok kamu kurumu ve kuruluşunda daha önce atılanlara 10 bin 131 ihracın eklenmesiyle kamudan ihraçlar 100 bine yaklaşıyor.Buna göre, TBMM’den 32, Yargıtay’dan 183, Sayıştay’dan 69, Diyanet’ten 249, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünden 52, Dışişleri’nden 102, Orman ve Su İşlerinden 83, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’ndan 172 personelin ilişiği kesilmiş.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Yeni “ihraç listesi”nde yüksek öğretim kurumlarında, daha evvel 93 üniversiteden atılan 2 bin 346 akademisyene 1267 öğretim üyesi - akademisyenin ihracı ilâve edilmiş. Adalet Bakanlığı’ndan 2 bin 534, Sağlık Bakanlığı’ndan 2 bin 774 çalışanın atılmasıyla, ihraç edilenlerin sayısı 4 bin 792’ye ulaşmış.
28 bin 163 öğretmen ve personelin atılmasıyla en fazla ihracın yapıldığı ve bazı okullarda öğretmensizlikten derslerin yapılamadığı Millî Eğitim’de 2 bin 219 öğretmen daha ihraç edilmiş.
Halkın bin bir emek ve fedakârlıkla meydana getirdiği yılların birikimi işletmelerine el konulmaya devam ediliyor.
Menhus kalkışmayla hiçbir ilgisi olmayan, ülkenin kalkınmasına katkıda bulunan, on binlerin çalıştığı şirketlere, işyerlerine “silâhlı terör örgütüne destek” türü akıl ve iz’anla bağdaşmayan uçuk-indî isnad ve ithamlarla kayyım atanıp içleri boşaltılıyor.
İşsizliğin kat kat artıp vahim boyutlara ulaştığı vartada, 15 Temmuz’dan önce on binlerin istihdam edildiği fabrika ve firmaların ifna edildiği vetirede, artık KHK’lara bile gerek görülmeden vatandaşların işyerleri devletçe bir nevi “gasb ediliyor.”
Son süreçte bir tek Adana’da, yarım asırdır sektörde on binlerce kişiye iş ve ekonomiye üretimle katkı sağlayan, bazılarının Türkiye’de ve Orta Asya’dan Avrupa’ya yurtdışında 150’ye yakın şubesi bulunan, cirosu 150 milyonu bulan 54 şirkete kayyım atanıp emek ve birikimine el konuluyor.
Görünen o ki, Başbakan her ne kadar “terör tanımı”yla ilgili “Hiç kimse silâhı eline almadıkça, insanları öldürmedikçe, terör örgütü muamelesi göremez” dese de; ve daha “darbe girişimi”nde fiilen yer alıp uçaklardan bomba atanlar, tanklardan ateş edenler-ettirenler ve destek verenler tam tesbit edilemişken, darbe ile alâkası olmayan yüz binlerce vatandaş mağdur ediliyor.
Anadolu’nun il ve ilçelerinde memurlar, öğretmenler sorgusuz-sualsiz, yargısız mesleklerinden ediliyorlar.
Kısacası, “Kurunun yanında yaş da yanmayacak, suçlu – suçsuz ayrımı yapılacak, mağduriyetler mutlaka önlenecek” benzeri taahhütlerin söylemden öteye geçmediği görülüyor.
...***
Remzi Özdemir, 31 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Faizi bırak, personel katliamına bak!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Şu günlerde başta hükümet olmak üzere herkes bankaların uyguladığı faizi konuşuyor ve eleştiriyor.Bankaların konut ve ihtiyaç kredisinde faizi yüksek tuttuğu ve yasal düzenlemeler yapılması gerektiği dile getiriliyor.Aslında bu yeni bir tartışma değil. Son 4 yıldır hep yapılıyor.Son 2 haftadır Türkiye'nin gündeminde bankalar ve faiz var.Türkiye faizi tartışırken gözden kaçan çok önemli bir olay var. O da bankaların son bir yıldır adeta katliama dönüşen personel çıkartmaları.İş Kanunu'nun 17 ve 18. maddesine dayanarak "senin performansın kötü" diyerek binlerce banka çalışanı işten atılıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer evriyor:
...***
Türkiye Bankalar Birliği'nin resmi verilerine göre son bir yılda bankalar yüzde 2 oranında personel çıkarttı. Rakamsal olarak son bir yılda 3 bin 872 bankacı işsiz kaldı. Aslında bu rakam aldatıcı. Bankalar facia boyutundaki personel çıkartmaları kamufle etmek için farklı bir yönteme başvuruyor.Personel çıkartan banka aynı gün kariyer sitelerine ilan vererek pazarlama elemanı alıyor. Bankacılık sektörü bu personellere direkt satış diyor. Direkt satış ya telefonla pazarlama yapıyor ya da sokak sokak dolaşarak kredi kartı ve benzeri ürün pazarlıyor. Asgari ücret artı prim ile çalışan binlerce kişiyi alıyor.Örnek vermek gerekirse bir banka Eylül ayında 300 kişiyi işten çıkartıyor. Çıkartılan personeller genelde eski ve yüksek maaşlı. Yüksek maaş derken 2 bin lira ile 3 bin lira arasında.300 kişiyi çıkarttıktan hemen sonra çoğu yeni üniversite mezunu veya lise mezunu 300 kişiyi asgari ücret ve prim karşılığı işe alıyor. Bu kişileri bir şubeye verip bir masa ayırmıyor. Sokaklarda dolaştırıyor. Tencere tava pazarlamacısı gibi. Banka böylece bir taş ile iki kuş vuruyor. Hem personel sayısını azaltıyor hem de toplamda personel sayısını azaltmamış görünüyor. Kârlar yine rekora gidiyor. Kârını yüzde 100 hatta yüzde 200'e kadar artıran bankalar var. Geçen hafta yaşanan en ilginci ise kârını yüzde 100'ün üzerinde artıran yerli sermayeli bir bankanın yaklaşık 300 çalışanını işten çıkartması.İşten çıkartılan personellerin genelde eski çalışanlar olduğu dikkat çekiyor. Her fırsatta kriz bahanesini kullanarak adeta personel katliamı yapan bu yerli bankaya maalesef ne Çalışma Bakanlığı ne de başka bir devlet kurumu dur diyebiliyor.Aslında bu bankanın yaptığı personel katliamı sadece bu değil. Son bir yıldır neredeyse her üç ayda bir katliam yapıyor. Geçen yıl da Kasım-Aralık ayında bin kişiyi işten çıkartmıştı.Bu banka en az 15 yıl kendisine hizmet etmiş insanları büyük bir vefasızlıkla "düşük performans" diyerek sokağa atıyor. Çalışma Bakanlığı bankaların uyguladığı bu hedef performans sistemini neden inceleyip dur demez. Banka işten çıkartmayı gözüne kestirdiği personeline öyle hedefler veriyor ki zaten onu tutturması imkansız.Yani verilen hedefler ekonomi gerçeğine aykırı.