Kasım 01, 2016 10:25 Europe/Istanbul

Ahmet İnsel, 1 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Gidişat hızlanıyor!”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.

“Cumhuriyet gazetesine Erdoğan devletinin saldırması, genel gidişata uygun bir hamle. Cumhuriyet’in baskın yemeden birkaç saat önce attığı başlık, “Darbe yine muhaliflere!” idi. Gidişatı özetliyor. Bundan böyle üniversite rektörlerini YÖK’ün seçtiği üç aday arasından Reis’in atayacak olması da bu gidişatın bir parçası. OHAL’in ilan edilmesiyle uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan bir konuda yayımlanan bu KHK tasarrufu anayasaya bariz biçimde aykırı. Ama artık ortada anayasa, hukuk devleti falan yok ki! Anayasada yer almayan, “Bütün Türkiye’yi denetleyen başmuhtarlık” kurumu var! Başmuhtarlık başta olmak üzere, bunların hepsi, gidişatın merhaleleri. Kürt sorunuyla doğrudan ilgili bir tek radyo, televizyon, dergi veya gazete kalmaması da.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Türkiye’nin bir gazeteci hapishanesine dönüşmesi de. Seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması da. Eski HDP milletvekilinin tutuklanması, halen milletvekili olan HDP’lilerin etrafındaki tutuklanma çemberinin günbegün daralması da. Genel Başkan Yardımcısı’nın bacaklarına ateş ettirterek CHP’ye mafya usulü gözdağı verilmesi de. AKP milletinin silahlandırılmasına yeşil ışık yakılması da. Artık sınırları tamamen belirsizleşen FETÖ ve PKK ile ilişkili olma ithamının, hoşa gitmeyen ya da malına göz dikilen kim ve ne varsa ortadan kaldırılması, susturulması için gerekçe haline dönüşmesi de...

Gidişatın yönü belli. Otoriterlikle tanımlamanın artık bütünüyle yetersiz kaldığı, seçimli diktatörlük gibi kendi içinde çelişkili tanımlara başvurmayı gerektiren bir geçiş dönemi bu. Başka ülkelerde demokrasi ve diktatörlük kelimelerini birleştirip bizdekine benzeyen fiili durum rejimlerini “demokratur” olarak tanımlayanlar var. Ama haldeki Türkiye’ye bakıp, demokrasiden geriye ne kaldı ki, böyle bir bileşik kelimeyi kullanmak anlamlı olsun diye kendine sormak mümkün. Bu gidişata karşı durmak için elimizdeki yegâne yöntem, demokrasi için birlikte olmak. Demokrasi İçin Birlik Buluşması bu açıdan son derece önemli, gerekli ve vazgeçilmez bir adım attı. 23 Ekim’de bu girişimi başlatanların düzenledikleri buluşmada demokrasi meclisi kurulması kararı alındı. “Demokratik ve meşru yollarla denetleme, dayanışma ve direnme hakkının” kullanılacağı ilan edildi. Yeni bir siyaset anlayışıyla demokratik mücadeleleri birleştirici bir güç odağı yaratma hedefi benimsendi. Topluma salınmak istenen korku ve teröre karşı direnmek, dayatılan ürkütücü gidişata karşı durmak için ve aynı zamanda bu amaç uğruna bugün ağır bir bedel ödeyenleri yalnız bırakmamak, unutulmamalarını sağlamak için demokrasi cephesinde birleşmek gerekiyor. Gidişatın nereye doğru olduğu açık ama bunun kaçınılmaz olduğu halen kesin değil.

...***

Esfender Korkmaz, 1 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Rektörlük seçimleri şahtı, şahbaz oldu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“KHK ile Devlet Üniversitelerinde rektör seçimi kaldırıldı. Ancak bunun için kimse fazla laf edemiyor. Çünkü, bugüne kadar ne YÖK ne de Cumhurbaşkanları öğretim üyelerinin oylarını tam olarak dikkate aldılar. Rektör seçimi için öğretim üyeleri boşuna oy veriyordu. Üstelik de dikkate alınmadığı için tepki doğuyordu. Yani sistem baştan sona yanlıştı. Şimdi kararname ile bu yanlış bir derece daha artırıldı.Vakıf Üniversitelerinde de, rektörü Mütevelli Heyet atıyor ve YÖK onaylıyor.  Bir kaç kurumsal vakıf dışında, Mütevelli Heyet dediğinizde vakfı kuran, parasını veren bir kişinin tayin ettiklerinden oluşur. Yani Vakıf Üniversitelerinde rektörü patron tayin ediyor. Patronun atadığı rektör kırmızı plakalı resmi araç kullanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Rektörlük seçimlerinin kaldırılacağı önceden belliydi. Hükümet üyelerinden birisi, Üniversitelere kim para veriyorsa, kim kaynak sağlıyorsa, atamayı da o yapmalıdır, demişti. Bu anlayış, siyasi iktidarları devletin patronu olarak görmek anlamına gelir... Gerçekte ise devlet kaynakları halkın malıdır ve siyasi iktidarlar bu malı geçici olarak yönetmek üzere seçilmişlerdir. Yine Sayın Cumhurbaşkanı da daha önce 'Akademik Yıl' açılışında, Rektörlük seçimlerinin Üniversitelerde hizipleşmeleri artırdığını söylemişti.Demokrasilerde gruplaşma ve hizipleşme olur. Ancak yapacakları ve tutumu daha çok taraf bulanlar kazanır. Rektörlük seçimlerinde asıl kulis ve hizipleşme, YÖK sıralaması ve Cumhurbaşkanının ataması sırasında ortaya çıkıyordu. YÖK ve Cumhurbaşkanlığı nezdinde, aday karalaması ve ideolojik çatışma başlıyordu. Öğretim üyeleri de maalesef dik durmadı. Öğretim üyelerinin demokrasiye en fazla inanan insanlar olması gerekir. Demokrasiye inanan bir öğretim üyesi, eğer kendinden daha fazla oy alan varsa, rektörlüğü kabul etmez. Ne yazık ki bu uygulamayı bugüne kadar az sayıda aday yaptı.Tersine, özellikle son on yılda, bazı Üniversitelerde rektör aday adayları siz beni seçmezseniz de ''YÖK, Başbakan ve Cumhurbaşkanı'ndan icazet aldım'' şeklinde kulisler yaparak, sistemi daha fazla yozlaştırdılar. Öğretim üyelerinden bu etki altında kalanlar oldu.Bazı öğretim üyeleri, Üniversiteye en yararlı olacak ve proje üreten rektör adayını değil de, iktidara ve Cumhurbaşkanına yakın olanlara oy verdi. ''Nasıl olsa bunlar atanacak... Benim tercihimin hiç bir önemi yoktur'' şeklinde düşündüler. Eğer YÖK ve Cumhurbaşkanları daha demokratik ve objektif olsaydı, bu tür kulisler yapılmazdı. Özal ve Demirel genellikle adaylardan en çok oy alanları rektör olarak atardı. Aday olan öğretim üyeleri de en çok oy almak için proje yarıştırırdı. Bu projeler ve üniversitenin sorunları tartışılırdı. Toplantılara katılan öğretim üyeleri de adaylara bu tartışmalarda yol göstermiş olurdu.  Ne var ki bu durum Ahmet Necdet Sezer zamanında biraz değişti. Az oy alıp da, fikren Sezer'e yakın olanlar atanmaya başlandı. Nihayet bu yanlış bir etki- tepki meselesi olarak Gül ve Erdoğan döneminde daha fazla uygulanmaya başlandı.Bu seçim garabetini darbeden sonra yüksek öğretim sistemini organize eden  İhsan Doğramacı getirdi. 1982 sonrası kanun tasarısında, YÖK devrede değildi. Üniversite öğretim üyeleri üç kişiyi seçecekti. Cumhurbaşkanı da bunlar arasından birini atayacaktı. O zaman Doğramacı, Meclis'te kulis ve Cumhurbaşkanına baskı yaparak YÖK'ü araya soktu. Bu şekliyle rektörlük seçiminde oy veren öğretim üyeleri piyon durumuna düşürüldü. 1980 darbesinden önce, Üniversiteler kendi rektörlerini seçiyordu ve seçimler de çağdaş bir anlayış içinde oluyordu. Adaylar tüm enerjilerini hizmet yarışı üstüne harcıyorlardı.Öğretim üyelerinin seçtiği rektör, yine öğretim üyelerine karşı sorumlu olur. Üniversiteye dönük çalışır. Cumhurbaşkanı'nın atadığı rektör, Cumhurbaşkanlarının siyasi ve ideolojik doğrultusunda göz doldurmaya çalışır.

...***

Cevher İlhan, 1 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde “OHAL çarpıtmaları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“100 günü bulan OHAL uygulamaları, âdil yargılama hakkı temel hak ve hürriyetleri ihlâlle eğitim hakkını sınırlayan, yasama yetkisini gasbeden ciddî yanlışlıklarla muallel.Yeni KHK’lar, sadece kamuda 80 bine varan ihraca 10 bini aşkın ihracı katmakla, 14 yayın organının kapatılmasıyla kalınmıyor. Daha önce emekli edilip meslekten çıkarılan ve ayrılan 1082 eski emniyet teşkilâtı mensubunun rütbesi alınarak teşkilâta ve kamu görevlerine yeniden kabul edilmeleri, görevlendirilmeleri, her türlü mütevelli heyeti, komisyon ve kuruldaki görevleri de sona erdirilip özel güvenlik şirketlerinin kurucusu, ortağı ve çalışanı dahi olmaları “yasaklanıyor.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

OHAL’daki gözaltılar “Terörle Mücadele Kanunu” kapsamına alınarak, şüphelilerin müdafileriyle görüşme hakkı, 24 saat süreyle kısıtlanıp bu zaman zarfında ifâde alınmaması ve CMK değiştirilerek avukatsız duruşmaya devam edilebileceği benzeri garabetler getiriliyor.

Ayrıca devlet üniversitelerindeki rektör seçimleri kaldırılarak, YÖK tarafından bildirilen üç aday arasından Cumhurbaşkanınca atanması, bir aylık sürede atanmaması ve YÖK’ün iki hafta içinde yeni adaylar göstermemesi halinde Cumhurbaşkanınca doğrudan atama yapılması hükmü konuluyor.  

Bu arada, önceki KHK’larla 15 vakıf üniversitenin, 1061 özel okulun kapatılıp bütün mal varlığının devlete devrinin yanısıra, 29 Ekim tarihli 676 sayılı KHK ile halen faaliyetteki özel öğretim kurslarına, Ağustos 2017 itibarıyla bir bilim grubunda eğitim ve öğretime devam etmeleri şartı getiriliyor. Kurum açma izinleri düzenlenmeyenlere sürekli kapatma işlemi uygulanacağı kaydediliyor.

Bir tek Millî Eğitim’de 30 bin 382 öğretmen ve eğitimci, üniversitelerde 5956 akademisyen – öğretim üyesi, 4 bin 792 doktor ve sağlık çalışanı ile binlerce hâkim ve savcı re’sen ihraç edilmiş.

Ve 28 televizyon, 29 radyo, 55 gazete, 19 dergi, 29 yayınevi ve 5 haber ajansı kapatıldığı süreçte, Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun tesbitleriyle, Türkiye cezâevlerinde çeşitli gazete, dergi, televizyon, radyo ve haber ajansında çalışan -11’i imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü- 117 gazeteci, sırf düşüncelerini ifâde ettikleri için aylardır tutuklu ve hükümlü.

Türkiye derhal bu anafordan çıkmalı; aksi halde yine zararı ülkeye, millete, demokrasiye olur…