Türkiye'den köşe yazarları
Özgür Mumcu, 2 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Tehlikeye karşı ne yapacaksınız?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhuriyet’in kuruluş yıldönümünden iki gün sonra Cumhuriyetle yaşıt bu gazeteye yapılan saldırının amacı açıktır.Bir rejim değişikliği sürecindeyiz. Bu sadece basit bir otoriterleşme ya da baskıcı yönetim meselesi değil. Şartların olgunlaştığına inanan siyasal irade, soğuk savaş yıllarında düşlerini kurduğu düzeni oturtuyor.Bu yeni düzen için saha temizliği gerekiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Darbe girişimiyse iktidara bu temizlik için gerekli zemini sağladı. Karşımızda, hasım gördüklerini imha ettikçe büyüdüğünü ve durursa düşeceğini zanneden bir yapı var. Ancak krizle, çatışmayla, gerginlikle ve muhalefeti yok ederek var olabiliyor.Bu sebeple Cumhuriyet’e yönelik bu saldırı yeni rejimin ne ilk ne de son hamlesi olacak. Ancak bunun bir kırılma noktası olduğu da ortada. Memleketin kurucu değerlerinden şehvetle nefret eden bir kadro, devletin her unsuruna hâkim. Bu şehvetli nefretin odağına Cumhuriyet gazetesini yerleştirmesi ise şaşırtıcı değil.Üzücü olan bu saldırıya alkış tutan, iktidarın yarın suratına sırıtıp sırtına tekmeyi basacağı ahmakların siyasal heybesinde ekmek kırıntısı kemirmeyi marifet bilmesi.Cumhuriyet Vakfı’nın üyeleriyle, Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, Aydın Engin ve Kadri Gürsel’i gözaltına alan bu irade aslında memleketin kurucu değerlerini benimseyen bütün kesimleri gözaltına almayı arzulamakta.Bütün bu yerli ve milli laflarının altında yatan bellidir. İktidarın karşısında boyun eğmeyen herkes ona göre gayri milli. Yani toplumun neredeyse yarısı temizlenmesi gereken yabancı bir madde.Kendisi gibi olmayanları düşman kuvvetler olarak değerlendirdiği için bu derece zalim, aceleci, aldırmaz ve hoyrat bir güç her yere saldırmakta.Cumhuriyet’e saldırarak ise kritik bir eşik zorlanıyor. Şayet yeterli toplumsal tepki gelmezse sırada Cumhuriyet’in kendisi var.Bunun lamı cimi yok. Her şey gün gibi ortada.Artık sorulması gereken soru “tehlikenin farkında mısınız” değil. Şu anda tek soru şu: “Tehlikeye karşı ne yapacaksınız?”
Bugün kendinize sadece bunu sorun.Tehlikeye karşı ne yapacaksınız?
...***
İhsan Çaralan, 2 Kasım tarihli Evrensel gazetesinde, “Daha ne olması gerekmektedir?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP Hükümetinin OHAL’i de arkasına alarak, basına ve basın özgürlüğüne yönelik saldırıları, siyaset ve kültür dergilerinden sonra Cumhuriyet gazetesine kadar vardı.Türkiye’nin cumhuriyetle yaşıt gazetesi Cumhuriyet’e yönelik operasyon gerek içeride basın özgürlüğünden yana olan her çevrede gerekse dünyada basın ve siyaset çevrelerinde yaygın sert tepkilerle karşılandı. Bu tepkilerin Avrupa’daki boyutunu, Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Shultz, basın özgürlüğünde hükümetin “Kırmızı çizgiyi aşması” olarak niteledi. Cumhuriyet ve okurları ve demokrasi ve özgürlükleri savunan çevreler, aydınlar Cumhuriyet’e yönelik operasyonun duyulmasından itibaren, gazetenin İstanbul’daki merkezi, Ankara Temsilciliği ve ülkenin birçok yerinde toplanarak Cumhuriyet’e desteklerini, Hükümete ve bu operasyonun arkasındaki güçlere protestolarını ifade ediyorlar.Çünkü artık anlaşılmıştır ki; basına yönelik baskı girişimleri, sadece hedef alınan medya kuruluşlarını kapatmak, haklarında soruşturma açma amacını da aşarak, gerçeği yazma gayretindeki gazetecilere, kaldığı kadarıyla gazetelere, TV kanallarına ayar verme, onları sindirme amaçlıdır.”diyen yaz, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Cumhuriyet’e yönelik operasyon ise, bu saldırıların, “Cumhuriyet’e bile bu yapılıyorsa gerisini siz düşünün!” denilmesi, medya organlarına yönelik saldırının pervasızlığını herkesin gözünün içine sokmak için yapılmış görünmektedir. Çünkü Cumhuriyet, gerek PKK-KCK ile “bağlantılı”, gerekse “FETÖ’ye destek verilmesi” suçlamaları yapılabilecek en son gazete bile değildir.
Nitekim Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, bu suçlamaların pek inandırıcı olmayacağını düşünmüş olmalı ki, pazartesi günü yapılan Hükümet toplantısından sonra basının karşısına çıktığında gazetecilerden gelen sorular üzerine; “Cumhuriyet gazetesinin yazar kadrosuna dönük bir operasyon değil. Yenigün Haber ve Yayıncılık Grubuna, yani Cumhuriyet gazetesine, Cumhuriyet gazetesinin imtiyaz sahibi olan Cumhuriyet Gazetesi Vakfına ilişkin bir soruşturma...” diyerek operasyonun basına, gazetecilik faaliyetine, Cumhuriyet’in yazarlarına yönelik olmadığını iddia etmiştir. Ama Başbakan Yardımcısından birkaç saat önce İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığından yapılan açıklama ise, operasyonun doğrudan Cumhuriyet’in gazetecilik faaliyetine yönelik olduğunu söylemektedir.
“Cumhuriyet Gazetesi ve Cumhuriyet Vakfı yöneticileri hakkında, FETÖ/PDY ve PKK/KCK terör örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçlarından bir kısım şüpheliler hakkında soruşturma başlatılmıştır” denilen Başsavcılık açıklamasında Cumhuriyet, “15 temmuz darbe girişimi öncesinde darbe ortamı oluşturulması amacıyla yayın yapmak”la suçlanmaktadır. Ki, bu mantıkla savcılık, 15 Temmuz öncesinde AKP Hükümetinin icraatına yönelik eleştiri yapan herkesi, “Darbe ortamı oluşturmak” ve “FETÖ’ye yardım”la suçlayabilir. Dahası örneğin Cumhuriyet’in en eski ve tanınmış yazarlarından Aydın Engin, sadece gazetenin köşe yazarı olmasına karşın gözaltına alınmıştır. Bu da açıkça vakıfla ilgili “usulsüz seçim” iddiaları üstünden “Vakfa ve tüzel kişiliğe yönelik operasyon” iddiasını boşa düşürmektedir.
Zaten tüm Türkiye ve konuyla az çok ilgilenen dünya kamuoyu da böyle algılamıştır.
Bugün OHAL uygulamaları, özellikle de medyaya yönelik saldırılar, ne söylesek durumun vahametini açıklamada yetersiz kalan bir aşamaya gelmiştir. Başka bir söyleyişle bir gün önce “Yok artık bu kadarı da olmaz” denilen bir “yasak”, bir “kapatma”, “bir soruşturma” kararı ertesi gün yapılan yeni bir saldırı ile aşılmaktadır! Bu yüzden de saldırıların lafla eleştirilmesi, yakınma, teşhir, “Gerçek öyle değil böyle”... açıklamaları etkisiz kalmaktadır. Onun içindir ki, basın özgürlüğünü ve halkın haber alma özgürlüğünün savunulması mücadelesi bugün, her gün ve çok yönlü sürdürülmesi gereken bir mücadele olmak durumundadır. Ki, elbette burada, en başta saldırının hedefi olan medya kuruluşlarının çalışanları ve yöneticileri olmak üzere basın özgürlüğünü savunan herkesin, bu mücadelenin karamsarlığa kapılmadan ve uzun soluklu bir mücadele olduğu bilinciyle hareket etmesi belirleyici önemdedir. Aynı nedenlerle de basın özgürlüğü ve halkın haber alma özgürlüğü mücadelesi bugün, “OHAL’in kaldırılması ve KHK’lerin geri çekilmesi” mücadelesiyle birleşen bir mücadele olmak durumundadır.
Saldırının Cumhuriyet gibi ülkemizin en eski ve basınımızın simgesi bir gazeteye kadar gelmiş olması, basın özgürlüğü mücadelesinin barış, özgürlük, demokrasi isteyen herkesin ortak mücadelesi olduğunu hepimize bir kez daha göstermiştir.
...***
Adnan İslamoğulları, 2 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Başkanlık sistemi Türkiye'nin insülini mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Başbakan Binali Yıldırım, Kılıçdaroğlu'nun başkanlık ve bölünme tehlikesi endişelerine cevap verirken sanıyorum sürç-i lisan etti ve "Asıl başkanlığa geçilmezse Türkiye bölünür" deyiverdi...Yürütmenin başı, yani hükümetin Başbakanı, yani parlamenter sistemin Başbakanı için ancak düşünmeden kurulabilecek bir cümle bu, önünü ardını düşünseydi kurmazdı böyle bir cümleyi...Başkanlığa geçilmezse Türkiye bölünür...Yani mevcut sistemde Türkiye bölünür...Yani Binali Yıldırım'ın Başbakan olduğu Türkiye bölünür...Yani AKP hükümeti bölünmenin önüne geçemez eğer başkanlık sistemine geçilmezse...Yani, Başbakan Binali Yıldırım Türkiye'nin önündeki en büyük tehlike olan bölünme tehlikesinin kapıya dayandığını biliyor ve ikrâr ediyor...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Peki, eğer Başbakanın bu cümlesi bir polemik aceleciliği değilse, bir dil sürçmesi değilse, bir hitâbet ve hamâset kazası değilse, bunun sehiv cümlesi nasıl olacaktır?"Kastını aşan bir cümleymiş" mi diyecek Sayın Başbakan?Ya da, polemik aceleciliği, dil sürçmesi veya hitabet ve hamâset kazası değil de gerçekse Başbakanın söylediği o cümle!Bunun sebebi parlamenter sistem mi?Bunun sebebi, kuvvetler ayrılığı mı?Bunu sebebi kurumlararası uyumsuzluk ve âhenksizlik mi?Nedir bunun sebebi?Bunun sebebi 15 Temmuz darbe girişimi ve ayaklanması mı?Bunun sebebi FETÖ mü?Bunun sebebi PKK terörü mü? Bunun sebebi askerî vesâyet mi?Bunun sebebi üst akılın Türkiye üzerindeki oyunları mı?Nedir parlamenter sistem ile gerçekleşecek olan, yani 14 yıllık iktidarın sahibi Başbakanın bile önleyemeyeceği bölünme tehlikesinin sebebi? Üniversitesinde en yüksek oyu alan rektörleri değil, kendi istediğiniz ismi atadınız. Kendi atadığınız Gazi Üniversitesi Rektörünü üniversitenin bahçesinde kelepçeyle götürdünüz 15 Temmuz'dan sonra.Parlamenter sistem ile yaptınız bunları...Hizmet adıyla başlayıp, cemaat adıyla yoluna devam eden ve en son olarak 15 Temmuz'da devletin Meclis'ini, MİT'ini, Ve Özel Harekât Merkezi'ni bombalayabilecek kadar devleti ele geçirme ihtirasına kapılan FETÖ'nün hizmet ve cemaat safhalarının her kilometresinde birlikte yolculuğunuz var, 15 Temmuz'dan sonra da devleti bunlardan temizleme vazifesini de siz yapıyorsunuz ve parlamenter sistem size engel olmuyor, tam aksine -olması gerektiği gibi- sizin yanınızda...Açılım politikalarınızı 4 yıl boyunca uyguladınız.. Oslo görüşmelerini yaptınız. Sonra tekrar güvenlik politikalarına döndünüz, yine parlamenter sistem ile...Cevabı merak edilen mâsum soru şu:Türkiye'nin bölünme tehlikesi başta olmak üzere tüm sorunlarını halledeceğine inandığınız başkanlık sistemiyle yapacağınız hangi icraatı parlamenter sistem ile yapamadınız? Hangi yasayı çıkaramadınız da başkanlık sistemi ile çıkarabileceksiniz?