Kasım 02, 2016 11:11 Europe/Istanbul

Cevher İlhan, 2 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, “Ve OHAL garabetleri…”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“KHK’larla yüz bine yakın kamu personelinin görevden uzaklaştırılıp ihraç edilmesiyle, sorgusuz-sualsiz gözaltı ve tutuklamalarla mağduriyetlerle OHAL garabetleri devam ediyor.Bilindiği gibi, daha önce Cumhurbaşkanı’nın, “Burada bazı yanlışlar, hatalar olmuyor değil, o da olabilir, doğrudur” ifâdesi, yanlışların, hataların ve mağduriyetlerin olduğunun ikrarı olmuştu. Ancak ardından, “Zaman zaman bazı şeyler söyleniyor, ‘Efendim mağdurlar var.’ Kusura bakmayın mağdur falan yok. Yargı, kolluk kuvvetleriyle birlikte samimî davrandığı sürece, burada mağdur yoktur” diyerek önceki ikrarlar nakzedilmişti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Gelinen noktada, “Şu anda tutuklu olanlar mağdurmuş. Kim ki bunlarla ilgili FETÖ mensupları sebebiyle mağduriyet edebiyatı yapıyorsa kusura bakmasınlar, ihânet içindedirler!” cümlesiyle, sözkonusu mağduriyetleri iletenler dahi suçlanıyor. Bu durum da bir dizi çelişkili garabete yol açıyor.Çarpıcı garabet, evvela iktidar cephesinde en üst düzeyde her fırsatta “241 şehidimin, 2 bin 194 gazimin hesabını kim verecek?” denilerek daha soruşturması sonuçlanmamış on binlerin peşinen haksız ve hukuksuz isnadlarla “darbeci” diye yaftalanıp suçlanmasıyla açığa çıkıyor. 

Görünen o ki, bütün mesele, suçlu ile suçsuzun, mağdurlarla mâsumların ayırt edilmesinde düğümleniyor. Âdilâne soruşturma ve yargılanmayı talep etmenin de maksadı, darbecilerle mâsumların tefrik edilmesidir. Kamuoyunun istediği de bu. Yoksa kimse darbe teşebbüsçülerini ve destekçilerini savunmuyor.

Aslında, çarpıklık, Başbakan’dan bakanlara, siyasî iktidar adına konuşanların da kamuoyu önünde “giderileceğini” söz verdikleri, mağduriyetleri ilgili mercilere iletilmesinin “mağduriyet edebiyatı” olarak itham edilmesinden türüyor. On binlerce mağdurun feryadını seslendirenlerin peşinen “suçluları, darbecileri savunuyor” diye haksız yere insafsızca suçlanmalarından kaynaklanıyor.

Asıl garabet, kamuda 100 binlerce çalışanın işinden uzaklaştırılıp atılması karşısında, her defasında tekrarlanan “17-25 Aralık 2013’ün ‘milât” olarak kabul edilmesi. Hukukun temel kurallarına aykırı olarak “kanunun geriye işlemesi”yle, önce yasal olanın sonradan “suç” sayılması…

Bundandır ki, hukukçular soruyor: Kamuda uzaklaştırma ve ihraç kriterlerinin başında gelen mevzubahis “yapı”nın açtığı okullar, “uzaklaştırma ve ihraç kriteri” ise ve bu tarih “milât” ise, Millî Eğitim Bakanlığı neden 17-25 Aralık’ta –zamanında– bu eğitim kurumlarını kapatmayıp açık tutarak, vatandaşların çocuklarını bu okullara göndermelerinin önünü açtı?

Veya Bank Asya, “suç kriterleri”nin başında sayılacak idiyse, niçin BBDK daha başta bu finans kuruluşunu açık bırakmakla işlem yapan vatandaşları âdeta “suç” işlemeye sevketti?

Yahut İçişleri Bakanlığı neden “suç unsuru” sayılan sendikaları kapatmayıp faaliyetlerine izin verdi de, şimdi “bu sendikalara üye olduğun için terör örgütüne destek veriyorsun!” diye peşinen memurlar “suç işlemiş” olarak töhmet altında bırakılıyor?

Özetle, yasal olarak açık olan bir kurum ve kuruluşa üye olmak yasaya uygun iken, sonradan “suç” addedilerek insanlar en ağır cezâ ile cezâlandırılıyor.

Gerçekten, kanunlara göre izin verilen kurum ve kuruluşlarda çalışan vatandaşların, “suç kriteri” ihdasıyla suçlanıp, KHK’larla hak kazandıkları ve hayatlarını verdikleri mesleklerinden edilip açıkta bırakılmaları hangi hukuka, iz’ana ve mantığa göre? Bu durum, vatandaşlara bir tuzak olmaz mı?

...***

Esfender Korkmaz, 2 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “2017 bütçesi umut vermiyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2017 bütçesi, 3 kasım ile 25 Kasım 2016 tarihleri arasında Bütçe ve Plan Komisyonu'nda görüşülecek. 2017 Bütçesi GSYH 'da büyümenin yüzde 4.4 ve enflasyonun ise yüzde 6.5 olacağı varsayımına göre hazırlandı. Dış ticaret açığı 60.7 milyar lira, bütçe açığı ise 46.8 milyar lira olarak tahmin edildi. 2017 için öngörülen yüzde 4.4 büyüme hedefi iddialı bir beklentidir. Zira  IMF'nin Türkiye için 2017 büyüme tahmini yüzde 3'tür. Dünya Bankası'nın son tahmini de yüzde 3.5'idi.Yine 2017 yılında dünya büyüme oranlarının artmayacağı, en fazla dış ticaret yaptığımız AB'de yüzde 1.6 büyüme olacağı tahmin ediliyor.Kaldı ki, Bütçede de 2017 yılı kamu yatırım harcamalarının bütçe içindeki payı düşük, yüzde 12'dir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Kamu yatırımlarının düşük kalması da büyümeyi olumsuz etkiler. Hükümet kamu altyapı yatırımlarını gelecek yılların potansiyel gelirini bugüne iskonto ederek, özel sektöre yaptırıyor. Bu yatırımlar bu gün için büyümeyi olumlu etkiliyor ve fakat gelecekte kaynak sıkıntısı yaratacak ve  kamu yatırımlarını daha da olumsuz etkileyecektir.

Faiz harcamaları, sosyal güvenlik açıkları ve görev zararları nedeniyle bütçeden yapılacak transfer ödeneği 176.3 milyar liradır.Bu sene otomotiv sektörü üretiminde artış oldu. Önümüzdeki sene otomotiv sektörü için iç talepte daralma olur. Hükümet bu sektörde  ÖTV'nin değişeceğini açıkladı. Gelecek yıl için otomobil üstündeki OTV artışı da üretimi ve satışları olumsuz etkiler. Sonuçta bu gelişme de büyümeyi olumsuz etkiler.Özel yatırımlara gelince, OHAL devam ettikçe, terör sorunu varken, bunlara bir de başkanlık kavgası da katılırsa, özel sektör yeni ve büyük yatırımlara girmez. Dış ticarette, bu seneye göre 2017 yılında ithalat artışı ihracat artışından büyük olursa, büyüme olumsuz etkilenir. Elbette ki turizm gelirlerimiz  daha da düşecektir.Özet olarak bütçe ve diğer göstergeler, 2017 yılında büyüme oranının düşeceğini, hatta eksiye geçebileceğini işaret ediyor.

...***

Muharrem Bayraktar, 2 Kasım tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Sanayici neden kaçar?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yıllar önce bir panel için gittiğimiz Kırklareli’nde görüştüğümüz yerel medya temsilcilerinden duymuştum ilk kez, yerli yatırımcıların akın akın Bulgaristan’a yöneldiğini. Birçok fabrika sahibi, tesislerini adeta sökerek Bulgaristan’a taşımışlar, üretime orada devam ediyorlardı. Bulgaristan’da binlerce Bulgar genci Türklerin sahip olduğu tesislerde çalışıyor, evine ekmek götürüyordu.Türkiye’nin Sofya Ticaret Başmüşaviri Mehmet Emrah Sazak’ın açıklamalarından öğreniyoruz ki, “Halihazırda Türkiye-Bulgaristan arasında yaklaşık 3.5 milyar Euro'luk bir yatırımımız var."”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Gerçi Sazak, Türk yatırımlarının yoğunlaşmasını “Bulgaristan, Türkiye’nin komşu ülkesi olması sebebiyle Türkiye’nin AB’ye ihracat noktasında da önemli bir lojistik üs konumunda” olması diye açıklıyor ama gerçek hiç de öyle değil.

Türkiye’de büyük vergi yükleri ve üretim maliyetleri yüzünden üreticiler “Bulgaristan’a ve başka ülkelere kaçıyorlar.”

Evet, kaçıyorlar.Çünkü Türk sanayicilerini buralarda büyük destekler, düşük enerji maliyetleri ve düşük vergi yükü bekliyor.

Bu kaçış elbette sadece Bulgaristan’a yönelik değil. Birçok Balkan ülkesi son yıllarda Türkiye’den “ciddi oranda” sanayi yatırımı ithal etmiş durumda.

“Ne güzel, işte, müteşebbislerimiz ülke ülke yatırım yapıyor” diye olaya bardağın dolu tarafından bakabilirsiniz ama bir de bardağın boş tarafından bakarak “ağır vergi yükü ve cezalarla” üreticisini perişan ederek başka ülkelere kaçmak zorunda bırakan bir devletin aslında harakiri yaptığı gerçeğini görmeniz gerekir.Düşünsenize Anadolu’da bir tesiste bin güçlükle üretim yapan bir fabrika, ürettiği mamulleri ağır tonajlı araçlarla 3. Köprüden İstanbul’a sokmak isteyen bir yatırımcıdan bağlantı yollarıyla birlikte 165 lira para alıyorsunuz. Üreticinin tarlasından bin güçlükle domatesini, salatalığını toplayıp, araçlara yükleyip, İstanbul’a gönderenlerden ya da zaten krizde olan beyaz et üreticilerinin, kırmızı et üreticilerinin TIR’larla İstanbul’a soktuğu ürünlerden aynı nakliye ücretini alıyorsunuz.Bu durum üreticiyi yok etmek için bir devlet projesi olarak karşımıza çıkmaz mı?O halde Bulgaristan’da etin kilosunun neden 7 lira olduğuna, Türkiye’de ise neden 40-50 TL’ye çıktığına fazla kafa yorma yormaya gerek var mı?Bugün ihracat düştü diye feryat ediyoruz.İhracatın düşmesi bir sonuçtur.Sebepleri irdelemezseniz, 15 Temmuz darbesinden daha büyük felaketlere maruz kalırız.Üretici, sanayici, yatırımcı bir ülkenin baş tacıdır ve öyle de olmalı.Üreticiyi sırtında taşıması gerekenler, üreticinin sırtına binmeyi marifet sayarsalar, yakında “binecek sırt bulamayacaklar.”Bunları son bir ayda İstanbul’daki belirli üretim ve pazarlama merkezlerinde gördüğüm “korkunç durgunluğun ve işsizliğin” acı manzarası ve bir biri ardına kepenk kapatan tesislerin feryadı içinde yazıyorum.