Türkiye'den köşe yazarları
Akif Beki, 6 Kasım tarihli Hürriyet gazetesinde, “HDP dönerse hangi sineye döner?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“HDP'li Hüda Kaya, tepki olarak Meclis'ten çekilmeyeceklerini söyledi.Eş genel başkanlarının tutuklanmasına rağmen Meclis’te kalacaklar, böylece halktan aldıkları emanete sonuna kadar sahip çıkacaklarmış.Demirtaş da tutuklandıktan sonra avukatı aracılığıyla kamuoyuna seslendi. “İrademizi kıramayacaksınız, sonuna kadar direneceğiz” diyor.Yarın Kandil’den aksi yönde bir işaret gelirse yine kalırlar mı, kalabilirler mi Meclis’te?En iyimser tahminle son derece şüpheli.Umarım Demirtaş’ın sözünü ettiği direnci Kandil’e karşı da gösterirler.Umarım aynı iradeyi, halkın oylarını dağdakilere gasp ettirmeme konusunda da sergilerler.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Dağa çıkış yollarını açık tutmak için, demokratik siyaset kanallarının kapanmasına ihtiyaç duyar Kandil.Hitap ettiği kitle, legal alandan illegal alana itilsin diye can atar.HDP’nin Meclis’te kalması hesaplarına gelmez.O kitlenin Meclis’te temsil edilmesini istemez ki ‘bakın dağdan başka yol yok’ propagandası zemin bulsun.HDP’den umudu kesen yüzünü Kandil’e çevirsin, Ankara’nın yolları yerine dağın yolları çekim merkezi olsun ister.Sivil siyaset umut verdikçe dağın cazibesini kaybedeceğini bilir. Patronluğu kaptırmaktan korkar.Yani çekilmeleri, tam da Kandil’in aradığı şeydir. Çekilirlerse gözleri aydın olur.
Onun için HDP’nin çekilmeme kararında sebat edeceğinden emin olamıyorum.Düne kadar direnemediği dağın baskısına bundan sonra nasıl direnebilecek?Şimdilik yüksek sesle bir sinei millet tartışması açmamaları akıllıca, Meclis’te kalmakla isabet ederler.Çünkü bu koşullarda çekilirlerse dönecekleri yer milletin sinesi olmaz. Düpedüz Kandil’in sinesi olur.O da HDP’nin siyaseten intiharı demektir.Hendek terörüne direnemediği için ciddi itibar kaybetmişti. Meclis’ten de çekilirse kendini bitirmeye doğru baş aşağı gider, sıfırı tüketir.Sözüm, içerideki ve dışarıdaki destekçilerine. HDP’ye sahip çıkmak isteyen, Meclis’te kalmalarını savunsun.Demirtaş’a arka çıkmak isteyen, onu harcayan bencil örgüt egosuna karşı dursun.Seçmenin iradesine saygısı olan, HDP’nin aldığı oyları terör örgütüne yedirtmesin.Tutuklamaları protesto edecek olan, en önce Demirtaş ve arkadaşlarını bu sona sürükleyen Kandil’i protesto etsin.HDP’lilerin başını Kandil yaktı; atacak taşı olan, hedefi şaşırmasın.HDP tutuklamalarının dünyadan reaksiyon görmesi sürpriz değil.
Cevap yetiştirirken tepkiler arasında bir ayrım yapmayıp dümdüz giderse herkesi birden karşısına alma hatasına düşer.Ayrım yaparsa, hem terörle mücadelede dayanışmayı teşvik edip büyütmüş, hem de tepkileri yumuşatmış olur.‘Bunlara hesap mı vereceğiz’e indirgenmemeli.İkiyüzlülükleri, çifte standartları yine yüzlerine vurulsun.Ama ‘siz de kim oluyorsunuz, bir de bize akıl mı veriyorsunuz, kendinize saklayın’ şeklindeki karşılık, otomatik refleksimize dönüşmemeli.
...***
Murat Çabas, 6 Kasım tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Terörü Vatandaşlık Maaşı bitirir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yoğun bir gündemden geçiyoruz.Kitleleri temsil edenlerin terörle bağlantılı olduğu gerekçesiyle tutuklandığı her türlü provokasyona açık, yüksek tansiyonlu günler…Terörün sadece dağlarda olmadığı, en kalabalık şehirlerimizin en merkezi noktalarını hedef aldığı, insanlarımızı okuluna, işine giderken hiç ummadığı bir anda ve yerde yakaladığı, polis, asker, sivil ayrımı yapmadığı, kitlesel ölümlere yol açtığı tehlikeli, karanlık, endişe verici günler…Allah sonumuzu hayreylesin.Siyasilerimiz, “Artık terörle yaşamaya alışmalıyız” diyorlardı, millet alışmaya başladı.Her sabah kalkıldığında, acaba bugün nerede bir terör saldırısı olmuş diyerek haber bültenlerine, internet haberlerine ve gazetelere bakıyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Korku toplumu olduk.Dilerseniz, “zifiri karanlığı” daha fazla tasvir etmeyelim, zaten yaşıyorsunuz, yaşıyoruz, bizler bu terör karanlığından nasıl kurtuluruz onu irdelemeye çalışalım.Ola ki sesimizi bir duyan, satırlarımızı bir okuyan olur da, “Bak böyle bir çözüm de varmış” der; bizdeki sadece bir umut… Biz uyarma, yol gösterme vazifemizi yapalım da, alan alsın, almayana diyecek bir şeyimiz yok zaten…Terör, özellikle de ülkemiz ve bölgemiz üzerinde küresel menfur hesapların olduğunu dikkate aldığımızda, ülkemizi ve milletimizi her zaman hedef alacaktır.Mesele, terörle, hangi şartlarda ve zeminde mücadele edileceğidir.Eğer terör topluma mal olmadıysa, dağlarda, sınırda ya da belirli noktalarda ise askeri ve polisiye yöntemlerle mücadeleyi yürütür, istihbaratı bu noktaya yoğunlaştırır ve o terörü bulunduğu noktada yok etmeye çalışırsınız.Ama terör, ülke içinde zemin buluyor, yapılan yanlış politikalar neticesinde millete mal oluyor, kitleleri etkiliyorsa, böyle bir durumda sadece askeri yöntemler, silahlı mücadele terörle mücadelede etkili olmaz, bilakis ters etkisi de olabilir.Terörün özellikle ülkemizde zemin bulmasının nedeni, anayasamızda mevcut olan “sosyal hukuk devleti” ifadesinin, “eşit haklar” ifadesinin sadece kağıt üzerinde kalmasındandır.Sosyal bir hukuk devleti olma, vatandaşların devletinden “karşılıksız” hizmet almasını gerektirir; milli gelirden pay almasını gerektirir; eşit haklara sahip olmasını, haklarını doya doya yaşamasını gerektirir; devletin de “baba devlet” olmasını gerektirir.Örneğin, açlık sınırının 1405 TL, yoksulluk sınırının 4577 TL olduğu ülkemizde asgari ücretin 1300 TL olması soysal devlet olma gereğinin yapılmadığını göstermektedir.Ya da 10 bin dolar kişi başı milli gelir açıklanıyor ama gelir vatandaşın çoğunluğuna yansımıyorsa burada bir gelir adaletinden bahsetmek mümkün olmaz.Hakkari’de zor şartlarda okumuş olan bir gencimiz ile İstanbul Galatasaray Lisesi’nden mezun olan bir öğrenci aynı üniversite sınavına tabi tutuluyorsa, eşit haklardan bahsetmek de mümkün olmaz.Bir yerlerde yanlışlar var ve bu yanlışlar ülkemizde, terörün beslendiği kaynak…
...***
Faruk Çakır, 6 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, “Yapabilsek, edebilsek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ekonomi noktasında belimizi tam olarak doğrultamadığımız için enerji harcamaları devamlı gündeme geliyor.Türkiye’yi yönetenler haklı olarak “Dışarıdan petrol ithal etmek mecburiyetinde olmasak şu ekonomiyi ne güzel idare ederdik” anlamına gelecek tesbitlerde bulunuyorlar.Tabloya ve rakamlara bakıldığında bu serzenişe hak vermek mümkün. Çünkü ülkemiz yılda 62 milyar dolarlık enerji ithalatı yapıyor. Bir an için bu paranın Türkiye’de kaldığını düşünelim. İsraf etmemek şartıyla neler yapılacağını hesaplamak lâzım.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Enerji ihtiyacı ve bunun ağırlık olarak ithalatla karşılanması Gaziantep’te düzenlenen bir toplantıda da gündeme gelmiş. Gaziantep Üniversitesi (GAÜN) tarafından düzenlenen “Uluslararası Enerji ve Mühendislik” konferansında konuşan Rektör Prof. Dr. Ali Gür, şöyle demiş: “Türkiye’nin 60 milyar dolarlık bir cari açığı var. Peki, bizim dışarıdan enerji ithalatında harcadığımız para ne kadar? Ortalama 62 milyar dolar civarında. Yani biz enerjimizi kendi içimizde üretebilirsek, yenilenebilir alternatif enerji kuruluşlarıyla yeni alternatifler oluşturabilirsek dışarıya bağımlılıktan da kurtulmuş olacağız. Güneş, rüzgâr enerjisi, hidroelektrik santralleri coğrafyamızın bize hediyesidir. 4 mevsimi bir anda yaşayabilen nadir ülkelerden bir tanesiyiz. (...) 2023’de geri dönüşümlü enerjiyi elde etmeyi hedefleyen bir Türkiye var. Doğalgaz bizim vazgeçilmezimiz. Yeni alternatif depolamalarla bu doğalgaz sektöründe de depolamalar ilerideki enerji açığımızı da ortadan kaldıracaktır.
Kâğıt üstünde hesap yapmak kolay, ama gerçekleştirmek öyle mi? Türkiye petrolü dışarıdan ithal ediyor, ama asıl mesele sahip olduğumuz kaynakları tam olarak kullanabiliyor muyuz? Almanya gibi bizden çok daha az güneş yüzü gören ülkeler bizden çok daha fazla güneş enerjisi elde edebiliyorsa bu çelişkiyi birilerinin izah etmesi lâzım. Demek ki mesele sadece petrol kaynaklarına sahip olmama meselesi değil. Bakın, güneşimiz ve rüzgârımız var, ama bunlardan elde ettiğimiz enerji çok sınırlı. Bu bir bakıma şu demek: Türkiye petrol bakımından zengin olmuş olsa bunun da kıymetini bilmeyecekti!
Delile dayanmasa da eskiden beri şöyle bir kanaate sahibiz: Gelişmekte olan ülke çemberini kıramayışımız sadece petrol zengini olup olmamayla ilgili değil. Aklı, sahip olunan imkânları kullanıp kullanmama meselesi var. Petrol zengini olsaydık o imkânları israf etmeyeceğimizin garantisi var mı? Mevcut haldeki anlayış israfa ve eldeki imkânları iyi şekilde değerlendiremediğimizi gösteriyor. Petrolümüz yoksa güneş ve rüzgâr zenginiyiz. Niçin Almanya gibi daha az güneş gören ülkeler kadar olsun güneşten istifade etmedik, etmiyoruz?Netice olarak petrol zengini olmamamız tembelliğimize bahane olmamalı. Ne zaman ki güneş santralleri kurar ve onlardan gereği gibi istifade ederiz, o zaman petrol zengini olmadığımızı gündeme getirmeye hak kazanırız.Temennimiz, sahip olduğumuz güneş ve rüzgâr hazinelerinin farkına varmak ve bir an önce israf denizinden çıkmaktır. İsrafı terk edebilsek asıl zenginliğe kavuşmuş olacağız. Hem devlet hem de millet olarak başka çaremiz de yok.