Kasım 07, 2016 10:41 Europe/Istanbul

Mehmet Kara, 7 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Siyaset arkadaşlarım bile…”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dikkat çeken bir ifadesi olmuştu.“2010 yılından itibaren bu yapıya karşı açık tavır almaya başladığımda özellikle de 17-25 Aralık emniyet, yargı, darbe girişimiyle birlikte net bir duruş sergilediğimde yanımda milletimden başka kimseyi bulamadım” diyen Erdoğan, “Kendi siyaset arkadaşlarımdan, muhalefet partilerinden, iş dünyasından, sivil toplum kuruluşlarından her çevreden pek çok kişi bunların üzerine çok gittiğimi, kendilerine haksızlık yaptığımı bana söylüyordu. Sadece milletim beni bu mücadelemde kayıtsız, şartsız destekledi” diye yakınmıştı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Yakın siyaset arkadaşlarının dahi anlayamadığı Erdoğan’ı gördüğümüz kadarıyla bir tek eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ anlamış. Meclis 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’na bilgi veren Başbuğ, “Eğer herkes Cumhurbaşkanı’nın mücadelesine ayak uydursaydı, 15 Temmuz’a gelmezdik” diyerek bu desteğini gösterdi.Ancak Başbuğ bunu söylerken, “Dönemin Sayın Başbakanı, şimdi Cumhurbaşkanı’na ‘Bu tehdit bugün bize, yarın size’ dedim. Erdoğan ‘Komutanım, siz bunları çok büyütüyorsunuz’ demişti. Ben de dedim ki, ‘Büyütmüyoruz. Büyük tehlikeler’ demiştim” demesini de not etmek gerekiyor. Erdoğan’ın sözleri ile Başbuğ’un sözlerini yanyana getirince ilginç bir destek olma-olmama durumu ortaya çıkıyor.Kunduracı mı, bilim adamı mı?15 Temmuz darbe girişiminden sonra partiler arasındaki karşılıklı görüşmeler neticesindeki siyasetteki yumuşama “Yenikapı Ruhu” ile anlatılıyordu. Ancak bu ruh şu günlerde pek kalmış gibi gözükmüyor.Özellikle hiç gündemde yokken, Bahçeli tarafından ortaya atılan başkanlık sistemi gündeme geldiğinden bu yana Binali Yıldırım ve arkadaşları ile Kemal Kılıçdaroğlu ve arkadaşları arasındaki karşılıklı söz düellolarından sonra artık bu ruhtan bahsedilmez oldu.15 Temmuz’dan sonra gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Yıldırım, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli ile hem başbaşa hem de beraber görüşmeler yapmışlar ve siyasette bir yumuşama gözlenmişti. Geldiğimiz safhada Erdoğan da, Yıldırım da sadece Bahçeli ile görüşmesi dikkat çekiyor.Yıldırım geçtiğimiz haftaki grup toplantısında “CHP aynı Çarşı gibi her şeye karşı. Biz ne dersek onlar karşı çıkıyor” diyerek bir fıkra anlattı. Fıkrada anlatılan kişilerin hangi parti ile “özdeşleşeceği”ni biz tahmin edemedik. Yıldırım’ın anlattığı fıkrayı aktaralım bakalım siz ne diyeceksiniz?Fıkranın kahramanları kunduracı ile bir bilim adamı… Hava tahminleri yapan bilim adamı bilimsel çalışmalarını yaptıktan sonra akşam giderken dükkânın kapısına ertesi günkü hava tahminini yazıp asmış. Bunu gören kunduracı da kendi tahmini yapıp dükkânının kapısına asmış. Ertesi gün kunduracının tahmini tutunca, bilim adamı, “Ben bilimsel araştırma yapıp tahminleri yazıyorum ama senin yaptığın tutuyor. Anlamadım gitti” demiş. Kunduracı, cevap olarak, “Merak etme sen ne yazıyorsan ben tersini yazıyorum” demiş.Başbakanın Yıldırım’ın sözlerine bakınca bilim adamını AKP, kunduracıyı ise CHP temsil ediyor gibi görünüyor. Bu durumda, CHP’nin başkanlıkla ilgili yaptığı tahmini mi tutacak yoksa AKP Meclis’ten başkanlık teklifini içeren anayasa değişikliğini geçirebilecek mi?Ülkenin gündemi o kadar gergin ki, bu tür küçük notlar insanları en azından tebessüm ettiriyor. Yoksa çat diye ortadan çatlayacağız…

...***

Nilgün Ongan, 7 Kasım tarihli Evrensel gazetesinde, “Yaşasın dayanışma”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“6 Kasım YÖK’ün kuruluş  yıldönümüydü.‘YÖK düzeni kuruluşundan bu yana en muzaffer yıldönümünü kutladı’ demek yanlış olmaz sanırım.Binlerce öğretim üyesinin Bakanlar Kurulu kararıyla ve “başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın” kamu görevinden men edildiği, gerekçe soranlara bilgi verilmeyeceğine ilişkin genelgeler yayınlanan bir ortamda kutladı YÖK, 35. yaşını.Üstelikte, darbe anayasasının bile bol geldiği ve YÖK’ü kuranları bile kıskandıracak nitelikteki böylesi koşullar, akademisyenlerin idari/hukuki güvencesizliğiyle de sınırlı değil. Zira içinde bulunduğumuz 35. yıl, üniversite eğitiminin ticarileştirilmesi hedefi bakımından da tam bir “zafer” yılı.Ticarileştirmenin boyutları ise eğitimin bir kamusal hak olmaktan çıkartılması yanında, kurumsal işleyişin topyekün bir şirket AR-GE’sine dönüştürülmesine kadar uzanıyor. Akademik başarı ve beklentilerin de buna göre belirlendiği bir aşamadan söz ediyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu tablodan üniversite emekçilerinin payına düşen ise idari ve hukuki güvencesizliğin iş güvencesizliğiyle taçlandırılması! Bu minvalde akademik özgürlükten söz etmiyorum bile.Esasen YÖK’ün kuruluş amacı olan ve ancak 35 yıl sonra tam olarak hayata geçirilebilen bu dönüşümün kalıcı hale gelmesi ise 2 şeye bağlı:Birincisi olağanüstü hal koşullarının olağan zamanlar için de yasalaşması. Ki, fiili durumu yasalaştırmanın bir hukuk tekniği haline dönüştürüldüğü demokrasimizde bu duruma oldukça yakın olduğumuzu vurgulamaya gerek yok sanırım. Zaten kısa süre önce basına yansıyan yeni YÖK tasarısı da bu beklentiyi doğrular nitelikteydi.İkincisi ise mücadeleden yana tutum alan, kendi çıkarlarını işçi sınıfının çıkarlarıyla birleştirmiş ve aydın sorumluluğunu da bu çerçevede tanımlamış olan üniversite bileşenlerini tasfiye etmek.Bu hamle de İstanbul Üniversitesi’nden geldi. 675 Sayılı KHK ile ihraç edilen hocalarımız, her platformda yürüttükleri iş güvencesi mücadelesini üniversiteye de taşımış ve bunu kazanımla sonuçlandırmış olanlardı.Onlar 2008 yılındaki asistan hareketinin önderleri ve bu hareketle dayanışma içinde olan hocalardı.Yürüttükleri mücadeleyle yüzlerce araştırma görevlisinin doktora sonrası üniversiteden atılmalarını engellemiş ve bir tek arkadaşlarını bile feda etmemişlerdi. İşte 2008’den kalan bu hesap ancak 8 yıl sonra ve ancak OHAL rejimi koşullarında kapatılabildi.Dolayısıyla İstanbul Üniversitesi’ndeki ihraçların diğerlerinden farklı olduğunun altını çizmek gerekiyor. Çünkü dillere pelesenk olan “Kurunun yanında yaş da yanıyor” yakınmalarıyla açıklanamayacak şekilde ekseriya “yaş”ların hedef alındığı bir durum söz konusu. Bu “yaş”ların ortak özelliği ise emek mücadelesini şiar edinmiş, barış mücadelesini emek mücadelesiyle birleştirmiş isimler olması.Öte yandan araştırma görevlilerinin iş güvencesinin OHAL KHK’larıyla ortadan kaldırıldığı ve bunun kamu personeli rejiminin yeniden yapılandırılması yoluyla üniversitenin tüm bileşenlerine sirayet edeceği böyle bir ortamda, bu arkadaşlarımızın ihraç edilmiş olması çok açık ki intikam almanın yanında üniversitenin direnme gücünü de tahrip etmeye yönelik bir hamle.

...***

Taha Akyol, 7 Kasım tarihli Hürriyet gazetesinde, “Denetimsiz OHAL”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“OHAL döneminde çıkarılan KHK'lar hakkında CHP dava açmış, Anayasa Mahkemesi reddetmişti. Gerekçeli karar yayınlanınca eleştireceğimi yazmıştım. AYM'nin gerekçeli kararları yayınlandı.Karar, yürütme tarafından OHAL yetkisiyle çıkarılan KHK’lar hakkında Anayasa Mahkemesi’ne hiçbir şekilde iptal davası açılamayacağını belirtiyor. Gerekçesi, Anayasa’daki şu hüküm:“Olağanüstü Hallerde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerin şekil ve esas bakımından anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesi’nde dava açılamaz.” Halbuki AYM çeyrek asır evvel, 1991 tarihli kararlarında, belirli şartlarda bu KHK’lara karşı iptal davası açılabileceğine hükmetmişti. Bu yönde üç kararı vardı.AYM’nin yeni kararı “anayasal yargı denetimi” bakımından bir geriye gidiştir, yürütme erkine hukuken sınırsız ve denetimsiz OHAL kararnameleri çıkarma imkânını vermiştir. AYM 1991 tarihli kararlarında şu iki halde olağanüstü KHK’lara karşı dava açılabileceğini hükme bağlamıştı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Çok basit olarak özetleyeyim:

OHAL kararnamesiyle kanunlarda kalıcı değişiklik yapılamaz, çünkü bunun anlamı OHAL kurallarını kalıcı kanun haline getirmektir. Böyle yapılmışsa iptal edilir. Mesela savunma hakkının kısıtlanması kalıcı hale gelmiş olur, gibi...OHAL ilanını gerektiren durumlarla ilgisi olmayan düzenlemeler KHK ile yapılamaz. Yapılırsa iptal edilir. Mesela rektör seçimlerinin OHAL’i gerektiren olaylarla bir ilgisi yok fakat KHK ile kaldırıldı... Bu nitelikteki KHK düzenlemeleri eski içtihada göre iptal edilebilirdi. AYM’nin yeni içtihadına göre böyle durumlarda bile AYM’ye dava

açılamaz! NİYE DEĞİŞTİ?

Yüksek Mahkeme eski liberal içtihadını niye değiştirdiğini izah ediyor, AYM’nin 1991’deki ‘dava açılabilir’ içtihadını şöyle

eleştiriyor: “Bu yaklaşım Anayasa’nın 148. maddesindeki şekil ve esas bakımından denetim yasağını tamamen anlamsız ve

işlevsiz hale getirmektedir.” Halbuki AYM bu kararıyla “denetim yasağını” sınırsız hale getirdi. Artık anayasada ve evrensel hukukta OHAL yetkileri için konulmuş olan hukuki sınırlamalar, bu şekilde “tamamen anlamsız ve işlevsiz” hale geldi.AYM kararında hiçbir AİHM içtihadına atıf bulunmaması da dikkatimi çekti. Çünkü AİHM kararlarında, OHAL ilanının şartları bile yargı denetimine alınmaktadır.

AYM’nin kendisi de OHAL yetkilerinin sınırlarını belirtiyor:

­ OHAL kararnameleri uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklere aykırı olmamalı.

­ Durumun gerektirdiği ölçüde olmalı.

­ 15. maddede belirtilen

hak ve özgürlüklere dokunmamalı...

Çok doğru fakat bu üç mutlak kuralı ihlal eden bir KHK’yı kim denetleyecek?OHAL ilgisi olmayan konuları OHAL düzenine çeken KHK’ları kim denetleyecek?AYM bu sorulara “Sadece parlamento” diye cevap veriyor!Böylece “hak merkezli yorum, ölçülülük, OHAL’in de sınırlı bir hukuk rejimi olduğu” gibi yüksek anayasal prensipleri “tamamen anlamsız ve işlevsiz” bırakıyor.