Türkiye'den köşe yazarları
Kazım Güleçyüz, Yeniasya gazetesinde, 8 Kasım tarihli “Bu OHAL’le nereye?” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Normal zamanda yapamayacağımız birçok şeyi yapmamıza imkân verdi” dediği OHAL’in ikinci üç aylık dönemindeyiz.Darbe, darbeciler ve terörle mücadele gerekçesiyle yapılan tasfiye ve operasyonlar hız kesmeden devam ederken, hukuk ve demokraside hızla geriye gidiyoruz.Hedefe konulup evvelâ kayyım darbeleriyle çökertilen, sonra OHAL KHK’larıyla kapısına kilit vurulan medya organlarının ardından sıra Cumhuriyet gazetesine geldi.Oysa Başbakan bu operasyon sorulduğunda “Öyle birşey yok” demişti.Başından beri Gülen karşıtı çizgisiyle bilinen gazetenin “FETÖ ve PKK destekçiliği” ile suçlanıp, yayın çizgisinin, manşetlerinin, köşe yazılarının sorgulandığı operasyonun içte ve dışta yol açtığı yoğun tepkileri iktidar “Hedef gazete değil, vakıf” diye göğüslemeye çalıştıysa da zorlanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
AKP medyasında bile eleştirilen soruşturmayı yürüten savcının bir “FETÖ” davasında sanık olarak yargılandığının ortaya çıkması ise olayı skandala dönüştürdü.
Adalet Bakanı “Talihsizlik” yorumu yaptı.
Sonuçta “yandaş” kalemlerin dahi “İktidarı zora sokacak” dediği bir tablo oluştu.
Derken HDP’lilere yönelik operasyonlar gündeme geldi. Dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla başlayan süreçte eninde sonunda yaşanması beklenen gözaltı ve tutuklamalar gerçekleşti ve zaten var olup sürmekte olan gerilim daha da arttı.Böylece Türkiye, benzer tabloların yaşandığı 1994 ortamına geri dönmüş oldu. O dönemde Orhan Doğan, Hatip Dicle, Leyla Zana gibi isimler üzerinden yapılmış olan operasyon, şimdi Demirtaş, Yüksekdağ, Baluken ve tutuklanan diğer HDP’li milletvekilleri ile tekrarlanıyor.Çözüm süreci ile yakalanan fırsatın heba edilip ibrenin tekrar operasyon, çatışma ve öldürme eksenine döndüğü bir ortamda devlet tekrar eski ve klasik refleksleriyle sahne alırken, HDP’liler de tahrik ve provokasyonları ile katkı sağladıkları bir kısır döngünün “kurban”ı oluyorlar.Gelinen nokta, Irak ve Suriye’deki gelişmelerin çok daha riskli hale getirdiği farklı ve sıkıntılı bir tabloya işaret ediyor.Ve bunların konuşulmasına dahi izin vermeyen OHAL rejimi, riskleri katmerliyor.
...***
Esfender Korkmaz, 8 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Düşük kur da yüksek kur da işsizliği artırır”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kur artışının ekonomiye olumlu ve olumsuz etkileri var...Türkiye 2012 yılına kadar sıcak paranın da etkisi ile düşük kur yaşadı. Düşük kur nedeniyle iç üretimden suni olarak daha ucuza gelen tüketim malını, ara malı ve ham maddeyi ithal etti. Yani düşük kur ekonomiyi canlı tuttu ve büyüme arttı ve fakat aynı zamanda içeride ara malı üreten fabrikalar kapandı. İşsizlik arttı. Ayrıca şimdilere kötü miras bıraktı. Bu defa dolar kurunun şu sıralarda yüzde 6 dolayında aşırı değerli olmasının olumsuz etkilerini yaşıyoruz, yaşayacağız. Kur artışının olumlu etkisi önce dış ticaret üzerinde ortaya çıkar...”diyen yaz, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Kur artarsa, ithalat pahalılaşır. Pahalı geldiği için, tüketim malı, ara malı ve ham madde ithalatı azalır. Dış ticaret açığı daralır. Değerli kur aynı zamanda ithal ara malı, ham madde ve tüketim malını içeride üretmeye zorlar. 2015 Ağustos ayı ile 2016 ağustos arasında kurlar yüzde 4.2 oranında arttı. İthalat ise yüzde 7.6 oranında azaldı. Ne var ki ihracat artışı olmadı ve maalesef ihracat da yüzde 2.9 oranında azaldı.İthalat azalması ile içeride ithal ikamesi olarak ara malı ve tüketim malı üretimin artması gerekirdi. Ağustostan Ağustosa son bir yılda sanayi üretim endeksi genelde yüzde 2.2, ara malında yüzde 1.9 enerjide yüzde 3.7 oranında arttı. Ancak dayanıklı tüketim malı yüzde 2.4 ve dayanıksız tüketim malı da yüzde 0.7 oranında azaldı. Asıl önemlisi yatırım yapılmadı. Yatırım malı ithalatı yüzde 1.3 oranında azaldı. Çünkü Türkiye'de yatırım ortamı yeni yatırım yapmayı özendirmiyor.Yani ekonomik dışı siyasi, jeopolitik faktörler nedeniyle kur artışı içeride ithal ikame üretimini ve ihracatı artırmadı. Değerli kurda en büyük sorun dış borçların geri ödenmesi riskinin ortaya çıkmasıdır. Türkiye'nin dış borç stoku 406 milyar dolardır. Merkez Bankası verilerine göre, daha önemli olan bir yıl içinde ödememiz gereken dış borç toplamı 167.8 milyar dolardır. Özel sektörün bir yıl ve daha az vadeli kısa vadeli dış borç stoku, geçen seneye göre 0.5 milyar dolar artarak, 88.2 milyar dolar oldu. Bu borç içinde ithalat borçları geçen seneye göre yüzde 6.3 oranında artarak, 31.3 milyar dolar oldu.Kur artışı dış borçların TL maliyetinin artması demektir. Düşük büyüme ve durgunluk devam ederse, özel sektör dış borç sorunu yaşayabilir. Üretimde girdi olarak yüzde 50 oranında ithal ara malı ve ham madde kullanılıyor. Özel sektör dış borç sorunu yaşarsa, dış kaynak sıkıntısı çekerse, ara malı ve ham madde ithal edemez ve bu durumda üretim ve istihdam düşer, yani işsizlik artar.Üretimin düşmesi, büyümeyi olumsuz etkiler. Büyümenin düşmesi de dış borçları geri ödemek için gerekli olan gelirin yaratılmıyor olması anlamına gelir. Yani kedi kuyruğunu kovalar gibi kurların aşırı değerli olması kısır döngü oluşturur.Yine kamu bankaların kısa vadeli dış borcu, Ağustos ayı itibariyle geçen seneye göre yüzde 15.6 oranında artarak 16.8 milyar dolara yükseldi.Kamu bankalarının dış borçlarının bu kadar hızlı artması şu anlama geliyor: Siyasi iktidar kamu bankalarına kamu görevi veriyor. Bunlar bu kamu görevinin finansmanını dış borçla finanse ediyorlar. Bu demektir ki bu yolla bütçe açığının bir kısmı gizlenmiş oluyor. Aksi halde bu görevlerin finansmanı bütçeden sağlanacaktı. Ancak sonunda kamu bankalarının görev zararları da bütçeden ödenecektir . Değerli kurun bir olumsuz etkisi de kur artışının maliyet enflasyonu yaratmasıdır.Kur artışı ithal ara malı ve ham madde fiyatlarının artmasına neden oluyor. Üretim maliyetleri artıyor. Durgunluk olmasına rağmen, talep artışı yetersiz olmasına rağmen, üretim maliyetleri piyasa fiyatlarına ve sonuçta TÜFE'ye yansıtılabiliyor. Çünkü piyasada oligopol yapı var: Kartelleşme var. Sonuç olarak; işin doğrusu, kurların dengede olmasıdır. 2005 yılından başlayarak, Türkiye'nin kontrollü kur sistemine geçmesi gerektiğini savunuyorum.
...***
Eyüp Kabil, 8 Kasım tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Teşekkürler Mecidi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Geçtiğimiz gün “Hz. Muhammed Allah’ın Elçisi” filmini izledim. Bir film eleştirmeni değilim fakat bir Müslüman olarak başta filmin yönetmeni Mecid Mecidi’ye ve tüm ekibine ortaya koydukları emekten dolayı teşekkür ederim.Mecid Mecidi, dünyaca tanınan ve ‘Cennetin Çocukları’, Serçelerin Şarkısı’, Cennetin Rengi’, ‘Baran’ gibi filmlerin İranlı yönetmeni.“Hz. Muhammed” filmin bütçesinin 40 milyon dolar olduğu söyleniyor.Film, sevgili Peygamberimizin çocukluk evresini anlatıyor. Filmin devamı da çekilecekmiş.Türkiye’de dini içerikli çekilen filmler ve dizilerin birçoğu yıllardır Dinlerarası Diyalogun etkisinde bırakıldı. Milletin imanını zehirlemeyi amaçlayan ve hoşgörü motifleriyle süslenen bu yapımlar diğer dinlerin de hak olduğunu alttan alta işliyordu. Bu yüzden dini içerikli filmlere hep temkinli yaklaşmışımdır. Haliyle “Hz. Muhammed Allah’ın Elçisi” filmine giderken de açıkçası tereddütlerim vardı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Filmi izledikten sonra filmin diyalog içerikli olmadığını gördüm, bu yüzden teşekkür ederim. Film, bırak diyalog içerikli olmayı Hz. Muhammed’in diğer dinlere mensup olanlara da gönderildiğini yani tüm insanlığa ve tüm zamanlara gönderildiğini gayet güzel bir şekilde anlatıyor. Gerek Yahudilerin, gerekse Hıristiyanların olsun bir peygamber beklediklerini ve o peygamberin vasıflarını çok iyi bildiklerini izleyiciye aktarmayı başarmış. Bu yüzden de teşekkürler.Bazı kafalar, Hz. Muhammed’in, peygamberliğinden önceki yaşadığı dönemi pek önemsemez. Oysaki Hz. Peygamberin hayatı doğduğu andan itibaren olağanüstülükler içerir. O’nun mucizeleri daha dünyaya geldiği andan itibaren başlar ve henüz küçük yaştayken bile çevresindeki insanlara önemli dersler verir. Yüce Allah tarafından yapılmaması istenenleri Hz. Muhammed peygamberliğinden önce de yapmamıştır. Âlemlerin Rabbi her zaman Muhammed’ine varlığını hissettirmiştir. O kutlu elçisini, doğduğu andan itibaren üstün özelliklerle bezemişti. Bu konu da güzel bir şekilde işlendiği için teşekkürler. Film esnasında ağlamamak için kendimi çok tuttum, fakat başaramadım. Bu yüzden de Mecidi’ye teşekkür ederim.Toparlayacak olursak, izlediğim filmin bana yansıyan hali bu şekildeydi. Umarım filmin devamı da çok geçmeden yine aynı hassasiyetler korunarak çekilir. Bizlere böyle bir eser kazandırdığı için teşekkürü bir borç bilirim.Teşekkürler Mecid Mecidi…