Türkiye'den köşe yazarları
Faruk Çakır, Yeniasya gazetesinde, “ kahveniz sütlü mü olsun?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Çok söylendi, ama idarecilerin gözünü hırs bürüdüğü için dinlemek istemediler: Türkiye’nin birinci önceliği, acil ihtiyacı başkanlık sistemini tartışmak değil. Ondan çok daha önemli dertlerimiz, çözmemiz gereken problemler var. Öncelik sırasını buna göre yapmak gerekir.Dertlerimiz nedir? Terör gibi devasa bir problemimiz var. Eğitim sıkıntılı. Sanayimiz üretime değil, ithalata dayalı çalışıyor. Ürettiğimizden daha fazlasını tüketiyoruz ve bu bizi nihayetinde daha fakir olmaya doğru sürüklüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye’nin birinci sıradaki derdinin ‘başkanlık sistemi’ olmadığını, eski Anayasa Mahkemesi Raportörü ve eski AKP Milletvekili Prof. Dr. Osman Can da dile getirmiş. Elbette daha önce bu tesbiti yapan çok sayıda kişi oldu. Onları dinlemeyenlerin ‘eski AKP milletvekili’ Osman Can’ı dinleyeceklerine ihtimal verilmiyor. Fakat bu ikazları dinlemelerinin ülke menfaatinin icabı olduğunu hatırlatalım.
Habertürk’e konuşan Prof. Dr. Osman Can, Türkiye’nin asıl problemini, doğru dürüst bir anayasa yapamamış olmak olarak açıklıyor. Siyasî atmosferin bu kadar gerildiği bir dönemde, arzu edilen ve 78 milyonu kucaklayan yeni ve sivil bir anayasanın yapılması da kolay görünmüyor. Ama başka çare de yok. Geçmişte milletvekili olarak AKP’nin Anayasa taslaklarına katkıda bulunmuş bir isim olan Prof. Dr. Can, bugünkü atmosferde AKP’nin başkanlık sisteminde ısrar etmesinin de, CHP’nin ‘ilk 4 madde’nin değişmesine itiraz etmesinin de yanlış olduğunu düşünüyor.
Daha önce bir TV programında “Bu ortamda başkanlık sistemini gündeme getirmek iyilik değil kötülüktür” dediği hatırlatılan Prof. Dr. Can, dikkat çekici bir örnek vermiş: “Başkanlık sistemi tartışması susuzluktan can çekişen bir ortamda insanlara kahvenizi sütlü mü yoksa sade mi istersiniz diye sormaya benziyor. Türkiye’nin bütünlüğü tehlike altında. Ciddî bir türbülansa girmiş durumdayız. Toplumsal yapı ve uluslar arası ilişkiler değişti. İnsanlar güvenliklerini sağlayacak, kendilerine hizmet edecek, ama özgürlüklerini kısıtlamayan, gücü tek elde toplamayan bir devlet isterler. Ama biz şu an bunun tam aksini yaşıyoruz. Katı ve merkeziyetçi bir yapı var. Ekonomi ve rant da merkezde toplandı. Sivil toplum yok. Entelektüel hayat bitmiş vaziyette. Herkes bir pozisyon almak durumunda kalıyor. Sürekli olağanüstü bir durum ve çatışma var. Bunlar, bugünkü iktidarın devamı için şart, ama demokrasi imkânsızlaşıyor.”
…***
Tarhan Erdem, Radikal gazetede, “Genelgeyle terörle mücadele!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Geçen Çarşamba günü, Resmi, Gazete’de bir Başbakanlık Genelgesi yayımlandı: “Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları Hakkında.”Genelgenin, “Milli güvenliği tehdit eden örgüt ve yapılarla irtibatlı kamu çalışanlarıyla ilgili olduğu, halkın huzur ve güvenliğinin korunmasıyla ilgili olmadığı başlığından belli.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Genelgenin hüküm ifade eden kısmını aşağıya alıyorum:
“Kamu çalışanlarının; kanunların suç saydığı eylemleri işlemek amacıyla kurulan örgüt ve yapılarla hiçbir şekilde ilişki içine giremez, ve bu yönde faaliyet gösteren herhangi bir harekete, gruplaşmaya, teşekküle veya derneğe katılamaz ya da bu ya da bunlara yardım ve yataklık edemezler.
Bu itibarla,
• Terör örgütleri veya legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten yapılarla ilişki kuran veya eylem birliği içinde olan,
• Bu örgüt ve yapıların emir ve talimatıyla hareket eden,
• Bu örgüt ve yapılara yardım eden,
• Kamu imkan ve kaynaklarını bu örgüt ve yapıları desteklemeye yönelik kullanan veya kullandıran,
• Bu örgüt veya yapılarla mücadeleyi engelleyen,
• Bu örgüt veya yapıların propagandasını yapan,
Kamu çalışanları hakkında ilgili mevzuat çerçevesinde idari nitelikteki idari işlemler amirler tarafından ivedilikle yapılacaktır. Suç teşkil eden fiiller yönünden ise durum ivedilikle adli mercilere bildirilecektir.
Böyle bir genelgeye ihtiyaç duyarak imzalayan Başbakan’a ne diyeceğimi bilemiyorum.
Başbakan’ın; kanunlarda açıkça yazılı eylemleri işlemek “amacıyla kurulan örgüt ve yapılarla hiçbir şekilde ilişki içine” ve bu yönde faaliyet gösteren harekete, gruplaşmaya, teşekküle veya derneğe” giremeyecekleri uyarısında bulunmasının devletin zafiyetini göstermekten başka bir anlamı var mıdır?
Kim ayıracak, legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten yapıları?
Başbakan’ın, öncelikle örgütlenme özgürlüğünü fiilen kaldıran bir genelge yayınlanmış olmasından yurttaş olarak utanç duyduğumu belirtmeliyim.
Bu genelge, memurların bir derneğe üye olmasını değil, kapısının önünden geçmesini, masum eylemlerine katılmasını önleyecektir!
Yazılan altı maddede tanımlanan fiiller zaten bir değil, birden çok kanunla yasaklanmıştır. Başbakanlık, memurlara yazılı fiillerin suç olduğu öğrenmeleri için mi bu genelgeyi yayımlamıştır? Tanımlanan fiillere benzetilmesinden korkularak, yurttaşların toplumsal bütün eylemlere katılmasının önüne geçmek istenmektedir.
Genelge, yurttaşı ihbarcılığa teşvik etmektedir. Her olay, her görüşme “terör” diye ihbar edilebilecektir artık. Daha önemlisi, yasalarımız her eylemin ve her olayın “terör”olarak tanımlanmasına zaten müsaittir, hatta olur olmaz fiiller “terör” olarak tanımlansın diye muğlak, anlaşılmaz yazılmıştır. Bu genelgeden sonra, hangi toplumsal fiilin “terör” sayılamayacağını kim nasıl ayıracaktır?
Başbakanlık bütün amirleri nelere teşvik ettiğinin farkında mıdır acaba? Bu genelge amirleri, memurlarının her hareketini “terör” olarak anlamaya, sorumluluktan kurtulmak için idari tedbir almaya veya suç diye yargıya ihbar etmeye zorlamaktadır.
…***
Hüsnü Mahalli, Yurt gazetesinde, “İstikrar” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“7 Haziran seçimleri öncesinde meydanlara inen Cumhurbaşkanı Erdoğan ' 400 milletvekili verin istikrar bozulmasın' dedi.
Sonrasında bu sayı 330'a çekildi ama 'istikrar' vurgusu devam etti.İstikrar denilen şey başkanlık sistemi.Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan anayasa değişikliğine gerek kalmadan tam yetkili olarak devlet başkanı gibi davranıyordu ve davranıyor.Bunu da kendisi söylüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere ye veriyor:
…***
7 Haziran seçimlerinde halk AKP'yi tek başına iktidar yapmayınca işler karıştı.
1 Kasım'a kadar memleketin tek sorunu vardı : İstikrar ve ona bağlı olarak 400 milletvekili ve başkanlık sistemi.
Medyanın %90'nı kontrol eden AKP müthiş ve başarılı bir algı operasyonu ile seçmeni kontrol altına aldı ve seçimden zaferle çıktı.
Kuru hamaset her zaman işe yarar.
Her terör eyleminden sonra 'oylarımız artıyor' diye seviniyorlardı.
400 ya da 330 milletvekili kazanamamıştı AKP ama tek başına bir iktidar olmuştu.
Üstelik AKP'ye en ağır eleştiri ve hakaretlerde bulunan sağın üç temsilcisi Tuğrul Türkeş, Süleyman Soylu ve Numan Kurtulmuş Başbakan Yardımcısı yapılmıştı.
'Sol'dan da biri olsaydı gazına olacaktı ama olmadı.
'İstikrar' hiç olmadı.
1 Kasım'dan bu yana sürekli insanlar ölüyor.
Ülkede garip bir durum var ama umursayan yok.
Bu duruma dikkat çeken, tartışan ya da eleştirenler 'vatan haini' ilan ediliyor.
AKP’nin gerçek kurucuları dâhil.
Yandaş medyanın kalem ve silahşorları bile birbiriyle boğazlaşıyor.
En ağır hareket, aşağılama ve türlü türlü rezaletler.