Türkiye'den köşe yazarları
Esfender Korkmaz, 9 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Kurda yanlış olan nedir?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Dolar son yıllarda Dünyada diğer paralar karşısında değer kazandı ama daha kırılgan bir ekonomi olduğumuz için bizde TL karşısında daha fazla değer kazandı.Türkiye 2000 yılında, IMF'nin önerisi üzerine sabit kur rejimi uyguladı. 2000 yılında MB, dolar kurunu yüzde 20 artışla sınırladı. Ancak aynı yıl TÜFE oranı yüzde 39 olunca, dolar kuru üstünde aşırı baskı oluştu ve 2001 şubatında kriz patladı. Aynı IMF bu defa sabit kurun tam 180 derece tersi olan ''Dalgalı kur sistemini'' önerdi. Daha doğrusu desteği bu şarta bağladı. Bugüne kadar ne çektikse dalgalı kurdan çektik.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Dalgalı kur sistemi başıbozuk bir sistem olarak algılandı. Kontrolsüz sıcak para girişi oldu ve kur üstünde baskı oluştu. Bu baskı Merkez Bankası ve Hükümet'in düşük kur uygulama isteği ile birleşti, TL aşırı değer kazandı.Günümüze kalan kötü miras 2008 Eylül ayında, 2003 TÜFE bazlı reel kur endeksi yüzde 124.57 oldu. Bir dolar bir lira konuşulmaya başlandı. Ne var ki, bu nedenle cari açık arttı ve dış borç stoku arttı. Ekonomide kırılganlık arttı. Bugüne kalan kötü miras TL'nin aşırı değer kaybetmesi ve 406 milyar dolar dış borç oldu... Üstelik cari açık da devam ediyor.2001 krizinden sonra, normal olarak sabit kurun 180 derece tersi bir kur sistemi yerine ara sistemler veya geçiş sistemleri uygulayabilirdik ve kur sorunun yaşamazdık.Döviz kuru, bir birim ülke parasının diğer bir ülke parası cinsinden fiyatına, değerine denir. Bu kavram iki taraflı bir ilişkiyi içerir, bu yüzden iki taraflı döviz kuru olarak da adlandırılır. (MB) Efektif kur piyasada nakit döviz kurunu ifade eder. Öte yandan, reel kur ise enflasyondan dolayı, aşırı veya düşük değerlenmiş olan 'Millî Para'nın enflasyon oranına göre düzeltilmesiyle belirlenen kurdur.Genel bir yaklaşım olarak, dalgalı kur sisteminde olduğu gibi serbest ve müdahale görmeyen kur uygulamaları için "kur politikası", sabit kur sisteminde olduğu gibi bir otorite tarafından belirlenen kur uygulamaları için "kur rejimi" tabirini kullanmak realiteye daha uygundur.Teknik olarak bir ülkenin hangi kur sistemini uygulaması gerektiği, döviz piyasasının işleyişi, söz gelimi vadeli döviz işlemleri piyasasının gelişip gelişmediği, piyasada rekabet koşulları, dolarizasyonun olup olmadığı, MB bağımsızlığı gibi faktörlere bağlıdır. Bu faktörlere baktığımızda 2001 yılında bizde saydığımız faktörler olarak dalgalı kur siteminin alt yapısı hiç yoktu.Günümüze kadar uygulanmış olan ve halen de uygulanan çeşitli döviz kuru sistemleri bulunmaktadır.
...***
Cevher İlhan, 9 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, “Akamet, Meclis’in dışlanmasıyla başladı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
““Terörle mücadele” kapsamında başta Diyarbakır olmak üzere onlarca il ve ilçe belediye başkanının görevden alınarak tutuklanıp yerlerine kayyım atanmasının ardından, daha önce “dokunulmazlıkları” kaldırılan milletvekillerinden iki eş başkan ile Meclis Grup Başkanvekili dahil dokuz HDP’linin gözaltına alınıp tutuklanması gerginliği daha da derinleştirdi. En son ikisi polis, on bir insanımızın katledildiği, 100’den fazla sivilin yaralandığı Diyarbakır Bağlar’da Emniyet Müdürlüğü ek binası yakınında üç ton patlayıcının patlatıldığı bombalı araç saldırısını IŞİD’in üstlenmesine karşı Valiliğin “Saldırıyı ‘Kemal’ kod adlı PKK’lı terörist gerçekleştirdi” açıklaması tartışılırken, parti sözcülerinin “Hedef, binada tutulan HDP’lilerdi” iddiası dikkat çekici oldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Belli ki HDP’liler de saldırının “tutuklamaların intikamı” olarak lanse edilmesinden endişeliler. Onun için milletvekillerinin tutuklanması eleştirilerine patlamayı kınamakla başladılar.
Ama gelinen noktanın başka vahim boyutları da var.Meselâ tutanakları medyaya sızan Oslo’daki “müzâkereler”de, MİT Müsteşar Yardımcısının muhataplarına “Biliyoruz, metropolleri de bu arada patlayıcılarla doldurdunuz” dediği kayıtlara geçti.
Keza MGK ve Bakanlar Kuruluna sunulan raporlarda, PKK’nın “çekiliyoruz” dediği dönemde silâhlanmaya devam ettiği, bölgede tonlarca patlayıcıyı nerede depoladığı; hangi mahallelere silâh yığınağı yaptığı, hangi örgüt militanlarının nerede saklandığının güvenlik mercilerince bilindiği itirafları iktidar medyasında yer aldı.
Yine “şehir savaşı”na hazırlık için 80 bin uzun namlulu silâhın, kalaşnikof, pompalı tüfek ve tabanca, el bombası ve patlayıcıların en az üç il ile 17 ilçeye saklandığı yazıldı.
AKP Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ, “Yaklaşık 200 ton bombayı şehirlere doldurdular” ikrarında bulundu. Son bir yılda 50-60 tonunun terör saldırılarında kullanıldığı belirtildi.
Kırsaldan şehre terör örgütünün bölgeyi kontrolüne alması, askerin ve polisin gözü önünde “yol kontrolü” yapması, yolları kesmesi, kimlik sorması, adam ve hatta asker kaçırması, çocukları-gençleri dağa çıkarması, çadır kurup “halk mahkemesi”nde vatandaşları “yargılaması”, bayrak indirip terörist heykeli dikmesi, mezarlık açması, şantiye basıp iş makinelerini ateşe vermesi skandallarına bile göz yumuldu.
Bu vetirede, Cumhurbaşkanı televizyonda, “Valilere ve güvenlik güçlerine karışılmaması tâlimatını verdik. Biliyorsunuz dağa kaçırılmış yüzlerce, binlerce çocuk var. ‘Çözüm süreci’ni silâh stoklama süreci olarak değerlendirdiler, çok ciddî silâh stokladılar” dedi.
Böyle bir tabloda, HDP’nin de bir türlü terör örgütünün etkisinden kurtulamaması, “barış” ve “çatışmasızlık” söylemlerini ortada bırakıp savrulması; buna karşılık iktidarın altı milyon oy almış HDP’yi dışlaması “çözüm”ü iyice zora soktu. Ve iş Başbakan’ın “Çözüm-mözüm yok!” dediği vartaya sürüklendi.Bu durumdan çıkılmasının ve çözüm yolunu açmanın çaresi, terörle tâvizsiz ve etkin mücadele ile demokratik değerleri hayata geçirmektir. Çözüm ve barışın aranacağı zemin de, millet irâdesinin temsilcisi Meclis’tir.
...***
Muharrem Bayraktar, 9 Kasım tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Darbe uzmanı Amerika”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz darbesinde Amerikan parmağı ile ilgili çıkan yazı ve yorumlar birçoklarına fantezi geliyor. Her olayda ABD parmağı aramanın anlamsız bir paranoya halini aldığını söyleyenler bile var. Ama bütün bunlar Amerika’nın, ülkelerin içişlerini karıştırmaya yönelik derin aşkını ortadan kaldırmaya yetmiyor.Amerika, geçmişten bugüne bazen siyasetçileri bazen ordular içindeki Amerikancı askerleri bu da olmadı terör örgülerini, çeteleri kullanarak onlarca ülkede rejim değişkliğine gitmiştir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bir dönem ABD Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan William Blum diyor ki;
“İlke olarak ABD’nin dünyaya egemen olmaya çalıştığını ve bu amaçla her türlü yola başvurduğunu anlamak gerek. Bu anlaşıldıktan sonra Washington’un uyguladığı politikada görünürde tüm karmaşa, karşıtlık ve belirsizlik ortadan kalkar.”
William Blum’un ABD’nin dünya egemenliği çabasını rakamlara dökerek ortaya koyduğu bu tabloyu, Soner Yalçın’ın Galat-ı Meşhur adlı kitabından naklediyorum:
“ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana neler yapmıştır?
Bir: Başka ülkelerde demokratik yollardan iktidara gelmiş 50’den fazla hükümeti devirmeye çalışmıştır.
İki: En az 30 ülkede demokratik seçimlere doğrudan müdahale etmiştir.
Üç: 50’den fazla yabancı lideri öldürtmeye çalışmıştır.
Dört: 30’dan fazla ülkenin üzerine bomba yağdırmıştır.
Beş: 20 ülkede halkçı ya da ulusalcı hareketleri bastırmaya çalışmıştır.
Toplam olarak, 1945’ten beri Amerika Birleşik Devletleri 71 ülkede söz konusu eylemlerden bir ya da bir kaçını gerçekleştirmiş, bunun sonucunda binlerce insanın yaşamını yitirmesine, milyonlarcasının acı ve çaresizlik içinde kıvranmasına ve binlerce kişinin işkence görmesine sebep olmuştur.
Obama’ya bir soru sorabilseydim şöyle derdim: Sayın Başkan, görevde bulunduğunuz bu kısa dönemde altı ülkeye savaş açtınız: Irak, Afganistan, Pakistan, Somali, Yemen ve Libya (artı Suriye). Bir şeyi merak ediyorum, sizin neyiniz var? Son zamanlarda dünyada olup bitenleri izleyen ve çağdaş tarih hakkında biraz bilgisi olan herkes büyük olasılıkla ABD dış politikasından nefret etmektedir.”
Biz söylemiyoruz, vaktiyle ABD Dışişleri Bakanlığı’nda da çalışmış Amerikalı uzman William Blum söylüyor bütün bunları.
Demem o ki, 15 Temmuz darbesinde FETÖ’nün ciddi düzeyde parmağı var tamam da, bütün bu gerçekler ışığında “parmakların üzerindeki parmağı” aramakta bu kadar ketum kalmamız en büyük ‘darbeyi’ Türkiye’ye vuracak.