Türkiye'den köşe yazarları
Sinan Alçın, 9 Kasım tarihli Evrensel gazetesinde, “Ekonomide OHAL”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ekonomik yaşam ile siyasal alan etle tırnak gibi birbirlerine yakın olsa da siyasal alanda alınan kararlar, verilen demeçler veya siyasal gücün doğrudan kendisi ekonomik gerçekliği etkilemekte yetersiz kalabilir. Kapitalist bir ülkede “yerli ve milli bir ekonomi” değil, sermaye birikim rejiminin genel kuralları belirleyicidir. En milli gözüken sermaye grubu bir de bakmışsınız siyasal olarak en uzak olunan bir ülkenin sermaye grubuyla ortaklığa girişmiş…Düne kadar “düşman” kabul edilen bir ülke birden en yakın ekonomik partner olmuş.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Özellikle son 5-6 yılda bölgemizde yaşanan savaş oyunları siyasetin en dolambaçlı figürlerini seyretmemizi sağladı ama ekonominin kuralları siyasetin “renkli dünyasını” solduracak cinsten.
Dolarda takvim yaprağındaki her yeni gün yeni bir tarihi rekor sunarken, TL’nin değer kaybı “tamamen psikolojik” görülebiliyor. Tüm kabul gören kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin kredi notunu düşürdüğü ortamda, bunlardan birinin sadece görünümü negatiften durağana yükseltmesi “Bakın işte haklıydık” nidalarıyla karşılanıyor.
Aslında tüm ekonomik altüst oluş verilerini böylesine bir iyimserlik ile karşılayabileceksek hiç sorun yok. Öyle ya, enflasyon mu var sepeti değiştiririz!
Ama değiştirilemeyen şeyler de var… Şimdilik dünyanın hiçbir sermaye grubu, demokrasinin helvasını yiyip bulaşığını yıkamayan bir ülkeye yatırım yapmak için koşmuyor. Dışarıyı bırakın içerideki para-sermaye ve üretken-sermaye grupları için de bir tür “askıda kalma” hali devam ediyor.
Bankaların biraz zorla biraz da başka türlü kredi alacak kimseyi bulamadığı için faiz indirimi “yarışına” girmesini bir yana bırakırsak ekonomik aktörlerin mevcut siyasal konjonktürden etkilenerek “yerli ve milli” refleksler göstermesi beklenemez.
Peki, nedir iktidarın B ve C planı dediğimizde de karşımıza olası yeni vergi artışları, TİS süreçlerine doğrudan müdahale, kamuda ücretlerin baskılanması, düşük çıkmaya ayarlı enflasyon ile genel ücret zamlarını frenlemek gibi bir takım “kemer sıkma” önemleri çıkmaktadır ve çıkacaktır.
Görünen odur ki, yurttaşlar darbe girişimini önleyerek ödediği bedellerin yanında, girişim sonrası OHAL sürecinin de katkısıyla gelişen ekonomik altüst oluşun da bedelini ödemeye adaydır!
...***
Yalçın Bayer, 9 Kasım tarihli Hürriyet gazetesinde, “AYM, Anayasamız artık yok mu demek istiyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“ORTALIK toz duman içindeyken AYM'nin CHP'nin başvurusu üzerine aldığı kararı yeterince ilgi görmedi. AYM bu kararıyla sadece OHAL KHK’larını denetleyemeyeceğini belirtmiş olmadı, Anayasasız bir döneme girdiğimizi ilan etti. Evet artık AYM sayesinde Türkiye’nin bir anayasası yok. En azından OHAL süresince. Ama şöyle de düşünülebilir; eğer OHAL süresince Anayasa yoksa, hükümetin her sıkıştığı durumda OHAL ilan edebileceği ve bu da denetlenmediğine göre aslında olağan dönemde de artık Anayasa’nın olmadığını söyleyebiliriz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
AYM, anayasasızlığı meşru kılan kararını şöyle gerekçelendiriyor: Anayasa’nın 148. maddesi “Ancak, Olağanüstü Hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerin şekil ve esas bakımından anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesi’nde dava açılamaz”. Eğer daha önce yaptığım gibi bir hükmün OHAL KHK’sı olup olmadığına bakarsam, esas denetimi yapmış olurum. Bunu da 148. madde yasaklıyor. Mahkeme 148. maddedeki bu bir cümleye verdiği mutlak değerle tüm Anayasa’yı işlevsiz kılıyor.Çünkü bir anayasanın varlık sebebi erkler arası ilişkiyi düzenlemek ve temel hakları güvence altına almaktır. Oysa KHK’lar denetlenemediği takdirde anayasanın tümü işlevsiz kalır. Anayasa’nın 4. maddesine göre “Anayasa’nın 1. Maddesindeki devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2. maddesindeki Cumhuriyet’in nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” Bir KHK ile bunun değiştirilmesini engelleyen ne var? Canım olmaz öyle şey demeyin, Anayasa’nın 130/7 ve 129/2 hükümlerine bakın, KHK’larla nasıl geçersiz kılındıklarını göreceksiniz. Oysa AYM’nin yapması gereken lafzi yorum değil, sistematik yorum yöntemini kullanarak Anayasa’nın herhangi bir hükmünün Anayasa’nın bütününü ortadan kaldırmaya yol açacak şekilde yorumlanamayacağını söylemek olmalıydı.Olağan bir yasa, kendini belirli bir dönem geçersiz kılacak bir hüküm içerebilir. Ama kurucu olan anayasa böyle bir şey yapamaz. Yaparsa, sadece kendini değil bütün hukuk sistemini ve dolayısıyla devleti çökertir. AYM, 148. maddenin bunu yaptığını düşünüyor. Anayasa’nın bir yerine sıkıştırılmış bir cümleyle bütün Anayasa’yı imha ediyor. Gerekçe açıklanmadan önce şöyle bir soru sormuştum: Madem OHAL KHK’ları denetlenemiyor, bir OHAL KHK’sı ile Anayasa Mahkemesi kaldırılabilir mi? Anayasa Mahkemesi aldığı bu kararla buna cevap verdi aslında; gerek yok, biz kendi kendimizi kaldırdık!
Bitirirken küçük de bir not: AYM’nin kararı oybirliği ile alınmış. Daha önceki üç kararından dönmesine rağmen bir tek yargıç bile çıkıp, ben farklı düşünüyorum diyememiş. Bunu anlamak için de mahkemenin kendi iki üyesini ihraç ettiği karara bakmak yeter sanırım.
...***
Güngör Mengi, 9 Kasım tarihli Vatan gazetesinde, “Yargıya güven meselesi!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “HDP’lilerin tutuklanması” konusunda AB’den gelen tepkilere karşı tepkili bir cevap verdi.Erdoğan; “Bunlara bir şey söylediğiniz zaman diyorlar ki ‘biz hukuk devletiyiz, dolayısıyla hukuka müdahale edemeyiz’. E bizdeki hukuk guguk mu? Sen nasıl saygı istiyorsan bize de saygı duyacaksın. Onlar milletvekili değil, terör örgütünün uzantıları” dedi.Burada söz konusu olan, yargılama süreci bitmeden “mahkumiyet kararı verilmeden” tutuklama yapılmasıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Tekrarlayalım; hatırlamamız gereken bir nokta da yargının Ergenekon-Balyoz davaları sürecinde verdiği hukuksuz kararlar, “bu kararları veren” savcı ve hakimlerin FETÖ’cü çıkması ve tutuklanması, davaların da tümüyle “FETÖ kumpası” olarak adlandırılmasıdır.
O süreçteki sahte iddialar, sahte tanıklar-kanıtlar, sahte suikast iddiaları, devletin en önemli sırlarının “kozmik oda” aramalarıyla ortaya saçılması gibi olaylar zihinlerde hala canlılığını koruyor.
Akıllı devletler hatalardan ders alıp tarihteki yanlış ve kötü olayları tekrar yaşamazlar.
Türkiye’nin büyük sıkıntılarından biri; “yargının güveni ve inandırıcılığını yitirmiş olması”ndan kaynaklanmaktadır.
Binlerce hakim ve savcı “FETÖ terör örgütü” soruşturmasında açığa alındı, yüzlercesi tutuklandı. Hâlâ “devlet kurumlarının tamamen temizlenmediği, OHAL kalkarsa yeni bir darbeyle karşılaşabileceğimiz” söyleniyor.
Bu durumda, ordudan eğitime, yargıdan Emniyet’e, MİT’e kadar en önemli kurumlarımız sil baştan düzenlenirken Türkiye’deki hukukta artık hiç hata olmayacağını iddia edebilir miyiz?
Örneğin; Cumhuriyet gazetesi yazarlarına “Hrant Dink’e hazırlanan internet sitesi için gönderilmiş olan 250 TL’yi, 250 bin TL olarak gösteren ve bunu iddianameye ekleyen savcılara güvenelim” diyebilir miyiz?Bunun Balyoz sürecinde yapılanlardan farkı var mıdır?Yargıya-hukuka güvensizlik yaratılan böyle bir ortamda “eleştiri yapan” her gazeteci, her vatandaş aynı tehlike altında değil midir?Herkese gerekebilir!
Bu nedenle Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un “Bizim hukuki süreçlerimize de kimse karışamaz” sözleri ister istemez tartışılacaktır.Bugüne kadar AB ile ilişkilerimiz, evrensel hukuk normlarına uyma zorunluluğu bizi bir ölçüde hukuku tümüyle göz ardı etmekten korudu.Şimdi özellikle OHAL sürecinde olduğumuz için, denetimsiz şekilde “hukuk devleti kurallarından da tamamen uzaklaşma” gibi bir tehlikenin içine düşeriz.Hukuk bir gün herkese gerekebilir, bağlı kalalım!