Türkiye'den köşe yazarları
Mehmet Kara, Yeniasya gazetesinde, ““Gelecek adaletle tayin olacak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit, “Bundan sonra mazeret üretme lüksümüz yok. Daha çok özveriyle çalışacağız ve Türk halkının beklentilerini karşılayacağız. Adaleti sağlayacağız. Zaten Türkiye Cumhuriyeti devletinin bekası ve geleceği de ancak adaletle tayin olacaktır” diye konuşmuş.Adaletten bahsetmenin bile zorlaştığını bir dönemde bu sözler gerçekten de önemli ve altı çizilmesi gereken ifadeler… İlle adalet ille de adalet…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Başkanlık sistemini gündeme getirmesinden sonra hem Erdoğan hem de Binali Yıldırım’la görüşen Bahçeli, eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun bakanlık teklifini kabul eden ve AKP’ye geçen Tuğrul Türkeş’le ilgili ağır eleştirilerde bulunmuştu. Türkeş bakan olunca, MHP’den ihraç edilmişti.
Türkeş de bunun üzerine ihracın iptaline ilişkin dâvâ açmıştı. Ankara 8. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen dâvâda Türkeş’in talebi reddedildi. Yani, Türkeş MHP’ye geri dönemeyecek.
Ne gariptir ki şimdi Bahçeli, Yıldırım ile görüşürken, Türkeş bu hükümette Başbakan yardımcısı… Bakarsınız yarın beraber başkanlık sistemini ihtiva eden anayasa değişikliğinde “evet” derler. Bu da siyasetin cilvelerinden birisi…
Bir aya yakındır siyasetin gündeminde olan “başkanlık sistemi ne oldu?” diye soru akla gelebilir.
Başbakan Binali Yıldırım, bu hafta anayasa değişikliği tekliflerinin partilere ulaştıracaklarını açıklamıştı. Bahçeli ile görüştü. Bahçeli, AKP’nin teklifini “makul ve müsbet” buldu.
Bahçeli ise, grup toplantısında son haftalarda sıkça gündeme getirdiği başkanlık sistemine hiç temas etmemişti. Çıkışta gazetelerin, Cumhurbaşkanlığında Erdoğan ile “sürpriz ikili görüşme”de konunun gündeme gelmediğini açıklarken, “Şu ana kadar böyle bir gelişme olmadı. Bu konular üzerinde durulmadı. Suriye, Irak ve dış politika üzerinde değerlendirmeler oldu” demişti.
Anlaşılan önümüzdeki günlerde artık siyasetin, dolayısıyla da ülkenin gündemi başkanlık sistemi olacak. Zaten yamalı bohça haline gelen darbe anayasasına bir yama daha atılacak.
Şimdi merak edilen ‘CHP’ye ziyaret yapılacak mı?’ konusu. Yoksa yama sadece AKP-MHP tarafından mı yapılacak?Görülen köy kılavuz istemez, ama bakarsınız sürpriz olur!
...***
İhsan Çaralan, Evrensel gazetesinde, “CHP mitinglere hazırlanıyor ama nasıl?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“CHP’nin kasım sonundan başlayarak çeşitli illerde mitingler düzenleyeceği açıklandı.Cumhuriyet gazetesi baskını ve HDP’li dokuz milletvekilinin tutuklanmasının arkasından toplanan CHP Parti Meclisinden sonra yayımlanan ve Hükümetin ülkeyi baskı ve şiddetle yönetme ve bir baskı rejimi oluşturma girişimlerine dair önemli saptamalarda bulunan bildiride mücadele için çağrı da yapıyordu.7 Kasım günü yayımlanan CHP Parti Meclisi bildirisinde, hükümetin baskı ve şiddet politikası karşısında halkın “direnme hakkı” olduğuna dikkat çekilmekte, bunun için CHP’nin üzerine düşeni yapacağı belirtildikten sonra şunlar söyleniyordu: “Demokrasiye, birliğe, huzur ve barış ortamına karşı yapılan bu tehdidi önlemek için...Vatanını seven, demokrasiye inanan, temel hak ve özgürlükleri savunan her yurttaşımız Cumhuriyetimize yönelen bu büyük tehdidi bertaraf etmek için bir araya gelmelidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
CHP’nin kimi birbiriyle çelişse de önemli saptamalar yapılan, bundan da önemlisi Hükümetin OHAL ve KHK’leri kullanarak ülkeyi “tek parti tek adam rejimine” sürükleyen girişimlerine karşı mücadele çağrısı yapan bu bildirisi tepkilere de yol açtı.
Şimdi CHP bir adım daha atarak, Hükümetin tutumunu, uygulamalarını teşhir etmek için kasım ayı sonundan başlayarak ülke sathında mitingler yapacağını duyurdu.
Mitiglerin temasının ise “Türkiye’yi böldürmemek” olduğu, “Böldürmeyeceğiz” sloganıyla örgütleneceği belirtiliyor.
İlk bakışta “Böldürmeyeceğiz” vurgusu çok kapsayıcı bir birlik unsuru gibi görünüyor. Çünkü, belki kıyıda köşede kalmış kimi marjinal çevreleri bir yana bırakırsak Türkiye’nin bölünmesini savunan yoktur. Dahası Cumhurbaşkanı ve Hükümet, kendi politikalarına karşı her muhalefeti “bölücü”, “Bölücü teröre destek veren” ilan ederek, yüz yıllık “bölünme fobisini” kullanarak, halkı yedeklemeyi amaçlayan bir propaganda yürütmektedir. Bugün uygulanan şiddetin, baskının arkasında da “Kürt sorununun çözümü”nün “bölücülüğe karşı mücadeleye” bağlanması ve dünyanın Türkiye’yi bölmek için bir araya geldiği yalanları vardır. Ve Erdoğan-AKP yönetimi, gerek bölge illerindeki askeri operasyonları gerekse Suriye ve Irak’a müdahalesini “Türkiye’yi böldürmeme” iddiasına bağlayarak sürdürmektedir.
CHP AKP’nin “terörle mücadele” adına kurduğu “denklemi” tersten kurarak, “çözüm sürecini” eleştirip, “O dönemde teröre taviz verildiği”, “Kentlere yığınak yapılmasına göz yumulduğu” gibi iddialarla “Hükümeti köşeye sıkıştırmayı” amaçlayan bir taktiği hayata geçirmeye çalışmaktadır. Ama bugüne kadar bu gerekçelerle üretilen politikalar, hükümeti sıkıştırmaktan çok CHP’yi hükümetin yedeğine düşürmüştür.
Şimdi; ülkenin milletvekillerinin tutuklandığı, derneklerin, TV’lerin, radyoların, gazetelerin, dergilerin kapatılıp basın özgürlüğünün, inanç özgürlüğünün ayaklar altına alındığı, ülkenin savaş ve askeri operasyonların kıskacına alınarak “tek parti, tek adam rejimi”nin anayasasının ve yönetim sistemi için ciddi girişimlerin yapıldığı bir dönemde, yapılacak mitinglerin “Böldürmeyeceğiz” sloganıyla yapılması anlaşılır değildir. Çünkü bugün Erdoğan-AKP yönetiminin uygulamalarından rahatsız olan, ülkenin bir diktatörlüğe doğru sürüklendiği endişesi taşıyan her kesim tarafından desteklenebilecek mitinglerin, AKP’yle polemik adına, dar, CHP’yi de sıkıştığı köşede daha da sıkıştıracak bir mevzie çekilmesi her halde en çok da CHP’ye zarar verecektir.
“Bölünme fobisi” üstünde yükseltilen “böldürmeyeceğiz” kulvarı AKP’nin kulvarıdır ve bugün AKP Hükümetinin yumuşak karnı “böldürmeme” değil; baskılar, özgürlükleri ayaklar altına alma, OHAL uygulamaları, ülkeyi KHK’lerle yönetme, başkanlık sistemi için siyasi ortamı provoke etme ve “içeride ve dışarıda savaş” politikalarıdır.
...***
Güngör Mengi, Vatan gazetesinde, “Sınırlandırılmayan iktidar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yeni anayasa ve başkanlık sistemi konuları çok önemli ve referanduma gidilmesi halinde “neye oy verdiğimizi” iyi bilmek zorundayız.Örneğin; başkanın aynen OHAL sürecinde olduğu gibi KHK çıkarması mümkün olacak. Her ne kadar “kanunla düzenlenen konular dışında” deniyorsa da denetleyecek tarafsız ve bağımsız güçlü kurumların olmadığı bir devlet yapısı içinde teori olarak söylenen ve yazılanların mutlaka uygulanacağını kimse garanti edemez. Bilindiği gibi 2010 Anayasa Değişikliği Referandumu’ndan sonra Hakim ve Savcılar Kurulu (HSYK)’nın yapısı tamamen değiştirilmiş, üye sayısı 7’den 22’ye çıkarılmıştı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ülkedeki bütün hakim ve savcıları denetleyen, görev yerlerini tayin eden bu önemli kurulun başında da darbe anayasası dediğimiz 1982 Anayasası’nın belirlediği şekilde Adalet Bakanı bulunuyordu, Bakanlık müsteşarı da HSYK üyesiydi. 82 Anayasasının birçok maddesi sonraki yıllarda değiştirilmiş ama bu durum referandum sonrasında bile muhafaza edilmişti.
Kuvvetler ayrılığı var mı?
Dünya hukukçuları “bağımsız yargı ‘yönetilenler’in yasama ve yürütme organları karşısındaki en temel güvencesidir” der. AB’ye aday ülkeler için en önemli şartlardan biri “yargı bağımsızlığının teminat altına alınması”dır.
Bu nedenle AB’nin Türkiye ilerleme raporlarında HSYK’nın başında Adalet Bakanı’nın olması, kurulda müsteşarın bulunması “yargı bağımsızlığına engel” olarak görülüp devamlı eleştirilmiştir.
Nitekim bilindiği gibi Adalet Bakanı istediği kişilere “soruşturma izni vermeme” yetkisine sahiptir.
Bırakın “yasama ve yürütme”nin iç içe geçmiş durumunu, sadece “yargının siyasi güçten bağımsız olmaması” bile hali hazırda kuvvetler ayrılığının mevcut olmadığını gösterir.
Diğer tarafta, 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi sonrasında 5 HSYK üyesinin üyeliği “FETÖ üyesi olmak”tan düşürüldü.
140 Yargıtay, 48 Danıştay üyesi toplam 188 “yüksek yargı mensubu” hakkında “silahlı FETÖ üyeliği” suçundan gözaltı kararı verildi. HSYK’nın açığa aldığı 2 bin 745 isim arasında 2010 referandumu sonrası göreve gelmiş çok sayıda savcı ve hakim var. Buna bakarak “başkanlık sisteminde daha iyi bir kuvvetler ayrılığı olacak” demek mümkün mü? Başkanlık sistemi “elinde sihirli değnekle” mi gelecek?Aslına bakarsanız muhalefet partisi liderlerinin, başkanlık sisteminde önce “muhalefet partileri ne olacak” sorusunun cevabını aramaları lazım.Başbakanın olmayacağı, bakanların “başkan sekreteri” konumunda olacağı sistemde kendileri nerede olacaklar?AYM eski Başkanı Haşim Kılıç 2008 yılındaki açılış konuşmasında “Tarih sınırlandırılmayan iktidarın hak ve özgürlükler için ciddi bir tehlike teşkil ettiğinin canlı şahididir” demiş.Türkiye şartları altında “parlamenter sistemi sonlandırma” konusu çok iyi düşünülmelidir!