Kasım 16, 2016 11:00 Europe/Istanbul

Çiğdem Toker, Cumhuriyet gazetesinde, “İşsizliğin ilacı da yeni anayasa”başlıklı yaısını okuyucularla paylaşıyor.

“Sekiz yıl önce bir basın toplantısı. Dönemin ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, hükümetin ekonomi alanında gösterdiği başarıları, mali disiplini, faizlerin düşmesini, başlık başlık anlatıyor. Özeleştiri yaptığı tek bir rezervi var: İstihdam. Babacan, Türkiye’de her yıl yaklaşık 500 bin kişinin işgücüne katıldığını, ancak yaratılan istihdamın, talep karşısında yetersiz kaldığını vurguluyor. Babacan bugün bakan değil. O gün yüzde 9’lar düzeyinde olan işsizlik 11.3’e yükseldi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

TÜİK’in son verilerine göre 2016 Ağustos döneminde işsiz sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 435 bin kişi arttı. 3 milyon 493 bin kişiye ulaştı.

Son yedi yılın en yüksek üretim daralmasını yaşadığımız bu dönemde tarım dışı işsizlik ise yüzde 13.7’ye ulaştı.

İş bulma ümidini kaybedenler de eklendiğinde gerçek işsiz sayısının 6 milyon, gerçek işsizlik oranı ise yüzde 19.4 olduğunu iktisat profesörü CHP sözcüsü Selin Sayek Böke açıkladı.

Bütçe tarafına bakalım. Ekim ayı rakamları açıklandı. Maliye Bakanı Naci Ağbal, verilerin yıl sonu tahminleriyle uyumlu olduğu görüşünde. 104 milyon TL aylık bütçe açığıyla ocak-ekim açığı 12.1 milyar TL’ye ulaştı. Ki bu rakam da yıl sonu için tahmin ettikleri toplam açığın yüzde 35’iymiş. Fakat gelin görün ki, bu uyumlu bütçenin küçük bir sorunu var. Büyük projeler için verilen açık ya da örtülü garantileri pek göremiyoruz bütçede.

Özellikle Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projeleri kapsamındaki büyük altyapı projelerinde, kime ne ödendiği, kime ne taahhüt edildiği, ekonomi yönetimi tarafından ısrarla perdeleniyor, saklanıyor. Hazine garantileri değil de. Şehir Hastaneleri’nde söz sahibi Sağlık Bakanlığı ile havaalanı ve köprü projelerindeki söz sahibi Ulaştırma Bakanlığı’nın şirketlere sağladığı borç üstlenimleri ve talep garantileri, devlet hesaplarında gösterilmiyor. Belli periyotlarla dahi olsa kamuoyuna açıklanmıyor.

Döviz kuru dalgalanır, özel sektör borçluluğu artarken Hazine garantili ve koşullu yükümlülük içeren projelerin mali tablolarının, bütçe ve borçlanma açısından daha kritik hale geldiğini not düşelim. Doların 3.30’u gördüğü şu günlerde, Meclis’te görüşmeleri süren 2017 bütçesindeki hedefler bugünden eskidi bile.

...***

Arslan Bulut, 16 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “20 bin liranız varsa takiptesiniz!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Piyangodan son üç yılda 19 defa büyük ikramiyenin Ankara'nın Yenimahalle ilçesine çıkması üzerine başlayan tartışmalar var, duymuşsunuzdur...Bu tartışmayı 2002 yılında, kendisine yurt dışında yaşayan eski bir Millî Piyango çalışanından gelen mektuba dayanarak soru önergesi vermek suretiyle CHP Konya milletvekili Atilla Kart başlatmıştı. O kişi, kurum bünyesindeki çıkar örgütlenmesinden birçok çalışan gibi kendisinin de yararlandığını, yurt dışında güzel bir hayat sürmekte olduğunu fakat pişmanlık duyduğunu, çekiliş sonuçlarını değiştirmek ve istenilen rakamlara ikramiye çıkmasını sağlamanın hiçbir zorluğu olmadığını söylüyordu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Son olarak HDP'li Müslüm Doğan'ın konu ile ilgili soru önergesini cevaplandıran Maliye Bakanı Naci Ağbal, Yenimahalle ilçesinden daha şanslı ilçeler olduğunu açıkladı. Ağbal, aynı dönemde Çankaya'ya 32, Kadıköy'e 30, Konak'a 22, Şişli'ye 21, Fatih'e 19 büyük ikramiye isabet ettiğini bildirdi ve "Sayısal oyunlar sistemi üzerinde bulunan yazılım sayesinde önceden belirlenen gün ve saatlerde otomatik olarak oyun oynamaya kapanmaktadır. Sistemin yapısı gereği kapandıktan sonra sisteme içeriden ve dışarıdan herhangi bir müdahalede bulunulması mümkün değildir" dedi.Ve Ağbal şu bilgiyi verdi:"Şans oyunlarında kazanılan ikramiyeler Millî Piyango İdaresi'nce kimlik tespiti yapılmak suretiyle talihlilere ödenmekte; 20 bin lira ve üzerindeki ikramiye ödemelerinde talihlilere ait kimlik bilgileri MASAK'a düzenli olarak bildirilmektedir."MASAK yani Mali Suçları Araştırma Kurulu, "Türkiye'nin mali istihbarat birimi"dir. Kendi açıklamalarına göre "suç gelirlerinin aklanması ve terörün finansmanıyla etkili bir şekilde mücadele etmek" için kurulmuş bir kurumdur.Ağbal ise 20 bin lira ve üzerinde ikramiye ödenenlerin MASAK'a bildirildiğini söylüyor!Bu durumda, bankada 20 bin lira ve üzerinde parası olan herkesin MASAK tarafından takip edildiğini söyleyebilir miyiz?Sadece soruyorum! Sorulara devam edelim!20 bin liralık ikramiye sahibini takip eden devlet, herhalde bugün FETÖ denilen organizasyonun para hareketlerini de biliyordu değil mi?Nitekim Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın hazırladığı iddianamede FETÖ'nün 26 bin 994 kişinin kurup yönettiği toplam 9 bin 106 şirkete sahip olduğu, bunlardan 6 bin 175'inin, aktif elemanları tarafından kurulup yönetilen faal şirketler olduğu belirtildi! Bu ne demektir?"FETÖ, MASAK tarafından takip ediliyordu" demektir. Zaten iddianamede de bu durum "MASAK raporlarına göre FETÖ yapılanması üzerinden ABD, İngiltere, Kanada, Letonya ve Nijerya'daki kuruluşlara milyonlarca dolar ve euro para transferi yapılmıştır" deniliyor ve MASAK Başkanlığı'nın, 12 Şubat 2016 tarihli raporundan alıntılar yapılıyor. Raporda paraları kimin, hangi hesaptan hangi hesaba ve kime gönderdiğinin tespit edildiği belirtiliyor. MASAK raporları, devlet yetkililerine de bildirildiğine göre, başta Maliye ve İçişleri Bakanları olmak üzere AKP iktidarı, FETÖ'nün bütün para hareketlerini biliyordu değil mi?Ne zamandan beri?İktidar oldukları günden beri! MASAK, 17 Şubat 1997'den beri kaydediyor!Şimdi, Yasin Aktay gibi "Biz saftık kandırıldık. Mağdurlara sahip çıkan Kemal Kılıçdaroğlu yargılanmalıdır" diyorlar. Oysa cemaatle iktidarı ve "iktidar nimetleri"ni paylaşan kendileriydi!Kavga da paylaşımdan çıktı zaten! Fetullah Gülen, "iktidarın irin havuzları"ndan bahsedince ip koptu!Fakat 20 bin liradan fazla parası olanlar, kayıt altına alınmıştır. Kayıtların yok edilmesi ise mümkün değildir!Başkanlık sistemine geçilse ve af çıkarılsa bile gayrimeşru her kazancın bir gün mutlaka hesabı sorulur!

...***

Kazım Güleçyüz, 16 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Herşey hukuk içinde yürüyor,” öyle mi?!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Mağdur feryatlarının iktidar medyasına bile taşındığı günlerde Ahmet Taşgetiren’in köşesine yansıyan bir anekdot, OHAL sürecinde gelinen noktanın yargıdaki işleyişi ne hale getirdiğinin çok çarpıcı bir örneğiydi:Bir bayan hâkim, hemcinsi bir meslektaşı hakkında “Fetö”den! tutuklama kararı verdikten sonra, “Bu kararı vermesem beni de tutuklayacaklar” diyerek, tutukladığı hâkimenin boynuna sarılmış ve hıçkıra hıçkıra ağlamıştı.İktidar cenahının “Herşey hukuk içerisinde yürüyor” dediği süreçte yaşanan bu olay, çok sayıdaki benzerleri içinde en tipik ve dehşet verici olanlarından biri.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Son dönemde bölge toplantıları veya okurlarımızla buluşma programlar için gittiğimiz yerlerdeki görüşmelerimizde de bu tarz olaylara dair çok şey dinledik.

Konuştuğumuz birçok kişi, çevrelerinde yaşanan mağduriyetlerden bahsederken, tutuklama kararı veren hâkimlerin çoğunun “Bu kararların yüzde 80’inin haksız, yersiz ve yanlış olduğunu ben de biliyorum; ama o kararları vermezsem ben tutuklanırım” dediğini aktardı.

İşin avukatlara bakan yönü de farklı değil. Avukatların çoğu “FETÖ” soruşturma ve davalarını üstlenmekten kaçınıyor. Çünkü onlar da “FETÖ’cü” damgası yemekten korkuyor. Ki, birçok avukat bu suçlama ile gözaltına alınıp tutuklandı.

Riski göze alan veya “arkası sağlam” avukatlar ise sanık ve mağdurlardan inanılmaz derecede fâhiş, astronomik ücretler talep ediyorlar. Çok uçuk ve dudak uçuklatacak rakamlar telâffuz ediliyor.Savunma “piyasa”sındaki avukat kıtlığı adeta bir “karaborsa” oluşturmuş!

En azılı katil ve teröristlere, ırz düşmanı sapıklara bile, savunma hakkını kullanmaları için gerekirse devlet tarafından avukat tayin edilen bir sistemde işin bu noktaya getirilmesinin bir izahı var mı?

Adaleti tecellî ettirmekle görevli mahkemelerdeki yargılamaların üçlü sacayağını oluşturan hâkim, savcı ve avukatlar üzerinde kurulan bu baskı, hukuk devleti kavramını çok derinden tahrip ediyor.Bunların yaşandığı bir işleyişte hür ve bağımsız bir yargıdan söz edilebilir mi?

Görmez: “Masumiyeti ortaya çıkanlar aynı yöntemle göreve döner.” Bir de, görevden alırkenki aculiyet, itirazların tahkikinde de gösterilse!