Şubat 24, 2016 09:34 Europe/Istanbul

Erol Manisalı, cumhuriyet gazetesinde, “Dış politikamız değişmek zorunda”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

 

Evet, dış politikamız değişmeli. Ancak şu anda, Meclis’te tartışılıp olgunlaştırılmamış, belirlenmemiş “uygulamalarımız” var sadece. “Ben yaptım oldu” anlayışı ile yürütüldü ve Türkiye’yi tarihinde ilk defa olarak herkesle kavga ve çatışmanın içine soktu. Tabii S.Arabistan, Katar, Bahreyn gibi anti demokratik ve çağdışı yönetimler hariç. Ulusal çıkarlar “karşılıklı çıkar ve denge” üzerine oturduğu zaman amacına ulaşır. Ankara’nın bugün “uyguladığı” dış politika Türkiye’nin ulusal çıkarları aleyhine ve dengesiz bir biçimde yürüyor. İktisadi, siyasi ve güvenlik çıkarlarımız tamamen bozuldu. Yalnız dışarıda değil içerde de. Dış politikada ne yapılması gerekiyor?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


...***


Rusya ile ilişkileri “normalleştirmek” için Ankara elinden gelen her şeyi yapmak zorunda. Yoksa karşılıklı “atışmalarla” ülkenin ulusal çıkarları daha da büyük kayıplara uğrar, artık bunu anlayın.


Suriye politikamızı yanlış ve çatışmaları körükleyen mezhepçi bir zemine oturtulduğu için, “U dönüşü ile” değiştirilmelidir. Türkiye’nin çıkarı Suriye’nin ulusal bütünlüğündedir. Hesaplanabilir ve görülür gelecekte bunu sağlayacak tek insan ve yönetim Esad’dır.


İran’la ilişkilerimiz normalleştirilmelidir.


Projeyi uygulamak isteyenler, özellikle 2003’ten itibaren, Ankara’nın üç ülke ile arasını açmak için ellerinden geleni yaptılar ve halen de yapıyorlar.


Ankara da maalesef, bu konuda “kandırılmış” duruma düşmektedir. Esad düşmanlığından Rus uçağının düşürülmesine kadar.


Göz göre göre olaylar yaşanırken siz bunu söyleyemiyorsanız onlar da “Ankara karşımızda böyle bir duruşa sahip değil, biz daha da ileri gideriz” diye düşünürler.


Tribüne oynanan sözlerle işi geçiştirdiğiniz zaman onlar da sizin zayıf duruşunuzu görerek dayatmalarını genişletirler.


Eski yıllarda olduğu gibi, TBMM’den ortak bir ulusal duruş, karar çıkartabilseniz karşı tarafı dengelersiniz.


…***


Yusuf Keleş, Zaman gazetesinde, “Yüksek vergiler, şirketleri eritiyor” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.


“Ülkemizde bir işletmeyi çalıştırmak gerçekten cesaret istiyor. İş hayatında yer alan kişi ve kuruluşların üzerinde birçok yük bulunuyor. İşyerini kiralamak, başarılı olunacak sektör bulmak, uyumlu çalışacak personeli temin etmek, güvenilir satıcı ve müşterilere ulaşmak, acımasız rekabetle mücadele etmek bile başlı başına sorun. Hal böyle iken bütün bunlardan başka devlet düzenlemeleri ve kurumlarının getirdikleri zorluklarla başa çıkmak da gerçekten büyük beceri gerektiriyor.Şirketler faaliyet gösterdikleri alanda elde ettikleri kazançları biriktirerek yeni yatırımlara yönelir. Yeterli sermayeyi biriktiremeyen, kâr edemeyen firmaların tek alternatifi bankalara borçlanmak. Bunun da yüksek faiz ödemek gibi bir maliyeti var. Bu olumsuz dış faktörler yetmiyormuş gibi kazançlar üzerinden, hatta elde edilmeyen kazançlardan alınan vergiler, şirketlerdeki sermaye birikimini eritiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***


İşletmelerin vergi kanunlarından kaynaklanan yükleri de bu sorunlardan biri. Bu yüklerle boğuşan şirketlerimiz atılım gösteremiyor, büyüme için gerekli sermayeyi biriktiremiyor ve dolayısıyla sanayileşmede oldukça zayıf kalıyoruz.


Ülkemizde, çalışma hayatında boy gösteren işletmeler ya gerçek kişi olarak mükellefiyet tesis eder ya da tüzel kişi olarak faaliyet gösterir. Şahıs işletmeleri gelir vergisi öder. Bilindiği üzere gelir vergisi artan oranlı bir vergi. Yıl içerisinde gösterilen faaliyetten elde edilen gelir belli bir miktarı aşıyorsa (2015 yılı için 66 bin TL) alınan gelir vergisi oranı yüzde 35'i buluyor.


Şirketlerde ise gelirleri ne olursa olsun kurumlar vergisi oranı yüzde 20'dir. Fakat şirket ortaklarının şirketlerden kâr payı almaları halinde şirket tarafından yüzde 17,5 oranında vergi kesintisi yapılır. Böylece buradaki toplam vergi yükü de yüzde 35'i aşmış olur.


Ayrıca firmalar çalıştırdıkları personele yaptıkları ücret ödemeleri üzerinden gerek gelir vergisi gerekse sosyal güvenlik kesintilerini adeta istihdam vergisi olarak kamuya aktarmak zorunda. Çalışana ödenen ücrete ilave olarak bunun yüzde 60'ı civarında vergi ve SGK primi de maliyete eklenince, işletme kârının ciddi bir kısmı devlete gitmiş oluyor.


Buna bir de şirketlerin faaliyet kârlarıyla ilgisi olmayan sanal kârlarının da vergilendirilmesi eklenince tablo daha da kötü ve içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Şirketlerin aktiflerinde yer alan sabit kıymetlerin (arsa, araç, makine, fabrika gibi) değerleri, zamanla fiyatların artmasıyla yani enflasyonla rakamsal olarak yükselebiliyor. Mesela bir işletmeye uygun bir zamanda 500 bin lira karşılığında alınan fabrika arsanın değeri; zamanla enflasyon, talep yoğunluğu, ulaşım kolaylığı gibi sebeplerle 10 milyon liraya çıkabiliyor. Arsa veya fabrika miktar olarak yani reel olarak artmadığı halde işletme sahipleri bu arsayı değerlendirmek istediğinde taşınmazlarının üçte birinden feragat etmeyi göze almak zorunda.


Aynı şekilde döviz üzerinden düzenlenen faturalar veya kasada, bankada bulunan dövizler için dönem sonlarında hesaplanan kur farkı gelirleri de gerçekte oluşmayan kazançlardır. İşletmeler bu kur farkı gelirleri için düzenlenen faturalarda hem KDV hesaplamak, hem de burada oluşan sanal gelirlerden kurumlar vergisi ödemek zorunda kalıyor.


…***


Cevher İlhan, Yeniasya gazetesinde, ““Anayasa masası”nın devrilmesi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.


“Ankara kanlı saldırısı, azan terör belâsı hayhuyunda Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun dağılması âdeta gürültüye geldi.Vakıa şu ki, dört yıldır “yeni anayasa” gündemde; otuz dört yıldır ne 12 Eylül darbesi anayasası, ne de sayıları 600’ü aşan darbe dönemi antidemokratik mevzuatı düzeltilmiş değil. İktidar sorumluluğu masadan çekilen anamuhalefetin üzerine atıyor. Oysa geçen yasama döneminde 25 aylık çalışmayla 60 maddede uzlaşılan tasarının ıskartaya çıkarılmasında olduğu gibi, bu defa da siyasî iktidarın “başkanlık sistemi”ni sokuşturmasıyla komisyonun tıkanıp dağıldığı herkesin mâlumu.  Zira anamuhalefet temsilcilerinin daha baştan “komisyonun çalışma ilkeleri”nin başında “parlamenter demokratik sistemden asla tâviz verilmemesi” ve komisyonun adıyla işlevinin “darbe mevzuatını da temizlemeyi kapsaması” teklifine, iktidar temsilcilerinin, “Başkanlık rejimi mutlaka gelmeli” diretmeleriyle “masa”nın devrildiği ortada.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***


Aslında muhalefetin, “Kamuoyunu oyalamayalım; altı ay sonra masadan kalkacaksak toplumun güven duygusunu daha fazla zedelemeyelim” önerilerine, Meclis Başkanının “Gelinen safhada mutâbakat olmadığı anlaşılıyor” peşin hükmü vaziyeti ele veriyor.


Muhalefetin, “Bir daha düşünün, yarın devam edelim. Veya genel başkanlarla istişâre edin” teklifine Başkan’ın, müşterek çözüm aramak yerine alelacele “Bu şekilde çalışmanın manası yok. Yarın toplantı yok, komisyon nihayete ermiştir” sözleri amacı deşifre ediyor. 


MHP’li bir üyenin, “Komisyon, anayasa, mutâbakat gibi bir derdi olmayan, bir kişi için başkanlık isteyen AKP’nin uzlaşma arayışına girmemesiyle dağıldı. Burada esas sorumlu iktidar partisi. CHP’nin itirazları karşısında sanki bunu bekliyormuş gibi davrandılar. Kimse bu cevabı beklemiyordu. O açıdan masayı dağıtan AKP’dir. Anormal bir tavırdı” değerlendirmesi bunun ifâdesi.


Ayrıca muhalefet milletvekillerinin, “Komisyonun devamı, Türkiye’nin tüm sorunlarının masada konuşulacağının göstergesi olacaktır, masayı dağıtmayalım” deyip “liderler turu yapılması” önerilerinin nazara alınmaması, “masa”nın devrilmesinin arka plânını açığa çıkarıyor. 


Ve Cumhurbaşkanının sanki bu sonucu bekliyormuşçasına, “Bunlardan birşey çıkmaz” diye muhalefete yüklenip, “Referanduma gidelim” çıkışı, mizansenin ikrarı oluyor.


Neticede, Meclis Başkanının “Boşu boşuna avare kasnak gibi dönen duruma düşmemeliyiz” cümlesi, komisyonun akıbetini özetliyor…


Tesbit şu ki, komisyonu Başkanın iktidar partisi grubu doğrultusundaki tutumu bitirmiş. Zira maksadın “demokratik anayasa” değil; tıpkı 7 Haziran seçimleri sonrası 45 günlük yasal süreyi doldurmak için uzatılan “istikşafi koalisyon görüşmeleri”nde görüldüğü gibi “yeni anayasa”nın da da bir oyalama aracı olarak kullanılmak istendiği âdeta sırıtıyor.


Böylece,  meselenin algı operasyonundan ibâret olduğu ortaya çıkıyor. “Eğer maksat demokratikleşme olsaydı, iktidar kanadı, muhalefetin ‘Bari mutâbakata varılan 60 maddeye yargı bölümünü ekleyerek parlamenter rejimi güçlendirelim’ çağrısına kulak verirdi” yorumu öne çıkıyor.