Şubat 24, 2016 09:36 Europe/Istanbul

Sevgi Akarçeşme, Zaman gazetesinde, “dokunulmazlık” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İki meslektaşımla birlikte Başbakan'a hakaret iddiasıyla ertelenmiş hapis cezası aldığımı duymuş olanlarınız vardır. Tüm dava temelsiz olsa da benim vakam başkasının tweetimin altına yazdığı yorumdan dolayı ‘zincirleme' suç işlediğimi iddia ettiği için daha da akıl almazdı. Benim eleştirim ise sadece şundan ibaretti: “Demokrat bir akademisyen sandığımız Davutoğlu, yolsuzlukları örten hükümetin basın özgürlüğünü yok eden başbakanı olarak tarihe geçti. Bravo.” Aslında sadece eleştirilerimizden dolayı dava baskısı altında kalmak bile yeterince büyük bir insan hakkı ihlali, ama başkasının yorumunun bana mal edilmesi tamamen kabul edilemez olduğundan bu davayı geçen hafta Anayasa Mahkemesi'ne taşıdık.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


...***


Alt mahkemenin güçlüden yana aldığı ve gerekçesini açıklayamadığı karar, hukukun ayaklar altına alındığını gösterse de tüm hukuki yolları tüketmekten başka çare yok. Yoksa adalet bakanının itiraf ettiği gibi çoğunluğun hukuka güvenmediği bir ülkede yaşıyoruz. Şartlar böyleyken cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla beni bekleyen bir dava daha var. Davaya konu olan ‘Hakperest okura mektup' yazıma tekrar baktığımda neyin hakaret sayıldığını anlamakta zorlanıyorum. Tek yaptığım Cumhurbaşkanı'nın kendi sözlerinden alıntılarla onun darbe argümanlarını çürütmekti. Herhalde yazıda yolsuzluk kelimesi ile birlikte anılmak sarayı rahatsız etti. Niyetim bana açılan davalarla başınızı ağrıtmak değil. Zira Türkiye'de gazetecilere açılan davalar bir istisna değil, adeta rutin haline geldi. Anlatmaya çalıştığım ifade özgürlüğüne iyice tehdit haline gelmiş olan bu hakaret davaları trendinin kazandığı yeni boyut.


Gündemi takip eden ortalama vatandaşın fark edeceği üzere bugün Cumhurbaşkanı ve Başbakan'a hakaret davaları adeta olağan haber. Bu iki isim tarafından dava edilmemiş eleştirel gazeteci neredeyse kalmadı. Artık sade vatandaşlar da bu davalardan nasibini alıyor. Bazen bakanlar da dava kampanyasına dahil olup gazetecileri mahkemeye veriyor.


Cumhurbaşkanı tarafından neden dava edildiğini anlayamayan Taraf yazarı Murat Belge'nin dediği gibi artık sözlüklerde hakaretin tanımı neredeyse “Erdoğan'ın hoşlanmadığı sözcükler” olarak yapılır hale gelecek.


Peki hukukçular ya da hakaret davası açan politikacıların avukatları neyin eleştiri neyin hakaret olduğunu ayıramıyor mu? Bal gibi ayırabiliyorlar. Ne var ki, Türkiye'nin mevcut iklimi hakaret davalarının sopa gibi eleştirenlerin sırtından eksik edilmemesine meydan veriyor. Korkutma, sindirme, susturma mesajı gazetecilere ve bazen sade vatandaşa açılan davalarla tüm topluma gönderiliyor. Eleştirmeye cüret edersen bak başına neler gelir korkusu başarıyla topluma yayılıyor. Bir diğer deyişle, toplumda bazılarına bir “dokunulmazlık” zırhı kazandırılıyor.


…***


Süleyman Yaşar, Taraf gazetesinde, “Türkiye’de iş kurmak zorlaştı, bürokrasi arttı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.


“Bildiğiniz gibi Türkiye’de kişi başına gelir geçen yıl 10 bin doların altına geriledi. 2014 yılında 10 bin 390 dolar olan kişi başına gelir 2015’te 9 bin 286 dolar oldu. Yani kişi başına gelir geçen yıl dolar bazında yüzde 10,6 oranında geriledi.Peki, bu yıl kişi başına gelir ne kadar artacak?Hemen cevaplayalım Orta Vadeli Program’a göre kişi başına gelir 2016’da 9 bin 364 dolar olacak. Yani geçen yıla göre binde sekiz oranında artacak. Daha doğrusu geçen yıl yüzde 10,6 oranında düşen gelir ancak binde sekiz artacak bu yıl. Bu da iyimser bir tahmin tabii. Çünkü jeopolitik riskler epeyce yüksek düzeyde seyrediyor.Peki, niye kişi başına gelir artışı durdu?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***


Durdu, çünkü Türkiye en çok yabancı sermaye kaybeden ülke oldu. Birleşmiş Milletler’in hazırladığı “World Economic Situation and Prospect 2016” raporuna göre; gelişmekte olan ülkelerden 2015 yılında 700 milyar dolar tutarında yabancı sermaye çıkışı oldu. Hatırlayacaksınız geçen yıl Türkiye’de yabancı sermaye stokundaki azalma 69 milyar dolar tutarındaydı. Neredeyse dünyada gelişmekte olan ülkeleri terk eden sermayenin yüzde 10’u Türkiye’den çıkan sermayeye denk geliyor. İşte bu nedenle Türkiye’de kişi başına gelirin yüzde 10,6 oranında düştüğünü söylemek herhalde yanlış olmaz.


Emek verimliliğini artıracak, öğrencilere tablet bilgisayar verecek Fatih Projesi durdu. Yine iç tasarrufların milli gelire oranı yüzde 15, oysa yüzde 5 oranında büyümek için gelirin yüzde 30’unu tasarruf edip yatırıma yönelmek gerekiyor. Bu da mümkün olmadığından yapabildiğimiz tasarruf kadar dışarıdan borçlanmamız gerekiyor. Oysa mevcut küresel koşullarda böyle bir borçlanma mümkün görünmüyor. Bir de bölgesel riskler arttığı için Türkiye artık pahalıya borçlanmak zorunda kalıyor.


Bu arada yükselen hukuki maliyetler, bürokrasinin yoğunlaşması, yüksek vergiler ve harçlar işlem maliyetlerini sürekli çoğaltıyor. Kısaca bu koşullarda kişi başına gelirin dolar bazında artması pek mümkün görünmüyor.


Hemen unutmadan belirtelim; bürokrasiyi azaltacağını söyleyen AKP iktidarı söylediğinin aksine bürokrasiyi artırdı. Artık iş kurmak zorlaştı. İş kurma kolaylığında Türkiye 51. sıradan 55. sıraya geriledi. İşlem maliyetleri arttı. Hukuk çok pahalı hâle geldi. Dünya Bankası “Doing Business 2016” verilerine göre; Türkiye işe başlama kolaylığında 2015’te 88. sıradaydı 2016’da altı sıra birden geriledi 94. sıraya düştü. Dünyada ortalama dört işlemde tamamlanan işe başlama Türkiye’de ancak sekiz işlemle tamamlanabiliyor. Vergi ödemek bile zorlaştı. 2015’te vergi ödeme kolaylığında 56. sırada olan Türkiye 2016’da 61. sıraya geriledi.


Anlayacağınız düşünce ve inanç özgürlüğünün yanında üçüncü temel özgürlük olan girişim özgürlüğü azaldı.


…***


Cevher İlhan Yeniasya gazetesinde, ““Başkanlık” değil, “demokratik anayasa”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.


“Yeni yasama yılında büyük iddialarla toplanan Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun dağılmasının akabinde, yeniden toplanmasına dair hâlâ olumlu bir gelişme yok.Öncelikle, komisyonun işlevinin “darbe mevzuatından arınmayı kapsaması” önerisinin kabul edilmemesiyle, 12 Eylül darbe mevzuatını tasfiyenin önemsenmediği görülüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***


AKP hükûmetinin kurulduğu günde -16 Kasım 2002’de- bizzat partinin genel başkanı Erdoğan tarafından kamuoyuna “Âcil Eylem Plânı”nda deklare edilen ve ardından seçim ve hükûmet programlarında ve “balkon konuşmaları”nda tekrarlanan “özgürlükçü, tüm toplumun ihtiyaçlarına cevap veren, demokratik hukuk devleti ve demokratik ülkelerin standartlarına uygun, toplum ile devlet arasında yeni bir ‘toplum sözleşmesi’ belgesi olacağı” nitelemesiyle “yeni anayasa” taahhüt edilmişti.


Evvela “parlamenter sistemin güçlendirileceği” vaadiyle, sayıları 600’ü aşan yasa ve yönetmeliklerden oluşan, her türlü suiistimale açık kırılganlıkla hukuku, hak ve hürriyetleri kayıtlayan “darbe mevzuatı”nın temizleneceği sözü verilmişti. 


Bu meyanda, başta siyaseti antidemokratik cenderede güdükleştiren, “siyasî oy hırsızlığı”yla millet irâdesinin gasbına yol açan yüzde 10’luk seçim barajıyla, en çok iktidar partisine yarayan darbe döneminden kalma siyasî partiler ve seçim yasalarının düzeltileceği vaad edilmişti. Keza akademik özgürlükle eğitimin demokratikleştirileceği belirtilmişti. 


Ne var ki, otuz dört yıllık “darbe anayasası”nın yanı sıra, “darbe mevzuatı” da yerinde duruyor. Dahası bazı alanlarda daha da geriye gidilmiş.


Mesela “Âcil Eylem Plânı”nda, “TBMM adına denetim yapan Sayıştay’ın denetim yetkisinin kapsamının, Cumhurbaşkanlığı, TBMM ve Üst Kurullar dahil olmak üzere tüm kamu kurum ve kuruluşlarının hesaplarını içine alacak şekilde genişletileceği” vaadine karşı, tam tersine yeni Sayıştay Kanunu ile millet irâdesinin temsilcisi Meclis adına kurumun devletteki usulsüz harcamaları ve yolsuzlukları denetimi tırpanlandı. Denetim raporlarının Meclis’e gelmesi engellendi. 


Bu kırılganlıkta, “Âcil Eylem Plânı”nın aksine, “yolsuzluklara cezaların caydırıcılığının arttırılması” bir yana “torba kanunlar”a sokuşturulan maddelerle “yolsuzlukları kayırma” ortamı oluşturuldu. Türkiye, demokraside “hibrit-melez demokrasiler” sınıfına gerilerken, “yolsuzlukla mücadele”de en başarısız ülkeler kategorisine düştü.