Kasım 19, 2016 07:51 Europe/Istanbul

Arslan Bulut, 19 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “MHP tarlasını kim sürdü?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Gün geçtikçe, Tayyip Erdoğan tarafından "Allah'ın lütfu" olarak değerlendirilen 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili bilgiler netleşiyor. Meselâ, bize gelen bilgiler, TSK'da tasfiye edilenlerin sadece yüzde 30'unun FETÖ'cü olduğu yönünde…Geri kalan yüzde 70 kimlerden oluşuyor peki? Onların da milliyetçiler ve sol görüşlüler olduğuna dair iddialar var. Darbe girişimi sırasında, üst rütbelilerin verdiği emirleri yerine getirdikleri için onlar da aynı torbaya doldurulmuş durumda!Geriye ne kalıyor peki?Bugüne kadar hangi meslekten olursa olsun, siyasi eğilimi bulunmayan hiç kimse tanımadım. Siz tanıdınız mı? Subay da olsa herkesin bir siyasi görüşü vardır. Fakat bir ordu içinde siyasi görüşünüze göre hareket edemezsiniz. Bu itibarla, tasfiyeye uğramayan çoğunluk, darbe girişiminin emir-komuta zinciri içinde yapılmadığını erken fark edenler veya siyasi tavır takınmayanlardır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

15 Temmuz'dan sonra harp akademileri ile askeri liseler kapatıldığına ve Genelkurmay Başkanı Cumhurbaşkanı'na kuvvet komutanları Milli Savunma Bakanı'na bağlanıp emir-komuta zinciri yok edildiğine, yine uzunca süre askeri birliklerin önünde barikat kurulup, subaylar aşağılandığına göre, darbe girişiminden en çok zarar gören Türk Silâhlı Kuvvetleri'dir!Diğer taraftan 15 Temmuz, "Yeni Türkiye'nin kuruluş günü" haline getirilmek istendiğine ve gündemden kaldırılmış olan Başkanlık sistemi için anayasa değişikliği, Devlet Bahçeli'nin desteğiyle hayata geçirilmek istendiğine göre darbe girişiminden en çok yararlanan da, bu sayede başkan olma ihtimali beliren Tayyip Erdoğan'dır.***Kimsenin anlamadığı ise Bahçeli'nin nasıl böyle bir değişikliğe ön ayak olarak, sonuçta Abdullah Öcalan'ın da daha önce "destekleriz" dediği başkanlık sistemine geçiş için yol gösterici olmasıdır!Aslında anlaşılmayacak bir durum yok. Hani Muhsin Yazıcıoğlu, "Bizim tarlamızı çoktan sürmüşler" diyordu ya; MHP tarlası sanki daha iyi durumda mıydı?Bizim gördüğümüz, siyasi parti liderlerinin çoğu, gerçekte Bahçeli'nin çok kullandığı deyimde olduğu gibi "siyasi aktör"lerdir. Başkalarının yazdığı senaryoyu oynarlar! Şayet, bu durum kendilerini rahatsız eder de bağımsız hareket etmeye kalkışırlarsa, ya hemen düşürülürler, ya şantajla yola getirilirler ya da suikaste maruz kalırlar! Boyunduruk takılmış durumdadırlar. Boyunduruğu çıkarıp atmalarına bile izin vermezler. Verilen görevleri harfiyen uygulamak durumundadırlar!

...***

Cevher İlhan, 19 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, “İsrail’e “Mavi Marmara kıyağı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Gündemden kaçırılan ve siyasî iktidara ilişik medyanın âdeta örtbas ettiği konulardan biri de “Mavi Marmara dâvâsı”nın akıbeti oldu.Bilindiği gibi, 31 Mayıs 2010 tarihinde Türk bayraklı “Mavi Marmara” yardım gemisi insânî yardım malzemesiyle Gazze’ye yardıma giderken, İsrail askerlerinin baskınına uğramış, on vatandaşımız ketledilerek yüzlerce vatandaşı günlerce fizikî işkenceye tabi tutulmuştu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Öncelikle, maktullerin âileleri Türkiye’de cezâ dâvâsı açmış; İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davalarda baskın emrini veren İsrail’li yetkililer hakkında cazâlar verilerek sorumlulara tutuklama kararı çıkmıştı. Ne var ki mağdur avukatlarının da defalarca yakınmasıyla, 26 Mayıs 2014’te İsrailli komutanlar hakkında çıkarılan “kırmızı bülten kararı”nın interpole bildirilmesi hususunun Adalet Bakanlığı tarafından bir türlü yerine getirilmeyerek süreç savaklanmış; İsrailli sorumlular korunmuştu.

Bu arada Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından 29.01.2015’te “Savaş suçu işleyen İsrail’in cezalandırılması” kararına rağmen İsrail’i UCM’de yargılamamak için aranan hukuk yolları Temyiz Mahkemesi’nde karşılık görememişti.

Kısacası, İsrail’in uzun süre direttiği ve üç yıl sonra İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Başbakan Erdoğan’a telefonla “Mavi Marmara özrü”nü ilettiği medyada propaganda edildi. Aslında İsrail’le ilişkiler, mâlum “one minute” çıkışından sonra el altından sürdürülürken, Türkiye tek Müslüman üye olarak İsrail’in OECD’ye girmesini onaylamakla garabetin ipuçları verildi.

Ve tam da hükûmetin maktullerin âilelerine İsrail’e açtıkları davadan geri çekilmesi yönündeki baskılarının medyaya yansımasının akabinde, İsrail’in bütün maktuller için verdiği 20 milyon dolar karşılığında Türkiye’nin ve vatandaşlarının içte ve dışta İsrail aleyhindeki bütün davalardan vazgeçmesi şartının koşulması, “Mavi Marmara dâvâlarında hükûmetin halkın ve şehidlerin yakınlarının bilgisi ve rızâsı dışında gizli bir anlaşma yaptığı” iddialarını haklı kılıyor.

Zira İsrail, emsal teşkil etmemesi hesâbıyla bu parayı “tazminat” olarak âilelere vermeyeceğini, “İsrail askerlerine açtıkları davalardan vazgeçtikten sonra” bir vakfa bir nevi hibe – yardım olarak vereceğini açıkça bildiriyor.Oysa baştan beri iktidar cânibinden kamuoyuna, “Şartlarımız, ablukanın kalkması, özür dilenmesi ve tazminat ödenmesidir. Şehidlerin tek amacı vardı. O da ablukanın kalkmasıydı. İsrail’le kurulacak her şarttaki ilişkilerin normalleşmesi, Filistin dâvâsına ihânettir” sözü verilmişti.

...***

İzzettin Önder, 19 Kasım tarihli Evrensel gazetesinde, “Sistem üniversitesi memurlaştırıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Üniversite kurumu, yasası ve yöntemi ile olduğu kadar, öğretim üyelerinin yetki ve hakları ile de genel devlet yönetimi dışındadır. Bunun nedeni, üniversitenin bir ülkenin genel kamu yönetimine uzak, hatta eleştirel olabilmesi için ona karşı bağımsız olmasını gerekli kılmasıdır. Üniversite bütçesinin ‘katma bütçe ‘ sistemi içinde büyük kısmı itibariyle genel bütçeden finanse edilmesinin gerekçesi de, mali bağlılığına rağmen yönetsel özerkliğinin simgesi ve gereğidir. Hatta üniversite bütçesinin tüm harcamalarının genel bütçeden finanse edilmesi de işin özünü değiştirmez.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Üniversite bütçesinin genel bütçeden karşılanması siyasilere üniversite üzerinde denetim hakkı vermez. Zira kamu bütçesinin sahibi siyasi erk olmayıp, toplumdur. Toplum, üniversite için ayırdığı para ile uzun dönmede istikbalini bilimin ışığı altında sağlamak ve sürdürmek, kısa vadede ise üniversitenin sağladığı bilgi ve donanımla siyasi erki denetlemek istemektedir. Günümüzün karmaşık yönetim sisteminde siyasilerin aldığı kararlar karşısında toplumun siyasi denetim ve kararını oluşturabilmesi, olguları ve siyasi kurumlarca alınan kararları net olarak anlaması ve değerlendirmesi koşuluna bağlıdır. Demokrasinin salt sandık demokrasisine indirgendiği durumda dahi, bilinçli karar için siyasi kararların yetkin kurumlarca değerlendirilmesi ve halka kararını vermede yardımcı olabilecek zemin oluşturulması kaçınılmazdır. O nedenledir ki, memur statüsü sınırlaması dışında,  üniversite öğretim üyelerinin dergi ve genel basın yolu ile fikir ve değerlendirmeleri serbesttir ve yasaklanamaz. Öğretim üyelerinin fikirlerini yayması ihtiyari değil, onların zorunlu görevidir. Bu konuda getirilen her yasaklama, ilk görüntüsü ile öğretim üyesinin özerkliğini engellediği şeklinde olmakla beraber, aslında ve ondan da vahimi, bu yolla halkın özgür haber alma hakkını engellemiş olmaktadır. Siyasi erk, eylemlerinin ya da siyasi hatalarının perdelenebilmesi için üniversiteyi daima baskılamıştır. Ancak, üniversitenin sorumluluğu siyasilere karşı değil, topluma ve dünya bilimsel camiasına karşıdır. Bu nedenledir ki, ülke üniversitelerinin dünya üniversiteler sisteminde kaçıncı sırada oldukları önemlidir ve bu önem salt üniversitenin değil, ülkenin de gurur ve itibar kaynağıdır.

Siyasi erkin üniversite üzerindeki baskısı mali ve yönetsel olarak ikilidir. Siyasiler bütçe tahsisleri ile olduğu kadar, bizzat kadro tahsisi ve yukarıdan yönetim sistemi ile de üniversiteleri denetim altına almaya çalışırlar. 1982 YÖK uygulaması böyle bir sistemin ana omurgasını oluşturur. İtirazsız geçirdiğimiz dönemde bu sistemle getirilen göstermelik seçime dayalı atama sistemi ve üniversitelerin nicelik olarak büyütülerek nitelik olarak eritilmesi ve özelleştirmeler, bugünkü durağımıza bizi ulaştırmıştır. Bugün, hukuksal niteliği çok tartışmalı KHK ile doğrudan rektör atama sistemi YÖK felsefesi kadar, maalesef, bizzat öğretim üyeliği namusundan da kaynaklanmaktadır. Emeklilik öncesi dönemimde her rektör seçimine giderken, güç karşısında pasif direnme yöntemi olarak, oyların büyük kısmının geçersiz olması yönünde dilekte bulunurdum. Hiçbir dönem bu mucize gerçekleşmediği gibi, birinciler dışında atanan hocalarımız da, kemaliafiyetle bu görevi kabul edip, meslektaşlarının karşısında “Ben sizin rektörünüzüm” edası ile çıkıp, kendi kadrolarını oluşturup, üniversiteyi yozlaştırırken, kendi kadrolarını betonlaştırdılar. Hocalarımız da bu rektörlere biat etmede fazla kusur etmemişlerdir. Siyasete karşı bağımsız olmaları gereken üniversitelerimiz açılışlarında hangi önemli siyasiyi kapmada ya da hangi siyasiye fahri doktora verirken birbirleri ile yarışırken bilim haysiyetine nasıl saygısızlık ettiklerini maalesef algılayamamıştır.  

Günümüzün siyasi yapılanması, topluma uyguladığı dönüştürme projesinde kullanılan bir ayak sermaye kaydırması, diğer çok önemli ayak ise her alandaki eğitimdir. O nedenledir ki, siyasi erk nadide okulları ‘proje okulu’ konumuna sokmakta, özellikle de ODTÜ, İTÜ; Boğaziçi vb. tüm üniversiteleri yeni kadrolaşmaya götürebilmek için yukarıdan rektör kademesinden hakim olmaya çalışmaktalar.