Kasım 21, 2016 11:32 Europe/Istanbul

Arslan Bulut, 21 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “NATO kafasıyla Şangay Beşlisi!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Tayyip Erdoğan, Asya gezisinden dönerken uçakta "Mesela, 'Şanghay Beşlisi içerisinde Türkiye niye olmasın?' diyorum. Sayın Putin, 'Bunu değerlendiriyoruz' gibi bir ifade de kullandı. Temenni ederim ki orada olumlu bir gelişme olması halinde, yani Türkiye'nin Şanghay Beşlisi içerisinde yer alması, bu konuda çok daha rahat hareket etmesini sağlayacaktır diye düşünüyorum" dedi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Erdoğan, dönüşünde de Kanal 24'te "NATO Türkiye'yi, halkı Müslüman olan bir ülke olarak zamanında almış. Ama şimdi yeni, halkı Müslüman olan ülkeleri almakta hep bariyer oluşturuyor, almıyorlar. Bu bir zihniyetin nasıl tıkalı olduğunu gösteriyor. AB de 'NATO'nun düştüğü yanlışa düşmek istemiyorum' diyor. Şimdi tabii bu böyle olumsuz bir şekilde gidince siz de ister istemez 75 milyonun bir başbakanı olarak başka arayışlar içerisine de giriyorsunuz. Onun için geçenlerde sayın Putin'e onu söyledim, 'Bizi Şangay Beşlisi içine alın' dedim. Alın bizi Şangay Beşlisi içine, biz de AB'ye 'Allahaısmarladık' diyelim, ayrılalım oradan. Bu kadar oyalamanın ne anlamı var?" ifadelerini kullandı.

Tayyip Erdoğan böyle konuşurken NATO Parlamenterler Asamblesinin  62. Genel Kurulu'nda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, "İttifakımız zayıflamayacak, bilakis güçlenecek. Terörle mücadelemiz devam edecek" dedi!

Şangay Beşlisi, askeri tatbikatlar da yapan bir ittifak! Cumhurbaşkanı, kendisini Başbakan yerine koyarak veya başkan gibi konuşarak "Şangay Beşlisi'ne alırlarsa gireriz" diyor; Genelkurmay Başkanı ise NATO temsilcilerine "İttifakımız güçlenecek" sözü veriyor!

Hangisi geçerli?Bir devlet böyle çelişki içine düşer mi?Bu çelişkiden, Şangay Beşlisi'ni NATO ve AB'ye karşı siyasi bir şantaj vasıtası olarak kullandığınız anlaşılmaz mı? Bu durum Türkiye'nin her iki tarafta da itibarını sıfırlamaz mı?

Böyle dış politika olur mu?

Başbakan Binali Yıldırım ise sanki kendisinin görevi değilmiş gibi bu konulara hiç girmeden, "Başkanlık sistemi ile rejimi değiştirmeyi hedefliyorlar" diyen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na laf yetiştirerek daimi başkanını koruyor!

Yıldırım, "Rejim tartışması 1923'te bitti. Türkiye, "Cumhuriyet" dedi, rejimini seçti. Rejim değiştiren yok. Değişen sadece hükümet sistemi! Hükümet sistemi de aynen belediye başkanlığı gibi... İşi büyütmeye lüzum yok. 80 senedir Türkiye'de belediyeler seçiliyor. Türkiye bölündü mü?" diye soruyor!

…***

Cevher İlhan, 21 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, “İsrail’le yakınlaşma süreci”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bilindiği gibi daha önce on vatandaşın katledildiği İsrail’in Gazze’ye insanî yardım götüren Mavi Marmara yardım gemisine uluslararası sulardaki baskınına Başbakan olarak defalarca sert bir dille tepki gösteren Erdoğan, beş yıl sonra ilk kez farklı sinyaller çakmıştı.Mart 2014’te Suudî Arabistan ziyareti dönüşü, “İsrail, bölgede Türkiye gibi bir ülkeye muhtaçtır. Bizim de İsrail’e ihtiyacımızın olduğunu kabul etmemiz lazım. Bu, bölgenin bir gerçeği. Karşılıklı samimiyet çerçevesinde bu adımları atmayı başarabilirsek normalleşme beraberinde gelir” demişti.Keza İspanya’nın bile Netanyahu için savaş suçlarından tutuklama kararı çıkarttığı, Türkiye’deki mahkemelerden Mavi Marmara kanlı baskını sorumlusu askerler ve yetkililer için çıkan “kırmızı bülten kararı”nı sümenaltı edildiği ve dünyanın Türkiye’yi haklı göreceği sırada Paris’te İsrail ordu Radyosuna bu kez Cumhurbaşkanı olarak demeç veren Erdoğan, “Bölgedeki gelişmeler ışığında, İsrail’le ilişkilerimizi onarabiliriz” açıklamasını yapmıştı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Hatta daha evvel, ”İsrail’in Mavi Marmara’dan dolayı bu yardım teşkilatına kini var. Pensilvanya’nın da aynı sebeple bu kuruluşa kini var. Ne diyordu otoriteden izin almalılardı. Otorite kim? Güneydeki sevdikleri mi yoksa biz mi? Eğer otorite Türkiye’de bizsek biz zaten izni verdik ama bunlara göre İsrail!” çıkışında bulunan Cumhurbaşkanı, bu kez 30 Haziran 2016’da Saray’daki iftar programında, “Uluslararası bazda bir adım atıyoruz. Siz kalkıp da Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz?” diye Mavi Marmara organizasyonunu yapan vakfa yüklenmişti.

O denli ki bu durum, “Erdoğan’ın Mavi Marmara ‘dönüşü’: İşte iki yılda değişen sözler” diye medyada yer almış; iktidara yakın medyada bile eleştirilmişti.

Daha önce Müstakil Gazetesi’nde, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Türkiye-İsrail yakınlaşması’ ve hele AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in ‘Dost devlet İsrail’ söylemleri ise normalleşme değil anormalliğe dönüş istidadı gibi algılanmaya müsait olmaları ve de Erdoğan/AK Parti taraftarlarının kalplerini İsrail’e karşı yumuşatabilmeleri bakımından tedirginlik verici ve yadırgatıcı. (…) Bugün ‘yakınlaşma’ ve ‘dost’ denilebiliyorsa yarın ‘müttefik’ ve hatta ‘stratejik müttefik’, dahası ‘yüksek düzeyli stratejik müttefik’ de denilebilir. Konya semalarını Filistin ve Lübnan’a dehşet yağdıran İsrail Hava Kuvvetleri’nin idman sahası haline getirme süreci de böyle başlamıştı. Tam olarak ‘yakınlaşma’ ve ‘dost’ kelimeleriyle” cümleleriyle endişelerini yazan Hakan Albayrak, altı ay sonra Karar gazetesinde “Müttefik mi? Yuh!” başlığı altında şu cümlelerle yakınmıştı:

“İsrail’le “normalleşme”den sadece Mavi Marmara öncesine dönmeyi -kesilen diplomatik ilişkileri yeniden kurmayı ve uluslararası kuruluşlardaki karşılıklı blokajı kaldırmayı- anlıyorduk, meğer askerî işbirliğini bitiren ‘one minute’ın da öncesine dönmek ve oradan yürümekmiş niyet” diye yazmıştı.

…***

Murat Çabas, 21 Kasım tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Söylemde istikrar fiiliyatta devalüasyon”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Dolar 3,40 TL’nin üzerine çıkınca piyasaları bir telaş almaya başladı.Nasıl olsa düşer diye düşünenler, bırakın düşmeyi rekorlar kırmaya başlayınca tedirginlik had safhaya çıktı. TL dolar karşısında Ekim başından bu yana yüzde 13, son bir hafta içinde de yüzde 5 değer kaybetti. Fiili bir devalüasyon yaşanıyor.Yapılan araştırmalarda, bundan 3 yıl önce hükümetin, hazırladığı 10. Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda döviz kurunun 2018 yılında 1.97 olacağını öngördüğü hesaplandı.Ama evdeki hesabın çarşıya uymadığı, karşılaşılan kur tablosunun hedeflenilenin neredeyse 2 katına yakın olduğu gözlemlendi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu tablo karşısında hükümetin “Gereken tedbirler alınacaktır”, “Ekonomi ile ilgili herhangi bir endişeye mahal yok” tarzındaki açıklamaları dikkat çekiyor.Her ne kadar siyasilerimiz, ekonomi istikrarlı gözüksün diye doları, yıllardır baskılayıp, darbe girişimi, terörle mücadele, ABD ve AB ile yaşanan gerilimler gibi birçok bahanelere sığınarak kademeli ve kontrollü olarak normal seviyesine yükseltmeye çalışsalar da, kur artışının reel ekonomideki zararlarının üstünü örtemeyeceklerdir.

Dolardaki bu astronomik artış sadece söylemlerle gizlenmiyor elbette ki… Gündem değiştirme nevinden çıkartılan ve çok tartışılan yasalar da dikkat çekici…

Doların ateşinin bu derece yükselmesi ve piyasalarda yaşanan hareketlenme zincirleme bir reaksiyonun yaşanacağını net olarak gösteriyor. Daha önce yazdığım “Doların ateşi” başlıklı yazımda dolar artışının ne anlama geldiğini anlatmaya çalışmıştım.

Özetle ifade etmek gerekirse, dolar kurundaki artış; borçların artması, maliyetlerin artması, ürün ve hizmet fiyatlarının artması, şirketlerin zarar etmesi, fabrikaların kepenk kapatması, işsizliğin artması, ekonomik daralma, vatandaşın gelirinin daralması, elektrik, su, doğalgaz giderlerinin artması, vergi ve cezaların artması vs. anlamına gelmektedir.Piyasalarda zam hazırlıkları daha şimdiden başlamış durumda…Zam konusunda ilk sırada beyaz eşya ve televizyon gibi tüketici elektroniği ürünleri var.

Şirketlerin yöneticileri ‘acil durum’ toplantısı yaparak, fiyatları yeniden belirliyor. Sektör yetkililerinin ortak görüşü ise Aralık ayı itibariyle tüketicilere zamlı fiyatların yansıyacağı yönünde…Dolardaki artış stokçuluğu da zirveye çıkardı. İthal ürün pazarlayan şirketler, ürünlerini raflardan çekerek zamlı fiyattan satmak üzere depolarına kaldırdılar.Yılbaşına kadar da piyasaya ürün vermeyecekleri ifade ediliyor. Yılbaşı itibarıyla fiyatlarda yüzde10-30 arasında bir zam öngörülüyor.Sektörün nabzının attığı, Doğubank, Perpa ve Mecidiyeköy gibi noktalarda en basit elektronik ürünler bile yok. Dışarıdan ithal edilen ofis malzemeleri piyasada bulunamıyor.Hazır giyimciler de en az yüzde 30’lar seviyesinde zamma hazırlanıyor. Çünkü üretim için ithal hammadde kullanıyorlar.Vatandaşların hepsini ilgilendiren bir zam hazırlığı da şüphesiz ilaç sektöründe yaşanacak. Sektörde fiyatlar Euro kuruna göre belirleniyor ve kur artışından daha fazla zarar etmek istemeyen ilaç firmaları ürünlerini stokta bekletiyorlar.

Otomotiv ve lastik sektörü ise daha yılbaşını beklemeden fiyatlarına zam yaptı. Lastik fiyatları yüzde 25 oranında zamlandı. İthal kömürcüler de fiyatlarına yüzde 20-25 oranında zam yaptı.Elbette ki sadece ithal ürünlerde zam yaşanmayacak, her ürün ve hizmette olacak.Çünkü Türkiye’de yapılan üretime “yerli” de desek, neticede bu üretim için gerekli olan finans borçlanmayla; hammadde ve enerji de ithalatla sağlanıyor. Tarımından sanayisine tamamen ithalata bağımlıyız ve döviz kurlarındaki rekor artış herkesi vuracak.Ama maaşlar, masa başında hazırlanan ya da düşürülen, gerçekleri asla yansıtmayan enflasyona göre belirlendiğinden, vatandaşın alım gücü bu zamların karşısında eriyip gidecek.

Vatandaş karşılaştığı ve de karşılaşacağı bu acı tabloyu hiç yaşamayabilirdi. Sonuç; açlık, yoksulluk, zamlar, borçlar, icralar kaderimiz oldu.Ne diyelim, kendi düşen ağlamaz.