Kasım 27, 2016 13:57 Europe/Istanbul

Esfender Korkmaz, 26 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Özel sektör zora girdi” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bu gün yaşamakta olduğumuz  ekonomik sorunlar, üretimde gerileme,  düşük büyüme, işsizlik ve gelir dağılımında bozulma, Türkiye'nin 1994, 2001 yaşadığı finansal krizlerinden daha farklıdır. Finansal krizlerin etkisi çarpıcı oldu ve fakat saman köpüğü gibi geldi, geçti… Finansal krizler  reel sektörü vurmadı.  Kriz yıllarında eksi büyüme yaşadık. Ertesi yıl tekrar yüksek büyüme oldu” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Kur artışının, enflasyon, üretim daralması ve işsizlik gibi makro etkileri kaçınılmaz olacaktır. Ancak kısa vadede özel firmalar açsından da önemli bir risk yaratmıştır.Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 2016 Ağustos  dönemi verilerine göre, finansal kesim dışındaki firmaların bu sene Ağustos ayı  olarak net döviz pozisyon açığı 210.5 milyar  dolara yükseldi. Geçen sene Eylül ayında 182.1 milyar dolardı. Yani özel sektör firmalarının döviz pozisyon açığı 11 ayda 28.4 milyar dolar arttı.Özel sektör bu 11 ayda yurt dışından 14.8 milyar dolar yeni borç aldı. Bu borçların bir kısmının  yurt dışında tuttukları kendi paraları olma ihtimali de var. Özel sektörün ithalat borçları da  28.3 milyar dolardan 31.7 milyar dolara yükseldi. İthalat borçlarının tamamına yakınının vadesi bir yıl ve daha kısa vadelidir. Kur artmadan önce diyelim ki 2.90 kurdan aramalı ve hammadde ithal etmiş ve bunu üretimde kullanmış ve hatta satmış bir sanayici, şimdi bu borcunu 3.40'tan ödeyecektir. Yani kazandığından daha büyük bir maliyet altına girmiştir.Özel sektör  210.5 milyar dolar  olan net döviz pozisyon açığı nedeniyle,  dolar 3 liradan 3.40 olduğunda, Türk lirası olarak, 84 milyar 200 milyon liralık ilave bir yük altına girmiş oluyor. Bu şartlarda özel sektörün dışarıdan borçlanması da daha pahalı olacaktır. Daha yüksek faizle ancak yeni dış borç bulacaktır.Bu gün yaşamakta olduğumuz  ekonomik sorunlar, üretimde gerileme,  düşük büyüme, işsizlik ve gelir dağılımında bozulma, Türkiye'nin 1994, 2001 yaşadığı finansal krizlerinden daha farklıdır. Finansal krizlerin etkisi çarpıcı oldu ve fakat saman köpüğü gibi geldi, geçti… Finansal krizler  reel sektörü vurmadı.  Kriz yıllarında eksi büyüme yaşadık. Ertesi yıl tekrar yüksek büyüme oldu.Bugünkü sorunlar  daha ağırdır. Etkisi yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Ancak daha uzun ve daha yıkıcı oluyor. Ekonomiyi kanser gibi içten kemiriyor.Finansal krizlerden kurtulmak için şok önlemler ve kısa vadeli tedbirler almak yetiyor. Söz gelimi   1994 krizinde 5 nisan kararları alındı… 2001 yılında 3 yıllık ''Güçlü Ekonomiye Geçiş'' programı uygulandı. Ancak  bugün yaşamakta olduğumuz ekonomik sorunlar için kısa  vadeli önlemler yeterli olmaz. Aynı zamanda uzun ve orta vadeli planlama yapmak gerekir. Dahası ekonomiyi olumsuz etkileyen siyasi sorunları da çözmek gerekir,

…***

Orhan Dede, 26 Kasım tarihli yeni mesaj gazetesinde, “çözüm sürecine Barzani el attı” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye’de sertlik yanlısı olmadığı herkesin malumu olan Ahmet Türk’ün dahi tutuklanıp Silivri’ye gönderildiği, HDP’li vekillerin gözaltına alındığı bir dönemde Kuzey Irak Yönetiminden gelen arabuluculuk bu çıkışı, bundan sonraki dönemlerde Türkiye’nin iç politikasında Mesut Barzani’nin çok daha etkin olacağının göstergesi” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Başbakan Binali Yıldırım ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüşen Neçirvan Barzani, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da kabul edildi.

Barzani’nin ziyaretinin Irak ve Türkiye’de çok önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemde gerçekleşmiş olması, rutinin dışında önem taşıyan bir ziyaret olduğunu gösteriyordu.

Neçirvan Barzani, Türkiye’den ayrıldıktan bir gün sonra ziyaretin neden önemli olduğunu Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi lideri Mesut Barzani’nin açıklamaları ortaya koydu.

Mesut Barzani, Türkiye’deki çözüm sürecinin yeniden başlaması için taraflara yardıma hazır olduklarını söyledi.

“Türkiye’deki durumla ilgili çok kaygılıyım” diye konuşan Mesut Barzani

“Kürdistan’ın bağımsızlık sürecini hiçbir güç durduramaz” dedi.

Barzani’nin altı çizilmesi gereken cümlesi ise şuydu: “İran, Türkiye ve Suriye’deki Kürtleri hükümetleriyle, müzakereler üzerinden, çaba göstermeleri ve haklarına ulaşmaları için cesaretlendireceğiz.”

Mesut Barzani’nin sözlerinden anlaşıldığı gibi, ilk hedef kuzey Irak’ta bağımsız bir devlet kurabilmek.

Sonrasında ise Barzani’nin takip ettiği yolu izleyerek sözde haklarını elde edebilmeleri için İran, Türkiye ve Suriye’deki Kürtleri cesaretlendirmek için ne gerekiyorsa yapılacak.

Farkında mısınız bilmiyorum ama Mesut Barzani, şimdiden Kürtlerin kurtarıcısı haline getirildi bile.

Bu şekilde başta ABD ve İsrail olmak üzere Batı hesabına iş gören Mesut Barzani, Irak’tan başlayarak İran, Suriye ve Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı bölgelerde nüfuz sahibi kılınmış durumda.

Üstelik o kadar kendine güveniyor ki, içeride bir kriz dönemi yaşayan Türkiye’ye arabuluculuk teklif edebiliyor.

Türkiye’de sertlik yanlısı olmadığı herkesin malumu olan Ahmet Türk’ün dahi tutuklanıp Silivri’ye gönderildiği, HDP’li vekillerin gözaltına alındığı bir dönemde Kuzey Irak Yönetiminden gelen arabuluculuk bu çıkışı, bundan sonraki dönemlerde Türkiye’nin iç politikasında Mesut Barzani’nin çok daha etkin olacağının göstergesi.

Basına kapalı gerçekleşen Neçirvan Barzani ile üst düzey görüşmelerden hemen sonra Barzani’den arabuluculuk çıkışı gelmesi, talebin Ankara’dan geldiğinin işareti olabilir.

Ankara’nın geçmişte Barzani’siz başlattığı çözüm süreci Türkiye’ye çukur terörü, Güneydoğu’nun yakılıp, yıkılması olarak yansımıştı.

Şimdi Ankara sözde çözüm sürecini Barzani’ye terk ederse, cesaret dopingi almış teröristler bu defa çukurları Ankara ve İstanbul’a kazabilirler.

…***

Faruk Çakır, 26 Kasım tarihli Yeni Asya gazetesinde, “Krizi konuşarak aşalım” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bakınız, ilişkilerin kopma noktasına geldiği anda bile "Türkiye AB'ye tam üye olsa devletimizin çıkarları ve milletimizin geleceği açısından son derece iyi bir zemin yaklamış oluruz" deniliyor. Meselenin özü budur: Türkiye'nin AB üyesi olması ya da AB üyeleri seviyesine çıkması Türkiye'de yaşayanların menfaatinedir. En tartışmalı dönemde bile bir bakan bunu ifade ediyorsa yabana atmamak lazım” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Avrupa Parlamentosu Avrupa Birliği nezdinde bağlayıcı olmayan bir karar aldı ve AB'nin Türkiye ile devam ettirdiği müzakerelerin 'geçici olarak dondurulmasını' istedi.

Tabii ki bu kararın Avrupa Birliği üyesi ülke liderleri bakımından bir bağlayıcılığı yok, ama tamamen yok saymak da mümkün değil. İdarecilerimiz her ne kadar "Bu karar bizim için bir anlam ifade etmez, yok sayıyoruz" dese de ekonomik ve siyasi neticeleri, yansımaları ve etkileri olur. Nitekim AB Bakanı ve Başmüzakereci Ömer Çelik, "Tabii ki AB'ye mahkum değliz ama Türkiye AB'ye tam üye olsa devletimizin çıkarları ve milletimizin geleceği açısından son derece iyi bir zemin yaklamış oluruz. Onun dışında Türkiye AB'ye üye olmasa ne olur, ilişkiler koparsa ne olur? Ben bunu arzu etmem, bakanlığımın varlık sebebi bu ama dünyanın sonu değildir" demiş.

Aslında bu kriz gürleye gürleye geldi. Aylardan beri karşılıklı 'rest'ler duyuluyordu. Gerek AB cephesinden ve gerekse Türkiye'deki idarecilerden ipleri gerici konuşmalara şahit olduk. Her fırsatta ifade edilmeye çalışıldığı üzere AB içinde Türkiye'ye muhalif olanlar olduğu gibi ülkemizde de AB'ye üye olmak istemeyenler vardır. Milyonlarca insanın yaşadığı bir birlik ve ülke için bu da tabiidir. Önemli olan iyi niyetle hareket edenlerin 'tuzak'lara düşmemesidir. Türkiye'nin AB üyeliği Türkiye'nin menfaatine olduğu gibi Avrupa Birliği'nin de menfaatinedir. Karşılıklı kazançtan bahsedilebilir. Zaten Avrupa Parlamentosunun da 'geçici durdurma' istemesi bu sebeptendir. Bu tavrı, Türkiye'nin 'Kopenhag Kriterleri'ne uyması çağrısı olarak da görmek mümkündür.

Gelişmeler üzerine açıklama yapan iş dünyasının temsilcileri de Türkiye'nin AB'den kopmasını istemediklerini ifade etmişler. Aksi durumda en büyük faturayı iş dünyası öder. Zaten Türkiye ile AB'nin tamamen kopması gibi bir durumun olması çok uzak bir ihtimaldir. İhracatın yarısını AB ülkelerine yapıyoruz ve yine ithalatın da neredeyse yarısını bu ülkelerden karşılıyoruz. Bu kadar iç içe olmuş yapının yok sayılması pek de mümkün görünmüyor.

Şu an yapılması gereken şey nedir? Gazeteci Güngör Mengi'nin teklifi şu: "Şangay Beşlisi denilen ve 'demokrasiyle ilgisi olmayan ülkelerden oluşmuş' birlikten söz etmek yerine, 15-16 Aralık'ta Brüksel'de AB liderlerinin yapacağı zirve öncesi onlarla doğru, dipolmatik diyaloglara girmektir! (Vatan g., 25 Kasım 2016)

Sami Kohen de şöyle yazmış: "AP'nin kararını ilk refleksle 'Ne yazar?' diyerek geçiştirmek doğru değil. (...) AP'nin kararını soğukkanlılıkla  değerlendirmek ve buna göre Türk dış politikasında Avrupa'ya nasıl bir yer verilmek istendiğine karar vermek gerek."

Bu krizi de konuşarak, diplomasi yoluyla çözmek milletin menfaatinedir. Türkiye bu yolu tercih etmelidir.

…***

Değerli dinleyiciler programımızın sonunda  Parstoday Türkçe servisi yayınlarını cep telefonlarınızdan da takip edebileceğinizi hatırlatalım.Bu bağlamda Aplikasyon cep telefonları aracılığı ile Parstoday Türkçe yayınlarını canlı olarak veya arşivden istediğiniz zaman ve istediğiniz yerde dinleme imkânına sahipsiniz. Bu amaçla Parstoday, kendi yayınlarını dinlemeniz için sizlerden her hangi bir ücret talep etmemekte. Sadece “Mobile Data” sistemini kullanmanız durumunda internet bağlantısı sağlamanız için kendi cep telefonlarınıza uygun internet paketleri ücretlerini ödemeniz yeterlidir. Şimdilik hoşça kalın.012