Türkiye'den köşe yazarları
Esfender Korkmaz, 29 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Avrupa'nın yolunu kim kesiyor?” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de, 4 Kasım 1950'de ''İnsan Hakları Bildirgesinde'' bulunan hakları topluca güvence altına almak için Avrupa Konseyi üyelerinin üzerinde anlaştıkları metindir. Bu metin kapsamında, demokratik rejimlerin devam ettirilmesi ve asgari hak ve özgürlükleri güvenceye alınmıştır.Türkiye 18 Mayıs 1954'te bu sözleşmeyi onaylamış, 28 Ocak 1987'de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990'da kabul etmiştir” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Avrupa Birliğine, Türkiye'nin AB'ye üye olarak katılması şeklinde bakmamak gerekir. AB'ye öteden beri devam eden batılılaşmanın bir aracı olarak olarak, Türkiye'nin insan hakları, demokratik özgürlükler ve kültürel yapısında yükselme anlayışı olarak bakmak gerekir.Mamafih Türkiye üyelik müzakereleri sürecinde, hukukta, demokraside özellikle 2010 öncesi yıllarda önemli değişiklikler yaptı. Söz gelimi Bilgi Edinme Kanunu çıkarıldı, etik kurul kuruldu, idam cezası kaldırıldı, ifade özgürlüğü genişletildi ve birçok kanunda AB standartlarına uygun değişiklikler yapıldı .Yani AB ile üyelik sürecinde kazanımlarımız oldu.Kaldıki, Türkiye hemen hemen tüm Avrupa devletlerinin üyesi olduğu ve AB ile bir organik bağı olmayan, ayrı bir uluslararası teşkilat olan Avrupa Konseyi'nin kurucu üyesidir. Konsey Mayıs 1949 yılında 10 ülke tarafından kurulmuş, Türkiye de Yunanistan'la birlikte anlaşmayı aynı yıl imzalamıştır. Konseye ilk giren üyeler oldukları için, Türkiye ve Yunanistan da kurucu üye olarak sayılmıştır. Avrupa Konseyi'nin amacı, Avrupa çapında insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü savunmaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi'ne bağlıdır.Şu an Avrupa Konseyinde 47 üye, 5 konsey gözlemcisi, 3 meclis gözlemcisi bir de adından dolayı bekletilen Makedonya vardır.Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de, 4 Kasım 1950'de ''İnsan Hakları Bildirgesinde'' bulunan hakları topluca güvence altına almak için Avrupa Konseyi üyelerinin üzerinde anlaştıkları metindir. Bu metin kapsamında, demokratik rejimlerin devam ettirilmesi ve asgari hak ve özgürlükleri güvenceye alınmıştır.Türkiye 18 Mayıs 1954'te bu sözleşmeyi onaylamış, 28 Ocak 1987'de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990'da kabul etmiştir.Bu kadar ilerlemeden sonra ve yine 2004'te heyecanla ''evet'' dediği Türkiye'ye aradan 12 sene geçtikten sonra aynı Avrupa Parlamentosu neden '' hayır'' dedi ?Bunu Türkiye düşmanı, bizi istemiyorlar veya İslamafobi diye açıklamak kolaya kaçmaktır. İstemeyen AP'nin 2004'te aklı neredeydi ?Soruna bir de farklı bir pencereden bakalım …
AP içinde yüzde 7 oranında terör destekçisi olduğunu bizzat Türkiye sözcüsü söylüyor. Avusturya gibi Osmanlı'dan beri Türklere karşı olan ülkeler var. Bunların tezinin galip gelmesinde, bizim yukarıdaki yanlışlarımızın etkisi olduğuna şüphe yoktur.Dahası, Avrupa Birliği liderler zirvesinde AP tavsiye kararı geçmez. Ancak biz tehditlere devam edersek, diplomatik dil kullanmazsak, liderlerin bile bakış açısı değişebilir.
…***
Aziz Karaca, 29 Kasım tarihli yeni mesaj gazetesinde, “Gerçekleri geç fark etmek nedendir?” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Karşılıksız, bir kara sevda uğruna koca bir devleti, koca bir seksen milyonu AB'nin peşinde tam on beş yıl sürükleyen, bu uğurda, bozmadık bir yapı, harap etmedik bir sosyal doku bırakmayan "imam-hatip nesli" iktidarının basiretinden ve ferasetinden söz edilebilir mi?” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
"Helal haram ver Allah'ım Aciz kulun yer Allah'ım" lakaytlığının, umursamazlığının, gevşekliğinin ve İlahi sınırları ihlal etme kötü alışkanlığının yediden yetmişe yaygınlaşmış olması olabilir mi?
Gerçekleri fark etmek için on yıl gibi, on beş yıl gibi uzun bir zamanın israf edilmesi nedendir?
Eşyanın künhüne vakıf olabilmek için, olayların arka planını hissedebilmek için, bize ulaşan ve bizim ulaştığımız haberleri doğru okuyabilmek için elzem olan "ışık kaynağından, vahiy parıltılarından" uzak düşmüş olmamız olabilir mi?
Gerçekleri geç fark etmek nedendir?
Yüzlerce Kur'an ayeti; "Akıllarını kullanmıyorlar mı, siz hiç akletmiyor musunuz?" vurgusu ve uyarısı ile bittiği halde gerçekten akletmeyen, aklını gereğince kullanmayıp "uydum akıllı" bir toplum haline gelmiş olmamız olabilir mi?
"Şimdi Rabbinizden size, bu ilâhî kitap vasıtasıyla anlama ve kavrama kabiliyetleri verilmiştir. O halde kim görmek isterse, kendi lehine, kim de körlüğü tercih ederse, kendi aleyhine davranmış olur. Kalbi katılaşmış olanlara de ki: “Ben sizin üzerinize bekçi değilim” (En'am:104) ayetinde vurgulandığı gibi genellikle "körlüğü tercih eden, basiretten uzak" bir toplum oluşumuzdan olabilir mi?
Karşılıksız, bir kara sevda uğruna koca bir devleti, koca bir seksen milyonu AB'nin peşinde tam on beş yıl sürükleyen, bu uğurda, bozmadık bir yapı, harap etmedik bir sosyal doku bırakmayan "imam-hatip nesli" iktidarının basiretinden ve ferasetinden söz edilebilir mi?
Basiret sahibi bilge insanların tüm uyarılarına rağmen nerdeyse devletin bütün kurumlarını "başı dışarıda olan, emperyalist güçlerin taşeronu" fitne-fesat ekibine ve sadece oy uğruna teslim eden bir iktidarın "ortak aklından" ve bu aklı kullandığından bahsedilebilir mi?
On beş yıldan beri yanılgı üstüne yanılgı yaşayan, yanlış üstüne yanlış yapan ve dahili ve harici tüm düşmanlar tarafından sürekli aldatılan bir kadroya ısrarla destek veren, alkış tutan bir seçmen kitlesinin basiret sahibi olduğu söylenebilir mi?
Bir düşünelim, bir taşınalım, lütfen bir kafa yoralım neden biz gerçekleri hep yıllar sonra, iş işten geçtikten sonra fark ediyoruz.
…***
Faruk Çakır, 29 Kasım tarihli Yeni Asya gazetesinde, “Lütfen ölçülü olur muyuz?” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bakan Yılmaz’ın bazı tesbitleri şöyle: “PİSA’da (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) Türkiye’nin bilmem kaçıncı sırada olduğu söyleniyor. PİSA’ya bakarsanız Vietnam Amerika’nın önünde. Dolayısıyla tek bir kritere bakarak başka ülkeleri Türkiye’nin önüne koymak doğru değildir. Türkiye’nin petrolü, doğalgazı ve çok büyük madenleri yok ama beşeri sermayesi güçlü.” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ölçülü ve dengeli olmak her zaman tavsiye edilir.
Abartmak, hayali hakikat göstermek insanları bir süreliğine oyalasa da gerçeklerin ortaya çıkmasına mani olmak mümkün değil.
Türkiye’nin çok sayıda derdi var ve eğitim sistemindeki dertler belki de en başta gelir. Öğretmeninden öğrencisine, velisinden yöneticisine kadar herkes bunu bilir ve bunu söyler. Aksini iddia etmek, “Türkiye’de eğitim sisteminin sıkıntısı yok” demek mümkün değil. Elbette eğitim sisteminin sıkıntı olduğu tek yer ülkemiz değildir. Başka pek çok devletin de benzer sıkıntıları vardır. Önemli olan bu sıkıntıların farkına varmak ve çare arayışını sürdürmektir. Problemleri inkâr ederek, yok sayarak bir yere varmak mümkün olmaz.
Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, Bursa’da yaptığı bir konuşmada “Türkiye’nin eğitim açısından hiçbir problemi yok” demiş ve itirazı hak etmiş.
Bakan Yılmaz’ın bazı tesbitleri şöyle: “PİSA’da (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) Türkiye’nin bilmem kaçıncı sırada olduğu söyleniyor. PİSA’ya bakarsanız Vietnam Amerika’nın önünde. Dolayısıyla tek bir kritere bakarak başka ülkeleri Türkiye’nin önüne koymak doğru değildir. Türkiye’nin petrolü, doğalgazı ve çok büyük madenleri yok ama beşeri sermayesi güçlü. (...)
“Türkiye müteahhitlik sisteminde Çin’den sonra ikinci sırada. Eğitim sisteminden çıkan mühendisler dünyanın her yerinde havaalanı, otoyol ve binalar yapabiliyor ve eserler ortaya koyuyor. Bu durum eğitimimizin başarısıdır. Türkiye, kendi mühendisiyle ATAK helikopteri yapıyor. Türkiye kendi mühendisi, işçisiyle tank yapıyor. Türkiye uydu yaptı mı? En zor teknolojik kazanımlardan birisi. Göktürk 2 uydusunu yaptık ve gönderdik. O halde Türkiye’nin eğitim açısından hiçbir problemi yok.”
Manevî eğitim açısından sıkıntıların bulunduğuna dair eleştirileri de kabul etmeyen Yılmaz, şunları söylemiş:
Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, ‘’Önümüzdeki dönemde biz 15 Temmuz’u, milli irade destanını müfredatlarımıza koyacağız. Hem devlet hem özel okullarda hem de üniversitelerde’’ tesbitinde de bulunmuş.
Milli Eğitim Bakanı olarak eğitim sistemini savunması normal görülse bile, verilen örneklerin isabetli olduğu söylenebilir mi? Elbette tek bir ‘ölçü’ ile eğitim sisteminin iyi ya da kötü olduğu söylenemez ama ortada bir gerçek var. Bakanlar Kurulunda bir anket yapılsa mevcut eğitim sistemini yeterli görenlerin sayısı mı yoksa yeterli görmeyenlerin sayısı mı fazla olur?
“Türkiye’nin eğitim açısından hiçbir problemi yok” dedikten sonra eğitim sisteminin hatalarını düzeltmek mümkün olur mu? “Hastalık yok” diyen tedavi çareleri arar mı? Motoru yabancılara ait tanklarla övünmek ne derece doğrudur? 15 Temmuz vurgusunda aşırıya kaçmak bıkkınlık getirmez mi?
Lütfen hepimiz her konuda ölçülü olmaya çalışalım...