Türkiye'den köşe yazarları
Esfender Korkmaz, 1 aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Döviz her zaman yumuşak karnımız” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
Dolarizasyonun bir nedeni enflasyondur. Türkiye de 2001 yılından sonra enflasyon düşürüldü ve fakat yüzde 8 ile yüzde 10 arasında kronikleşti. Enflasyon nedeniyle TL tasarruf fonksiyonunu yerine getiremiyor. Ayrıca belirsizlik yaratıyor. Enflasyon serabından kurtulmak için, herkes dolar hesabı yapıyor.“diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Devletin kendi parası yerine dolar ile sözleşme yapması az değil, çok çok yanlıştır… Söz gelimi Üçüncü Köprü geçiş ücreti dolara endekslenerek tespit edildi. Garanti edilen geçiş farkı bütçeden ödenecek… Ancak dolara endeksli hesap edilecek. Dolar kuru arttıkça bütçeden daha fazla para çıkacak.
Bütçe devletin mali planıdır ve elbette TL ile yapılmaktadır. Hal böyle iken devletin dolar endeksli ödeme yükümlülüğü altına girmesi kendi parasına olan güvensizliği gösterir. Bunun içindir ki piyasada da gayrimenkullerin satışı ve pazarlanması da dolarla yapılıyor.
TL yerine dolar kullanılması gibi bir para ikamesi, başka bir ifade ile dolarizasyon, istikrarsız ekonomilerde ortaya çıkar.
Dolarizasyonun bir nedeni enflasyondur. Türkiye de 2001 yılından sonra enflasyon düşürüldü ve fakat yüzde 8 ile yüzde 10 arasında kronikleşti. Enflasyon nedeniyle TL tasarruf fonksiyonunu yerine getiremiyor. Ayrıca belirsizlik yaratıyor. Enflasyon serabından kurtulmak için, herkes dolar hesabı yapıyor.
İkinci nedeni, ekonomi yönetimine ve hükümete olan güvensizliktir. Zira iç ve dış siyasi istikrar sorunu yaşandıkça, vatandaşta ihtiyat saiki ile döviz tutuyor..
Şimdi kur artışı devletin aklını başına getirdi..
Bu kararlar kurları frenlemekte kısmen de olsa yararlı da olur, fakat daha önemlisi bu kararlar normale dönüş kararlarıdır.
Türkiye'ye 2010 yılına kadar yoğun olarak sıcak para girdi. Bol döviz, kurlar üstünde baskı oluşturdu. Merkez Bankası'nın da düşük kuru enflasyonla mücadelede bir araç olarak kullanması ile TL değerlendi. İthalat fiyatları cazip geldiği için, ithalat arttı. Ortaya çıkan cari açık dış borçla kapatıldı.
Yani Türkiye, 2003-2012 arasında bir serap yaşadı. Şimdi şapka düştü, kel göründü… Bu geniş zamanda borçlandık… Dış borçlarımız ve döviz pozisyon açığımız arttı.
Döviz yükümlülüğümüz daha da aratacak… Çünkü Türkiye döviz kazanmıyor, kaybediyor. Bütün bunlar, siyasi etkiler dışında, kur artışına neden olan ve bize özgü ekonomik nedenlerdir..
Sonuçta,Türkiye'nin uluslararası net yatırım pozisyon açığı, 2016 yılı üçüncü çeyrekte 389.6 milyar dolara yükseldi. Uluslararası yatırım pozisyonu, Türkiye'nin yurtdışından alacaklarıyla, Türkiye'nin yurtdışına borçlarının netini göstermektedir.
Ayrıca Türkiye bir yıl içinde, kısa vadeli dış borçlar, vadesine bir yıl ve daha az kalmış uzun vadeli dış borçlar ile cari açık nedeniyle bir yıl içinde 200 milyar dolar döviz ödemek zorundadır.
…***
Prof. Dr. Haydar Baş, 1 aralık tarihli yeni mesaj gazetesinde, “Her şeye rağmen Kıbrıs halen bizim” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“KKTC Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Sayın Barış Burcu, ikinci tur görüşmeler için “Kıbrıs Rum tarafı yeterli hazırlıkla gelmedi” diyor. Kıbrıslı devlet adamları, Rum tarafının hazırlıktan maksadının “Ada'nın tamamını almak" olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır.” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İsviçre'de kesilen ikinci tur Kıbrıs görüşmeleri, Rumların verilen tavizleri az bulması nedeniyle sonuçsuz kaldı. Rumların yüzde 36.2 olan Türk tarafındaki toprak payını yüzde 28.2'ye çekme isteklerinin kabul görmemesi toplantıları bir kez daha askıya almış durumda.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin son ve belki de stratejik önemi dikkate alındığında en hassas kazanımı olan Kıbrıs adası, bizce Rumların şımarıklığı sebebiyle değil de kazanımda akan şehit kanları hürmetine halen elimizde…
Zira 1974 çıkarmasından bu yana her fırsatta adada iki devlet ve iki egemenlik vurgusunun reddedilişi, Merhum Rauf Denktaş'tan sonra Türk tarafını ve hatta Türk siyasilerini, “verelim, daha iyi haklara kavuşalım” noktasına taşıdı.
Eğer Rumun talepleri hayata geçerse, 5000'den fazla şehit vererek alınan Kıbrıs, yani Türk'ün yavru vatanı masa başında bir imza ile verilmiş olacak.
KKTC Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Sayın Barış Burcu, ikinci tur görüşmeler için “Kıbrıs Rum tarafı yeterli hazırlıkla gelmedi” diyor. Kıbrıslı devlet adamları, Rum tarafının hazırlıktan maksadının “Ada'nın tamamını almak" olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır.
Nasıl Batı için, Anadolu toprakları işgal edilmiş ve orada bulunan halklar asimile edilmişse, aynı mantık Kıbrıs için de gereçlidir.
Türk-İslam tarihinde bir yere yapılan fetih savaşları, o yeri İslam topraklarına katmak ve Müslümanlığı yaymak maksadı ile vatan yapmak içindir.
Hz. Peygamber'in halası, Hala Sultan'ın yattığı Kıbrıs toprakları da aynı gerekçe ile bizim için vatandır.
Bu temel gayeden uzaklaşmak ve AB gibi dağılmak üzere olan bir toplumun imkânlarından yararlanmak gayesi ile Batı'ya ram olmaya çalışmak inanınız ne Kıbrıslı Türklere, ne de anavatan Türkiye'ye zerre fayda sağlayacaktır.
Müslüman denilince akla gelen Türkler, Türk kaldığı sürece Avrupa Birliği'ne de asla alınmayacaklardır.
Kıbrıslı Türk illa sürünmek mi istiyor?
…***
Faruk Çakır, 1 aralık tarihli Yeni Asya gazetesinde, “İttihad olmadan asla” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İhtilâfın can alıcı yaralarının hissedildiği yerlerden biri de Filistin. Bütün İslâm dünyası Filistin’deki İsrail işgalinin sona ermesi için gayret ve duâ ederken, Filistin’de iç ihtilâf yaşanıyor. Şükür ki son yıllarda bu ihtilâf çok öne çıkmıyor, ama bir zamanlar “Filistin’i en çok ben seviyorum” gibi tavırlarla birbirlerine silâh doğrultanlar bile olmuştu. Farklı ‘parti’ ve görüşlere mensup Filistinlilerin ‘ortak düşman’ları olan İsrail yerine birbirleriyle kavga etmesinin bir izahı, bir açıklaması olabilir mi?” diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Dünya Müslümanlarının en birinci derdi, bir ve beraber olamamaktır.
“İttihad-ı İslâm/İslâm birliği” bir hedef olduğu hâlde Müslüman ülkeler kendi içlerinde bir birlik kurabilmiş değil. Pek çok İslâm ülkesi ihtilâf yüzünden kuvvet ve kudret kaybedip fukaralık denizine düşüyor.
İhtilâfın can alıcı yaralarının hissedildiği yerlerden biri de Filistin. Bütün İslâm dünyası Filistin’deki İsrail işgalinin sona ermesi için gayret ve duâ ederken, Filistin’de iç ihtilâf yaşanıyor. Şükür ki son yıllarda bu ihtilâf çok öne çıkmıyor, ama bir zamanlar “Filistin’i en çok ben seviyorum” gibi tavırlarla birbirlerine silâh doğrultanlar bile olmuştu. Farklı ‘parti’ ve görüşlere mensup Filistinlilerin ‘ortak düşman’ları olan İsrail yerine birbirleriyle kavga etmesinin bir izahı, bir açıklaması olabilir mi?
Filistinli uzman ve siyasetçiler de bir vesile ile bu mesele hakkında görüşlerini beyan etmişler.
Ramallah’taki Birzeit Üniversitesi Rektör Yardımcısı Gassan Hatip, Filistinli gruplar Fetih ve Hamas arasındaki anlaşmazlık konusunda (yakın zamanda) bir şeyin değişeceğini beklemediğini ifade etmiş ve şöyle demiş: “Bu iki fraksiyon arasındaki meselenin Fetih’in iç meselelerinden bağımsız olduğunu düşünüyorum. Fetih ile Hamas arasında 10 yıldır devam eden sorunlar sürmeye devam edecektir.”
Filistinli düşünce kuruluşundan El-Şebeke’den siyasî analist Nur Arafeh ise, Filistin yönetiminin tamamen Fetih içerisindeki ve Hamas’la olan çekişmelere odaklandığını belirterek, içerideki bu çekişmenin “ana düşman olan İsrail işgaline odaklanmayı engellediğini” belirmiş. (AA, 28 Kasım 2016)
Merkezi ABD’nin başşehri Washington’da bulunan Pew Din ve Kamu Hayatı Forumu adlı kuruluş tarafından yapılan bir araştırmaya göre dünyadaki Müslüman nüfus 1.5 milyarın üzerinde. Tabiî ki dünyadaki Müslüman nüfus sayısını bile ABD merkezli bir kuruluştan öğrenmek İslâm dünyasının zaafı, ama durum bu. Dünyadaki 4 kişiden biri Müslüman, ama göz yaşı akıtanların çoğu da Müslüman... 1.5 milyar insan ittihad ve ittifak etse İslâm dünyası bu hâlde olur muydu?
Tabiî ki ihtilâfın açtığı yaralar sadece Filistin’le sınırlı değil. İslâm dünyasının pek çok yerinde benzer sıkıntılar var. Afganistan’ın bu hale gelmesi bir cihette iç ihtilâf sebebiyle değil mi? Yürekler toplu vursa, onları başkasının susturması mümkün olur mu?
İhtilâflar ancak “Hem Peygamberimiz bir, dinimiz bir, kıblemiz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir. (...)
Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği (...) hâlde, (...) mü’mine karşı hakikî adâvet etmek (...) ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın” (B. S. Nursi, Mektubat, sayfa: 255) ölçüsüyle sona erebilir.