Türkiye'den köşe yazarları
Yavuz Selim Demirağ, 3 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “330 çıkmazsa...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş AKP içinde bir tane bile fire olmayacağını iddia ederek, OHAL'in sadece memlekette değil parti içinde de geçerli olduğunu ilan etti. Malumunuz anayasa oylamalarında grup kararı alınamıyor. Partiler oy verecek vekilleri kontrol altına alabilmek için başta grup başkan vekilleri olmak üzere tecrübeli vekilleri markaj için görevlendirir. Her ne kadar kapalı perde içindeki kabinde oy veriliyor olmasına rağmen baskı için yöntem hazır. Oy verecek vekil "evet-hayır-geçersiz" diye üç ayrı pusulayı alıp birini zarfın içine koyup oyunu kullanır. Parti adına markaj yapan görevliye kendisinden şüphe duyulmasın diye diğer iki pusula teslim edilerek sadakat tescillenir. Sakın ola ki "Böyle teslimiyet olur mu?" diye tepki göstermeye kalkışmayın.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
TBMM'de bu ve benzeri vakalar o kadar çok yaşanmıştır ki bazı vekiller telefon ile fotoğrafını çekip anında sosyal medyada yayınlayarak liderlerinin gözüne girmek isterler. Bu ve benzeri yöntemler anayasaya aykırıdır. Böylesi durumlarda yapılan tespitler kanıtlarıyla Anayasa Mahkemesi'ne götürüldüğünde söz konusu oylamanın iptal edilme durumu vardır. Ancak burası Türkiye. 330 konusunda endişeli olan AKP'nin MHP Genel Müdürü Bahçeli Bey'e bu denli iltifat ve itibar gösterme sebebi bu sayıya ulaşmak. Zira Saraydan "Siz 330'u getirin, referandumda halkın oyunu bana bırakın" emri hür iradeyi eritti bile. 316 AKP oyuna 14 MHP oyu gerekiyor. Bunu bilen AKP kendi içinde fire vermemek için her şeyi göze almış durumda. Lakin Cemil Çiçek, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu ve ekibine "getirin bakalım şu oy pusulalarını da görelim renginizi" dayatmasını yapacaklardır. Bir de "ByLockcu vekiller" muamması var. Kimileri FETÖ'cü olmadığını kanıtlama peşinde. Dün yazdım. Bir daha seçilmeyeceğini bilenlerin onurlu finali de yaşanabilir. Aldığım duyumlar, edindiğim tecrübelere dayanarak 330'a ulaşılmayacağı kanaatimin altını çiziyorum. Bu durumda Erdoğan çok öfkelenecek! Bakanlar Kurulu'nda ciddi değişiklikler yapıp erken genel seçim kararı çıkarttıracak! Yoğun propaganda bombardımanı ile MHP ve HDP'yi baraj altında bırakıp 400 vekil ile dilediği gibi anayasayı değiştirme gücünü eline alacağını da hesaplıyor. Erdoğan'ın öfkesinden Bahçeli Bey de nasibine düşeni alacaktır. Kamuoyuna, seçmene Bahçeli'yi şikayet edecek elbette... Dahası "koltuğunu bana borçlu" sopasını sallayıp, her an değiştirilme ihtimalini hatırlatacaktır. Lakin öfke ile kalkıp zararla oturma niyetinde değil. MHP'de muhtemel bir değişikliğin oy patlamasına sebep olacağını çok iyi bildiğinden Bahçeli Bey'in seçim sonuna kadar koltuğu işgal etmesine göz yumacak, dahası dolaylı olarak değişmesini engellemeye çalışacaktır.Nereden bakarsanız tablo hazin. Bu makus talihe boyun eğmeyecek bir irade var mı? Kendi adıma umudumu hiç bir zaman yitirmedim. Bir şeyin değiştiğinde her şeyin değişebileceğine inancım tam. Değişimin formülleri de var. Hele şu oylamayı bir görelim. Alternatifleri o vakit detayları ile paylaşırız.
…***
Faruk Çakır, 3 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Önce sağlam bir system”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Tekrar etmiş olacağız, ama mecburuz: İsimlerin değişmesiyle hakikat değişmez. Dünyanın ‘elma’ dediğine birileri ‘ayva’ dese onun dediğini dikkate alan olur mu?Türkiye’nin derdi yöneticilere nasıl hitap edileceğinden ziyade, nasıl bir sistemle idare olunacağıdır. Adına demokrasi denilse ve orada hak, hukuk ve adalet olmasa o yönetim gerçek anlamda demokrasi olur mu?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bir süredir yönetim sistemi değişikliğinden bahsediliyor. Ülkemiz, eksikleriyle beraber şu anda parlamenter sistemle idare olunuyor. Cumhurbaşkanı var, başbakan var, TBMM var, bakanlar var. Bu sistem yerine “başkanlık sistemi”nin gelmesini isteyenler var. Tartışmalar devam ederken bir isim değişikliği yapılarak istenen yeni sistemin “cumhurbaşkanlığı sistemi” olduğu ilân edildi. Ne oldu da istenen sistemde isim değişikliği yapıldı? Bir partinin yeni sisteme destek şartı buymuş. “Başkanlık” olursa destek yok, “cumhurbaşkanlığı” olursa destek var. Arzu edilen sistem aynı, ama isimlendirme farklı. Bugün cumhurbaşkanlığı denir, yarın bir gün başkanlık ya da başka bir gün başka bir isim...
Peki, olması gereken nedir? Siyaset bilimci Prof. Dr. Üstün Ergüder bu konuların sorulduğu bir röportajda önemli konulara dikkat çekmiş. Dünyadaki başkanlık sistemleri üzerinde çalışmış bir siyaset bilimci olan Prof. Dr. Ergüder’in değerlendirmelerinin bir bölümü şöyle: “Tabiî yeni bir sistem tasarlıyorsanız -ben olaya parlamenter sistemden yanayım, başkanlık sisteminden yanayım diye bakmıyorum; benim baktığım taraf, insan haklarına saygılı demokratik bir düzenin getirilmesidir- bu da başkanlık sistemi olacaksa, güçlü kontrol mekanizmaları olmalı. Bizim sadece başkanın yetkileri üzerine değil, parlamentonun ve yargı organlarının da yetkilerine odaklanmamız lâzım. Benim Türkiye’de yapılan konuşmalardan anladığım, öyle bir başkanlık sistemi isteniyor ki, parlamento da, yargı da başkana biat etsin. Bunu Allah göstermesin. Bundan korkum var. (...) Parlamentoyu güçlendirecek tedbirlerin alınması lâzım. Biz şimdi partili cumhurbaşkanını getirip, şu andaki seçim sistemini kullanırsak, yandık. Cumhurbaşkanı ya da parti lideri kimse, o adayları tesbit eder. Sen istediğin kadar kanunlarla parlamentonun yasama yetkisini arttır, işe yaramaz.
Netice olarak isimlendirmeden daha önemli olan insan haklarına saygılı demokratik bir sistemin getirilmesidir. Mevcut seçim sistemini değiştirmeden getirilecek ismi yeni bir sistem gerçekten yeni olmayacak ve Türkiye’ye bir fayda sağlamayacak.
Bakınız, denetleme olmadığı durumlarda öğrenci yurtları bile idare edilemiyor. Öğrenci yurdu idarecileri için istediğimiz denetlemeyi Türkiye’yi idare edenler için istememek yanlış olmaz mı? Çok mahir bile olsa yetkileri tek bir kişiye bırakmak fıtrat kanunlarına da aykırı olur. İnsanoğlu hata yapabildiğine göre hesap sorma ve denetleme mutlaka gereklidir.
…***
Özgür Mumcu, 3 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “OHAL anayasası”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Adalet Bakanı’nın, kaç gazetecinin tutuklu olduğunun sorulduğu soru önergesine verdiği yanıt çok aydınlatıcı. Bakanlık kaç gazetecinin tutuklu olduğunu bilmediğini açıkladı. Kısaca Sarı Basın Kartı olan sadece üç kişi var, gerisini vallahi bilemiyoruz demekle yetinildi. Gazetecilik örgütleri ise 146 gazetecinin tutuklu olduğunu belirtiyor. Böylece dünya rekorunu elimizde bulunduruyoruz. Dünya devleti hedefi bir yerden tutturulmuş. Cumhuriyet’in tutuklu gazeteci ve yöneticilerinin fotoğrafları her gün gazetenin ilk sayfasında. Neredeyse bir aydır içerideler. Bilmem Adalet Bakanı kaçını gazeteci sayıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Anayasa Mahkemesi’nin kendi içtihadını görmezden gelerek OHAL KHK’lerini denetlememe kararını almasıyla birlikte bir hukuk boşluğunda yaşıyoruz. Varlık nedeni anayasayı ve hukuk devletini korumak olan mahkeme kendi varlığını reddedeli beri, hukuki güvenlik ilkesi ve hukuki öngörülebilirlik ortadan kalkmış durumda. Hukuki ve siyasi denetim mekanizmaları felç. Bunun istikrarsızlıkla sonuçlanması ise eşyanın tabiatı gereği. İçinde bulunduğumuz ekonomik bunalımda yaratılan hukuk boşluğunun getirdiği istikrarsızlığın büyük payı var.
Hiçbir şey öngörülebilir olmadığından iktidar çevrelerinden birbiriyle çelişen açıklamalar geliyor. Erdoğan her hanede üç araba olmasını bir refah göstergesi sayarken, birkaç ay sonra bunu bir israf olarak değerlendiriyor. Şanghay Örgütü’ne girelim derken hemen sonra AB’ye girmeye hazırız mesajları veriliyor. Kimi OHAL sürsün diye diretirken bazısı OHAL bitsin demekte. En ilkel toplumlar bile hukuki boşlukta yönetilemez. Türkiye gibi karmaşık bir toplum yapısına sahip, aksaklıklarına rağmen uzun bir demokrasi tecrübesi olan bir ülke ise asla yönetilemez. Bugünkü tablo da bu tespiti teyit etmekte. AKP ve MHP’nin anayasa uzlaşması bu yönetim sorununu aşmak amacında. Yani önce hukuk devleti ortadan kaldırılarak ölüm gösterildi şimdi başkanlık sistemiyle sıtmaya razı edilmeye çalışılıyoruz. Gelgelelim, bugüne kadar söylenenlerden anlaşılan anayasa uzlaşmasının bugün yaşanan fiili durumun kâğıda geçirilmesinden ibaret olduğu.
Yani ölüm gösteriliyor gösterilmesine ama rıza istenen sıtmanın da sonu ölüm. Hemen yarın sabah yeni bir televizyon kanalı ya da gazete kapatılabilir. Onlarca gazeteci gözaltına alınabilir. Yüzlerce dernek kapatılabilir. Binlerce kişi işten atılabilir. Geçen aylarda sıklıkla yaşadığımız gibi. Buna ülke yönetmek denmez. Bu koşullarda anayasa referandumu yapılmaz. Yapılsa da meşruluğu 12 Eylül koşullarında yapılan anayasa referandumu gibi senelerce tartışılır. İçinde bulunduğumuz istikrarsızlığın ve ileride Kenan Evren gibi anılmamanın ilk şartı çoktandır OHAL ile ilgisi kalmamış bu OHAL düzeninin sona ermesi. Yoksa yeni anayasa tarihe OHAL Anayasası olarak geçecek.