Türkiye'den köşe yazarları
Esfender Korkmaz, 4 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Ekonomiyi çıkmaza sokan siyasi takıntı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kur hareketleri, borsa hareketleri, enflasyon, işsizlik ekonominin barometreleridir. Bunlardaki bozulma mutlaka ekonomik yapıda ortaya çıkan bir hastalıktan ileri gelir. Bu göstergeleri düzeltmek için önce ekonomik yapının röntgenini çekmek gerekir. Böylece normal bir ekonomi yönetimi bünyedeki hastalığın tespit edilmesinden sonra tedavi için gerekenleri, yani yeni politikaları, yine yeni bir plan ve program çerçevesinde devreye sokar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bizim ve dünyanın yaşadığı sorunlar göstermiştir ki, ideolojik takıntılar ve sloganlar ile siyasi çıkar hesapları, ekonomide uyumsuz politikaları gündeme getirmekte ve bundan toplum zarar görmektedir.İktisat politikalarında farklı ülkeler, farklı zamanlarda genel anlamda benzer ekonomik felsefeyi benimseyebilir... Ancak aynı program ve aynı araçlarla aynı sonuçların alınması mümkün olmaz... Çünkü söz konusu politikalar, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik konjonktüre, toplumun tüketim-tasarruf alışkanlığına, halkın bilinç düzeyi ve psikolojisine ve ülkeyi yönetenlerin siyasi anlayışına göre farklı sonuçlar verir.Örneğin, ekonomide durgunluk varsa, genişletici, toplam talebi ve istihdamı artıracak politikalar uygulamak, bütçe harcamalarını artırmak gerekecektir. Enflasyon varsa, faizleri yüksek tutmak, bütçede kısıntıya gitmek gerekecektir. Cumhuriyet tarihinde akılcı politika uygulayan hükümetler böyle yapmıştır. 1980 sonrası, dışa açılma politikaları neticesinde rekabetçi bir sanayi oluştu.1994 krizi 5 Nisan kararları ile, 2001 krizi güçlü ekonomiye geçiş programı ile çözüldü.1950-1960 arasında, yani DP döneminde bugünkü gibi başıbozuk bir piyasa ekonomisi uygulandı. Söz gelimi ithalat yapmak isteyenler 1952'den başlayarak MB'ye TL yatırıyordu... Devlet de döviz bulup bunu ödüyordu.Sonunda devlet de döviz bulamadı ve ariyere (gecikmiş) dış borç sorunu ortaya çıktı. 1959 yılında ise moratoryum ilan edildi. Beş altı yıl önce de Yunanistan dış borçlarını ödeyememiş ve moratoryum ilan etmişti.Moratoryum bir ülkenin dış borçlarını ödeyemez duruma düşmesi ve alacaklılarla dış borçları yeniden yapılandırmak için masaya oturması demektir.***Bugün Cumhuriyet döneminin en ağır ekonomik sorununu yaşıyoruz. Ben 2005 yılında ''kur riski'' diye bir kitap yazdım ve dalgalı kur yerine kontrollü kur sitemine geçmezsek bugünlere geleceğimizi anlattım. Aynı yıl CHP Parti Meclisi'nde bu tezimi power point'le takdim etmiştim. Birçok Parti Meclisi üyesi arkadaş hoca ders anlatıyor diye dışarı çıkmıştı. MHP ekonomiyi tartışmayı her zaman ucuz görmüştür. AKP'nin ise hiçbir zaman kendi takıntısından kurtulma şansı olmadı. Sıcak para ekonomi yönetiminin başını döndürdü ve gerçeği göremediler.Bugün geldiğimiz noktada, mevcut günübirlik politikalarla bu ekonomi yürümez. Üstelik tam bu inişte bir darbede siyasetten, AKP ve MHP'den geldi. Hangi hesap olduğunu henüz toplum kavrayamadı. Ancak parlamenter sistemden, başkanlık sistemine geçiş gibi köklü bir yönetim modeli değişikliği, piyasaları, yerli ve yabancı sermayeyi ve toplumu tedirgin etti. Her toplum yönetim sisteminde bu gibi köklü değişiklikten endişe duyar.
…***
Mehmet Kara, 4 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “OHAL’de referandum olur mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından, MGK’nın tavsiyesi, Bakanlar Kurulu kararı ve Meclis’in onayıyla 21 Temmuz 2016 tarihinde 3 ay süreyle ilân edilen Olağanüstü Hal’in (OHAL) süresi 20 Ekim 2016 tarihinde sona ermiş, üç aylık ikinci bir uzatmaya gidilmişti. İkinci uzatma ise 19 Ocak 2017 tarihinde sona eriyor.OHAL’in ikinci uzatmasının bitmesine bir buçuk aya yakın bir süre varken, üçüncü kez uzatılıp uzatılmamasıyla ilgili görüşler gelmeye başladı.Başbakan Binali Yıldırım, “olağanüstü hal altında seçim, referandum yapılamayacağı”nı söylemesi bunlardan en önemlisi ve dikkat çekicisi oldu.Diğer yandan da “OHAL ve KHK’lı yönetimin bir an önce sonuna gelinmesini bekliyoruz” diyen TÜSİAD Başkanı Cansen Başaran Symes’e cevaben, “OHAL kalksın, biz de istiyoruz, itirazımız yok” cevabını veren Yıldırım sonuna bir de “ama” ekliyor.”diyen yazar, yazısınınn devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
OHAL konusunda en net açıklamayı Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, “Türkiye Cumhuriyeti Ekonomi Bakanı olarak söylüyorum, olağanüstü hali ben istemiyorum kardeşim. Türkiye’de her şeyin normal olmasını ben de istiyorum. Eğer Türkiye evet her şeyi halletti, terörle mücadelesini, bu ihanetle mücadeleyi bitirdi, ben sürmesini istemiyorum. Açıkça söylüyorum. İkinci uzatmadan sonra uzatılmasını istemiyorum” ifadesiyle yaptı.
Başbakan ve Ekonomi Bakanı böyle derken Cumhurbaşkanlığı görünümlü başkanlık konusunda anayasa değişikliği teklifinde hükümet ile anlaşan MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin tavrı ise dikkat çekici. Zira, hükümet böyle derken o sonuna kadar OHAL’in devam etmesini savunuyor ve “PKK, DHKP-C gibi terör örgütleri temizlenene kadar OHAL devam etmelidir. OHAL’e desteğimiz tamdır” diye konuşuyor.
Gazetecilerin sorularına karşılık, “Siz gazeteci olarak OHAL olduğu zaman gazeteye çıkıyorsunuz. Çalışmalarınızı sürdürüyorsunuz, mahsurlu taraf neresi yani?” diyen Bahçeli’nin “OHAL olduğu zaman her gün evinizden çıkıyorsunuz. İşinize gidiyorsunuz. Bir ara da sandığa gidebilirsiniz. Mahsurlu taraf neresi?” demesi daha da enteresan…
Yıldırım, OHAL’de referandum yapılamayacağını söylerken bazı parti yöneticilerinin geçmişte OHAL’de seçimlerin yapıldığını, yine yapılabileceğini söylemesi de dikkat çekiyor.
Bu durum, Hürriyet’ten Fatih Çekirge’ye konuşan Binali Yıldırım’ın, “Şimdi, referandum olması halinde, elbette kimseye, ‘OHAL altında seçime gidildi, OHAL şartlarında referandum yapıldı’ gibi bir söz söyleme fırsatı vermeyiz. Bu nedenle referandum öncesi OHAL kaldırılır diye düşünüyorum” ifadeleri nereye koyulacak?
…***
Aslı Aydıntaşbaş, 4 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde “CHP kendini kandırıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhuriyet Halk Partisi’nin ne yaptığını anlayabilmiş değilim. Memleket tehlikeli bir uçurum eşiğinde; dolar 3.5 TL olmuş, Irak ve Suriye’de büyük açmazlar var; Meclis, adeta şahsa özel bir sistem değişikliğini oylamak üzere ve anamuhalefet partisi ortalarda yok. Var ama yok. Aslına bakarsanız, CHP de bu analize katılıyor; hatta benim söylediklerimden çok daha ağırını söylüyor. Ama sadece söylüyor. Sanki anayasada tanımlanan görevi sadece “şikâyet” etmekmişçesine söylenip duruyor; ne etkin bir muhalefet koyabiliyor ne de gidişatı değiştirebilecek bir oyun kurguluyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İşin tuhafı, anamuhalefet partisi yöneticileri 7 Haziran’dan bu yana her aşamada birileri tarafından “yanıltıldıklarının” farkında değiller. CHP, devletin bekasını düşünen bir parti. Buna itirazım yok. Devletin derinliklerinde haber kaynakları, dostları var. İyi de, bu nasıl bir devlet ki sürekli CHP’yi kündeye getiriyor?
Haziran 2015 seçimlerinden sonra CHP, MHP’yle birlikte üçlü koalisyona gitmek istedi. Daha sonra AKP’yle koalisyon görüşmelerinde iyi niyetle sarıldı ve devlet denilen mekanizmanın “CHP-AKP koalisyonu” istediği düşüncesine o kadar güvendi ki, sonunda durumu anladığında iş işten geçmişti. Tayyip Erdoğan, her daim CHP’nin iki adım önündeydi; 1 Kasım’da seçimler yinelendi ve sonuç ortada.
Aynı şekilde anamuhalefet partisi, HDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına karşıydı. Birileri CHP’ye bunun zaten “olamayacağını” AKP içinde dokunulmazlıklar konusuna karşı çıkan en az 40 vekil olduğunu söyledi. İyi de, Erdoğan yine ön aldı. Meclis’teki dokunulmazlık oylamasında, vekillerin kabine girip kapalı oy kullanmasına izin verilmedi. AKP’den gelen parti komiserleri, kabinlerin önünde set kurdu, girenin çıkanın fotoğrafını çekti ve AKP’de sahiden bu oylamaya karşı olan vekiller dahil herkes kös kös girip “Evet” oyu verdi. CHP’nin hesabı yine tutmadı.
Görüyorum ki bazı CHP’liler şimdi de MHP ve AKP’nin üzerinde anlaştıkları başkanlık teklifiyle ilgili, “Meclis’ten çıkmaz” düşüncesindeler. AKP’nin fire vermesini bekliyorlar. Doğru, iktidar partisinde gidişattan memnun olmayan, başkanlık sistemine karşı, hatta Türkiye’nin karanlık bir açmaza girdiğini düşünen insanlar var. Meclis’te ve kabinede kaygılı isimler de var. Ama hiçbiri kafasını kaldırıp isyan edebilecek durumda değil. Üzerlerinde büyük baskı var. Can korkusu bu. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, kimse hür iradesiyle hareket edemiyor. Belki başkanlık oylamasında tek başına kabine girseler, vicdanlarıyla hareket edebilecekler. Ama dedim ya, başkanlık için bu kadar bastıran irade, bu işi de şansa bırakmayacaktır. Nasıl ki dokunulmazlık oylamasında parti komiserleri oylama kabinlerinin dışında hâkimiyet kurduysa, bu sefer de benzer bir durum olacaktır. Oylama, anayasal ve İçtüzük açısından “kapalı” olmak zorunda; ancak iktidar partisi bunu “açık oylamaya” dönüştürecek, mutlak itaatla kendi partisinden 317 oyu garantileyecektir. Özetle, kimse fazla heveslenmesin; fire ihtimali yok denecek kadar az.
CHP’nin ön alıp bu süreci değiştirme ihtimalini görmüyorum. Olsa olsa, oylama olup bittikten sonra çıkıp şikâyet eden bir basın toplantısı yapacaklardır.