Aralık 06, 2016 11:24 Europe/Istanbul

Hikmet Çetinkaya, 6 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Adalet zulme direnmektir...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adana mitinginde söylediklerini bir yere not edin: “Adalet zulme karşı direnmek demektir. Devlet akılla, irfanla, bilgiyle yönetilir; devlet kinle intikamla yönetilmez.” Bir toplum düşünün, ölümlerle yatıyor ölümlerle kalkıyor. Ölümlerle, acılarla, hüzünlerle akıyor hayatın suyu... En son yaşadığımız Aladağ’daki facia yüreklere düşen ateş. Kız çocuklarımız cayır cayır yandı. Onların çığlıkları, canlarını kurtarmaya yetmedi. Çıktılar, bu faciaya “kader” deyip üstünü örttüler. Türkiye’de çocuklar ölüyor göz göre göre. Bunun yanı sıra nefret sarmalı. Ölen ölür kalan sağlar bizimdir zihniyeti. Adalet yüce bir kavram değil midir? Kılıçdaroğlu bu konuya değindi: “Çünkü adalet mülkün temelidir. Hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı hepimizin üstüne titremesi gereken kavramlardır.” İşte bunun için adalet zulme direnmektir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Zulme direnmenin bir bedeli var. Bu yüzden tarihin sayfalarını ara sıra karıştırmak gerekir. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adana’da Uğur Mumcu Alanı’nda yaptığı konuşma, yaşadığımız günlerin acısının yüreklerde bıraktığı izdir ve önemlidir...

Türkiye Cumhuriyeti’ni, demokratik, sosyal hukuk devletini korumak toplum olarak bizim görevimizdir. Hesaplamaya ya da hesaplaşmaya kalkarsanız, onlara her koşulda siyasal çıkarlarınız için kol kanat gererseniz, yurtları da ele geçirirler, yargıyı da, Emniyeti de. TSK içinde sinsice yuvalanırlar... FETÖ’cü çeteler tam 40 yıl bu devletin gözleri önünde devletin en duyarlı kurum ve kuruluşlarında örgütlenip 15/16 Temmuz’da alçak, kanlı kalkışmayı yapmadılar mı? TBMM’yi, polis karargâhını bombalamadılar mı? Girintili, çıkıntılı, sarmallı bir hayatı yaşamak zordur... O yüzden adalet, hak, hukuk isteyeceğiz, temel hak ve özgürlükleri savunacağız. 15 Temmuz’da darbecileri görüp tanıdık... Oysa onlar içimizde yaşıyorlardı bizim... Devlet olanaklarıyla okumuşlardı... Sinsice o kadrolara yerleştirilmişlerdi...

Hep korunup kollandılar, çete başı Fethullah Gülen’e 2012 yılında “Bu hasret bitsin, artık yurda dön” dediler...

Ya 15/16 Temmuz’un ardından ne dediler?

Kandırıldık?Silivri’de tutuklu 10 yönetici ve yazar arkadaşımızdan Kadri Gürsel, çizerimiz Musa Kart, vakıf yönetim kurulu üyemiz avukat Bülent Utku, CHP’li Erdoğan Toprak aracılığıyla mesaj gönderdi Aladağ faciası için:

“Kızlarımızı yakan ateş koğuşumuza düştü...” Hülya ve Oktay Uygun İcra Kurulu Başkanımız Akın Atalay’ı yazdı... Harika bir yazıydı... “Akın, asıl mahpusluk gurbetliktir bilirsin!

Bizden de Silivri’ye selam!” Hele Murat Sabuncu’nun oğlu Muratcan Sabuncu’nun OHAL yasakları yüzünden babasına mektup yazamadığı için, yazdığı açık mektup! Beni hayli hüzünlendirdi.

…***

Özcan Yeniçeri, 6 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “MHP tek kişinin iktidarını savunamaz!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Siyasi partili cumhurbaşkanlığı sistemine geçildiğinde anayasayla uyum içerisinde olunacağından siyasi istikrar gelecek, kararlar daha çabuk alınacak, sistem daha iyi işleyecek ve daha da başarılı sonuçlar alınacağı iddia ediliyor.Türkiye'nin önünün açılması, ekonominin zirveye, terörün dibe vurmasının yolunun da siyasi partili cumhurbaşkanlığından geçtiği propaganda ediliyor.Her şeyin evvelini ve ahirini siyasi partili cumhurbaşkanlığına bağlayanlar da yok değil.Kamuoyunu ayartma operasyonu!Bu algı yönetiminin de ötesinde ayartma operasyonudur. Tam anlamıyla bir sapmaya şartlandırmadır.AKP daha doğrusu Erdoğan on dört yıldır Türkiye'nin tek hakimidir. AKP'de nihai anlamda tek söz sahibi olan kişidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

On dört yıllık süre içinde Erdoğan'ın hiçbir görüş, talimat ya da emrinin geciktirilmesi ve yerine getirilmemesi söz konusu dahi olmamıştır.Bir gecede -Hakan Fidan olayında olduğu gibi- yasalar çıkarılabilen ve her istediği kararı alabilen bir iktidar Türkiye'de iş başındadır.Parlamenter sistemin koalisyon demek olduğu, hâlbuki tek başına iktidar olunduğu dönemlerde ülkenin kalkındığı yolundaki görüş yanıltıcıdır. Parlamenter sistem siyasi istikrarın da gerçek teminatıdır. Bu sistem AKP'ye on dört yıl, DP on yıl, AP'ye altı yıl, ANAVATAN'a da sekiz yıl kesintisiz tek başına iktidar olma imkânı vermiştir. Demek ki sorun sistem değil siyasi partilerin performanslarıdır.Kuvvetlerin birliği totaliterlik demektir!Yeni sistemde Cumhurbaşkanı seçilen kişinin partisiyle ilişkisi devam edecekse herhalde sıradan bir üye olarak devam etmeyecektir. Örneğin Erdoğan, hem partisinin genel başkanı, hem yürütmenin başkanı hem de Cumhurbaşkanı olacaktır. Bu kadar gücü elinde bulunduran bir liderin totalitarizme kaymasını kim önleyebilir?Kaldı ki Erdoğan bunu açıkça da ifade de etmiştir. Tayyip Erdoğan, kuvvetler ayrılığından şöyle yakınmıştı. 2012 yılında Konya'da Ekonomi Ödülleri töreninde, konuyla ilgili olarak şunları söyler:  "Sistem düzgün kurulmamış, sistemde yaşadığımız sıkıntılar var. Düzgün kurulmadığı içindir ki umulmadık yerde, umulmadık şekilde bakıyorsunuz bürokrasi karşınıza dikiliyor, bürokratik oligarşi karşınıza dikiliyor, umulmadık yerde yargıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Yasama, yürütme, yargının bu ülkede öncelikle bu milletin menfaatini düşünmesi lazım ve ardından da bu devletin menfaatini düşünmesi lazım. Eğer biz güçlü hale geleceksek böyle güçlü hale gelebiliriz" demişti.Dahası Cumhurbaşkanı Erdoğan, Anayasa Mahkemesi'nin verdiği karar için "Ben Anayasa Mahkemesi'nin vermiş olduğu karara uymuyorum, saygı da duymuyorum" diyebilmiştir. Gerçek manada hukuk devleti, hâkim teminatı ve kuvvetlerin ayrılığı demokrasinin olmazsa olmazıdır.

Siyasi partili cumhurbaşkanlığıyla yapılan da buna benzer bir durum ortaya çıkaracaktır. Siyasi partiyi millî irade yerine, genel başkanı siyasi parti yerine, Başbakanı genel başkan yerine, Cumhurbaşkanını da Başbakan yerine geçirince ve hepsi de bir kişi tarafından temsil edilince tek kişinin iktidarı kurulmuş olacaktır.

…***

Kazım güleçyüz, 6 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “AKP’deki tasfiyeler ve farklı mesajlar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yakın zamanlara kadar AKP yönetiminde ve hükümette önemli görevler üstlenmişken gelinen noktada devredışı kalan birçok isim var.En başta partinin kurucu kadrosundan, ilk AKP hükümetinde başbakanlık ve sonra dışişleri bakanlığı yaparak ardından 11. Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül.Dışişleri bakanlığı ve başbakanlık görevlerinde bulunan Ahmet Davutoğlu.Yine kurucu kadrodan, Meclis başkanlığı, başbakan yardımcılığı ve hükümet sözcülüğü görevleri yapan Bülent Arınç.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Devlet ve içişleri eski bakanlarından—ki bu görevinde çözüm sürecinin koordinatörlüğü gibi son derece önemli bir vazifenin de tevdi edildiği—Beşir Atalay.Önce kültür ve millî eğitim bakanlıkları, sonra parti genel başkan yardımcılığı görevlerini yürütmüş olan Hüseyin Çelik.

Adalet bakanlığı ve Meclis başkanlığı yapan Cemil Çiçek’le Mehmet Ali Şahin.Millî eğitim eski bakanı Ömer Dinçer.

Bu listeye başkaları da eklenebilir.Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasıyla  hızlanan bir tasfiye sürecinde dışlanan bu isimler artık tamamen emekli olup siyasetten çekildiler mi, parti tabanında ve toplumda bir karşılıkları kalmadı mı?Geçenlerde gittiğimiz Kayseri’de Gül için “Hâlâ ciddi bir tabanı var” denildi.

Diğer isimler için de seçim bölgelerinde aynı durum geçerli mi, bilemiyoruz.Her halükârda bu konumdaki isimler belirgin bir rahatsızlıkla bekleme pozisyonundalar. Ayrılıp yeni parti kuracakları yönündeki iddiaları şu aşamada doğrulayan bir işaret yok. Ama parti ve hükümet politikalarını kendi duruşları ekseninde şekillendirmeye çalıştıkları da gözleniyor. Parti kuracağı iddialarını yalanlayan Gül’ün son mesajları bunun yeni örnekleri:

 “Artık bir an önce OHAL’den çıkıp normal hale dönmeliyiz. Yürütülen soruşturmalarda suçlu-suçsuz ayrımına dikkat edilmeli. Çözüm sürecindeki konuları tekrar konuşabilir hale gelmeliyiz. İçe kapandık, bu durumdan çıkmalıyız.”

Bakalım, mâkes bulacaklar mı?