Türkiye'den köşe yazarları
Erinç Yeldan, 7 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Türkiye’nin dolar ile serüveni”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Amerikan Doları’nın TL karşısındaki fiyatı 3.50’ye değin yükseldi. Doların fiyatındaki bu hızlı artışın yaratacağı maliyet baskısı ve ekonomik tahribat karşısında ekonomi idaresinin şu ana değin önermiş olduğu tedbirler, “yastık altındaki dövizlerinizi bozdurun” türünden vatanperverlik duygularının ya da “faizleri düşürmekten başka çare yok” gibi iktisat biliminin temel mantığına aykırı önerilerin ötesine geçemiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Döviz kuru, kuşkusuz, bir ekonomideki en önemli makroekonomik fiyatların başında geliyor. Döviz kurunun “dengesinin” ne olduğu ve nasıl oluşacağı soruları yıllardır iktisat dünyasını meşgul etmekte. Tam olarak kesin bir hüküm içermemekle birlikte, dövizin fiyatının uzun dönemde ülkeler arasındaki enflasyon farklarından arındırılmış reel değerinin, “döviz dengesi” olarak algılanabileceği konusunda genel bir görüş birliği olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, iktisat biliminde “satın alma gücü paritesi” diye tanımlanan söz konusu reel döviz fiyatı, Türkiye ekonomisinde döviz piyasalarındaki dengesizliklerin de doğrudan yansımasını vermekte.
Bugünkü yazımızda da söz konusu tanımdan hareketle “bu noktaya nasıl geldik” sorusuna yanıt vermeye çalışacağız. Öncelikle, 2001 krizi sonrasından başlayarak küresel krizin patlak verdiği 2008 Eylülü’ne değin Amerikan Doları’nın TL karşısında piyasada gözlenen fiyatıyla enflasyondan arındırılmış reel fiyatına bakalım. Veriler bize 2003 başında doların fiyatının 1.70 TL olduğunu; 2005’e değin genelde dalgalı bir seyir izlendiğini; ancak özellikle 2006 yılı ortasından başlayarak gerek piyasada gözlenmiş bulunan güncel fiyatının, gerekse enflasyon farklarından arındırılmış reel fiyatının hızla gerilemeye başladığını görebiliyoruz. Öyle ki küresel krizin başlangıcı olan 2008 Eylülü’ne ulaşıldığında 1 Amerikan Doları’nın reel fiyatının 90 kuruşa kadar gerilemiş olduğunu hesaplıyoruz. Bunun anlamı şu: 2008 Eylülü’nde Türkiye ekonomisinde doların fiyatı 2003’e görece olarak yarı yarıya daha ucuzdu.
Dövizin fiyatındaki bu olağanüstü ucuzluk dönemi ekonomi idaresi tarafından coşkuyla karşılanan bir gelişme idi. Zira dövizin bu denli ucuzlaması bir yandan Merkez Bankası’na ithalat maliyetlerinin düşürülmesi sayesinde enflasyonu kontrol altına alma olanağı vermekte; bir yandan da AKP ekonomi idaresine döviz bazında yaşanan büyümenin gerçekte olduğunun kat be kat üstünde olarak propagandasının yapılmasına olanak sağlamaktaydı.
Dövizin ucuzluğu bir yandan da tüketim talebini kamçılayarak ulusal tasarrufların gerilemesi anlamına gelmekteydi. Söz konusu dönemde tasarrufların milli gelire oranı yüzde 22’den yüzde 15’e geriliyor, bu da cari işlemler açığı diye anılan dış açığı kontrolsüz bir biçimde yükseltiyordu.
Sanayisizleşen ve tasarrufları çökertilen ulusal ekonominin tek çıkış yolu sürekli dış borçlanma idi. Dış borçlar 2003’ten 2008’e 129 milyar dolardan 281 milyar dolara fırlarken ekonomide yatırım öncelikleri sanayi ve genel olarak reel ekonomik faaliyetlerden, inşaat sektörüne ve spekülatif finansal aktivitelere yönlendiriliyordu. 2008 krizi ve sonrasında Türkiye ekonomisinde yaşananlar artık 2003 sonrası dönemdeki ucuz dövize dayalı hormonlu büyüme sürecinin sonuna ulaşıldığını vurgulamaktadır. Türkiye’de neredeyse 15 senedir “güçlü ekonomiye geçiş” ve “yeni Türkiye” masallarıyla uygulanmakta olan hayal dünyası çökmüştür. Üretkenlik kazanımlarının gerilemekte olduğu sanayisizleşen ve tasarruf üretemeyen dışa bağımlı bir ekonomide, ne döviz piyasalarında ne de sosyal ve hukuk alanlarında dengenin veya istikrarın sağlanması mümkün değildir.
…***
Esfender Korkmaz, 7 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Ekonomide bunalım yaşıyoruz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Küresel ekonomi tıkanma noktasına yaklaştı... Bir finansal kriz olmaz. Çünkü talep durgun. 1929 bunalımı gibi bir büyük bunalım da olmaz, çünkü küreselleşme bir ülkede biriken negatif enerjinin aynı zamanda bütün dünyaya yayılmasına neden oluyor. Ya da Yunanistan'da olduğu gibi diğer AB ülkeleri sorunun daha fazla büyümesini önlüyor.1929'da önce ABD'de başlayan Dünya Ekonomik Bunalımı veya Büyük Buhran'ın ekonomik, sosyal ve siyasi etkileri 10 yıl sürdü. Bugün dünyanın yaşadığı ekonomik sorunlar, uzun dönemli bir istikrar sorunu, ekonomik konjonktürün iniş dönemi olarak görülebilir.Türkiye ise, dünyadan bu anlamda da ayrıştı...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye, siyasi ve ekonomik bunalım yaşıyor. Ekonomideki sorunların tamamı üzerinde, siyasi istikrarsızlık ve güven bunalımının etkisi, ekonomik faktörlerden daha yüksektir.Bugün kurlardaki artışı uluslararası dolar kurundaki artışa bağlamak, buna ilişkin oranlar hesaplamak doğru değildir. Çünkü, TL'deki değer kaybı, Trump'un sınırlarına duvar çekeceğim dediği Meksika pezosundan daha yüksektir. Trump'tan sonra Meksika pezosu 8.89, buna karşılık TL yüzde 10.6 değer kaybetti.Türkiye'nin dünyaya göre daha ağır bir bunalım yaşamasının nedeni tamamıyla iç siyasi gerilim, yanlış Orta Doğu politikası, terör belası ve başkanlık sisteminin dayatılmasıdır. Bunalımın fiilî etkisi yavaş yavaş ortaya çıkıyor... Kriz gibi parlayıp sönmüyor. Siyasi iktidar bunalımı psikolojik baskılarla, telkinlerle çözeceğini sanıyor. Söz gelimi dolar bozdurun demek, aynı zamanda siyasi iktidarın olayı ne kadar basite indirgediğini de gösteriyor. Zira, pahalı olmasına rağmen dolar bozdurmayanlar bugünkü siyasi gidişattan endişe edenler veya karşılarında hükümetin ciddi bir plan ve programı olmadığını görenlerdir. Dahası vatandaşın doları mı var? 100 dolar bozdurmak ne işe yarayacak?AKP iktidarında ekonomik göstergelerden yalnızca TÜFE'de düşme var. Bunun nedeni de 2001 yılında hazırlanan ve kemer sıkmayı öngören ''güçlü ekonomiye geçiş programıdır.'' Diğer göstergeler bunalımın nereye gideceğini gösteriyor. Özellikle, döviz ve işsizliğe ilişkin göstergeler sürdürülemez niteliktedir.
Döviz her zaman Türkiye'nin yumuşak karnı olmuştur. Dün 50 cent'e muhtaç olmuştuk... Bugün kurlardaki aşırı değerlenme, bir yılda ödememiz gereken 200 milyar dolar dış borç, 412 milyar dolar dış borç stoku, cari açık, tasarruf yatırım açığı için dış kaynağa olan ihtiyacımız bir arada değerlendirilirse, benzer bir pozisyonda olduğumuzu görebiliriz. İşsizliğin artması ise, aynı zamanda sosyal sorunların da artması demektir.Özet olarak; içinde bulunduğumuz ekonomik bunalım kanser gibi çalışıyor. Tahribat kaçınılmaz... Ancak şimdiden önlem alırsak, tahribatı bir miktar azaltabiliriz.
…***
Kazım Güleçyüz, 7 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Normale dönüş için”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
““Normal”den kasıt OHAL öncesi. Ama onun dahi gerçek anlamda “normal” bir hal olduğunu söylemek mümkün değil.Çünkü o tabloda da yoğun hak ihlalleri, gasplar ve el koymalar söz konusu.“İstim arkadan gelir” misali çıkarılan OHAL KHK’ları ile güya “yasal” kılıf giydirilen ihlaller bunlar. Ve zor belâ Meclis onayından geçen ilki dışındaki KHK’lar hâlâ TBMM gündemine getirilmiş değil.KHK ihraçları ise alabildiğine kalabalık bir mağdurlar kitlesi oluşturmuş durumda.Türkiye’nin gerçek anlamda normale dönebilmesi için evvelâ OHAL’i yine uzatmak yerine bir an önce bitirmesi şart.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Eşzamanlı olarak, KHK’lar TBMM’de onaylanıp kanunlaştırılmak yerine, tercihan aynı Meclisin iradesiyle yürürlükten kaldırılmalı. Kararnamelerdeki hukuka aykırılıkların düzeltilmesi veya iptali Anayasa Mahkemesine bırakılmamalı.
Eğer Meclis bu iradeyi gösteremezse konu AYM’ye götürülüp orada çözülmeli.
Normale dönüş için, OHAL öncesindeki duruma dönmek yetmez. O durumdaki anormal ve hukuk dışı uygulamalara son vermek ve bunların yol açtığı çok geniş çaplı mağduriyetlerin giderilmesine yönelik bir süreç başlatmak da gerekir.
Bunun en önemli şartlarından biri, yargının her türlü müdahaleden azade bir zeminde, hiçbir tesir altında kalmadan, münhasıran adaleti tecellî ettirmeye yönelik bir yapı ve işleyişe kavuşturulması.
Bir diğeri, içte ve dışta sürekli düşmanlar üretip kendi kitlesini onlara karşı mobilize etme ve böylece toplumu kutuplaştırma yaklaşımının terk edilmesi; çoğulcu, farklılıklara saygılı ve mütehammil, muhalefet ve eleştiriye hazımkâr, kucaklayıcı bir tavrın hayata geçirilmesi.
Kendi ürettiği gerginlikleri tırmandıran dayatmacı tutumlardan vazgeçilmesi.
Tabiî bütün bunlar içtenlikle özümsenmiş bir demokrasi kültürünü ve sağlam bir hukuka bağlılık bilincini gerektiriyor.