Türkiye'den köşe yazarları
Sadi Somuncuoğlu, 10 Aralık tarihli, Yeniçağ gazetesinde, “MHP ve başkanlık sistemi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Medya haberlerine göre anayasa değişikliği için MHP ile AKP anlaşmışlardır. Şu anda 316 AKP milletvekilinin imzaladığı teklifin Meclis'e verilmesi bekleniyor. Ancak uzun süren pazarlıkların sonunda, AKP teklifinin özü değişmeden, aynı kaldığı anlaşılmaktadır.Sonucun böyle olacağını gören 80 öncesi MHP milletvekilleri olarak bizlerin, ayrıntılara bakmadan yaptığımız çağrının ne kadar isabetli olduğu görülmüştür. Sözde "Başkanlık Sistemi"ne "HAYIR" demeleri için 80 öncesi milletvekilleri olarak yaptığımız bu çağrı çok etkili oldu. Ambargolu olmayan medyada ve MHP camiasında adeta gündem yapıldı. Ancak, AKP'nin teklifine MHP'nin itibar etmeyeceğini düşünenler tereddütle, dar bir kesim ise tepkiyle karşıladı. Bu arada yanlış anlayanlar ve çarpıtarak gayrete düşenler de eksik değildi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Söz buraya gelmişken, bu açıdan çağrının metnini kısaca tahlil edelim: Çağrı metninde MHP yöneticilerine herhangi bir suçlama yoktur. Ama tarihi bir uyarı vardır. MHP suçlanıyormuş gibi bir intibaın doğmasına yol açabileceğini düşündüğümüz, "Malum" hitabıyla başlayan paragraf aynen şöyledir. "Malum; pazarlıklarla da özü değişmeyen sözde "Başkanlık Sistemi", BOP çerçevesinde Türkiye'yi 'dönüştürme' projesidir. Hedefte 'millî egemenliğimizin' gaspı vardır; bu toptan yıkıma asla izin verilmemeli ve mutlaka HAYIR denilmelidir." Görüldüğü gibi burada herhangi bir suçlama yoktur? İktidarın 14 yıllık icraatına, daha düne kadar böylesine, hatta "ihanet ve bölücülük" gibi ağır suçlamalarla karşı çıkan MHP de, aynı tespitleri yapmıyor muydu? Bahçeli 6 Temmuz 1997'de MHP Genel Başkanı olduğunda, çağrı metninde imzası bulunan arkadaşların bir kısmının ya partide görevleri yoktu, ya da parti üyesi değildi. Bu bakımdan; mesaj göndererek, Bahçeli'yi Genel Başkan yapan sizler değil misiniz, sizin sorumluluğunuz yok mu? kabilinden ithamların anlamı olamaz; gerçeklerden kaçılamaz.1980 darbesiyle MHP kadrolarının dağıtılmasından belli bir süre sonra bazı arkadaşlarımız, katılmasak da farklı siyasi tercihlerde bulunmuşlardır; bu doğru. Ama görüşleri değişmemiş olduğundan çağrı metnini imzalamakta sakınca görmemişlerdir. Çağrı metninde yer alan uyarıların hayati derece önemli olduğuna bakılmadan, böylesine gülünç ithamlar yapılmasının hiçbir anlamı olamaz. İki ay kadar önce, işin başında bu köşede şöyle yazmışız: "Bu sistemde Başkan, devletin başıdır. Yürütme yetkisi başkana aittir. Başkan, kararname çıkarabilir. 1982 Anayasasının 6'ncı maddesi Türk Milleti egemenliğini yetkili organlar eliyle kullanır hükmü şöyle değiştiriyor; 'Türk Milleti egemenliğini seçtiği temsilcileri eliyle kullanır.' Burada iki temel sapma var. Birincisi, "Milletin seçtiği temsilciler" demek, pratikte; AKP'ye oy veren 24 milyon seçmen ve temsilcisi 316 milletvekili, Türk Milletinin egemenliğini kullanacak anlamına gelir. Yeni sistemde yürütmenin başı da Başkan olacağına göre, Türk Milletine ait olan egemenliği, tek başına kullanacak demektir. İkincisi ise, devletin temel yapısını ifade eden kuvvetler ayrılığı (Yasama, Yürütme ve Yargı) ortadan kalkıyor; bunun yerine egemenliği kullanan yürütme geliyor. Yürütmenin başı da Başkan olduğuna göre, yargı da kendine bağlanmış oluyor. Bir de partili başkan kabul edilirse, partinin de başı oluyor. Kısaca ifade edecek olursak Başkan; devletin başı, yürütmenin başı, yargının başı ve partinin başı oluyor." Bugün yapılanlardan anlaşılan o ki, Türk Milletinin egemenliğini ve bağımsızlığımızın kurumu olan devleti, bir tek kişiye, bir faniye emanet edeceğiz de, neden? Üstelik "tanıdığımız" bir kişiye. Bir Allah'ın kulu çıksın da, buna niçin mecbur olduğumuzu açıklasın!
…***
Faruk Çakır, 10 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “PISA’daki yerimizden memnun muyuz?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) tarafından yapılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) neticeleri ülkemizin eğitim noktasındaki durumunu ortaya koydu. Hiç bahane aramaya gerek yok: Önümüzdeki eğitim tablosu hiç kimseyi tatmin etmedi.Bu neticeler tahmin ya da kamuoyu araştırması değil. Her üç yılda bir tekrarlanan ve 15 yaş üstü lise öğrencilerinin katıldığı yazılı imtihanlarının neticesi ve değerlendirmesidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
PISA imtihanları, dünyada ilk defa 2000’de yapılmış, Türkiye ise ilk defa 2006’da bu tabloda yer almış. PISA imtihanlarında öğrencilere bilgisayar destekli açık uçlu ve çoktan seçmeli sorular soruluyor. Yani ‘test usulü’ değil de ‘yazılı cevap’ istenen bir imtihan. PISA 2015’e Türkiye’deki 187 okuldan 5 bin 895 öğrenci katılmış. Bu imtihanlarda öğrencilerin ekonomik, kültürel ve sosyal alanlardaki durumları da uygulanan çeşitli anket ve analizlerle ortaya konuluyormuş. Yani dikkate alınması gereken bir imtihan neticesi ve tablo ile karşı karşıyayız.
6 Aralık 2016’da açıklanan neticelere göre 15 yaş düzeyinde öğrencilerin katıldığı programda Türkiye matematik, fen bilimleri ve okumada geçen yıllara göre sıra kaybetti. Üç alanda da 35 OECD üyesi arasında sondan ikinci oldu.
Eğitim Uzmanı Gökhan Yücel, tabloyu değerlendirirken şöyle demiş: “Sonuçlar, Yeni Türkiye’nin hedefleriyle tamamen zıt. Fende 2012’de altımızdaki Romanya, Uruguay, Arnavutluk gibi ülkeler bizi geçti. Türkiye’dekilerin cevaplarındaki bilgiye dayalı muhakeme ve analitik düşünme becerisi o kadar düşük ki hayretler içerisinde bırakıyor.” (Hürriyet, 7 Aralık 2016)
Türkiye’nin bu tabloyu değiştirmekten başka çaresi var mı? Tabiî ki eğitimdeki bu tablo başkalarını suçlayarak değil, kendi hatamızı, eksiğimizi görerek düzeltilebilir. En önce bu neticeden herkesin haberi olması lâzım. Eğitim konusunda konuşan, düşünen, çare arayan herkes bu tablodan yola çıkmak durumunda. “Okulları depreme dayanıklı hale getirdik” demekle iş bitmiyor. Elbette o da yapılacak, eski binalar ve sınıflar yenilenecek, ama asıl meselenin eğitimin muhtevası olduğu unutulmayacak. Eğer unutan yöneticiler olursa hatırlatmak hepimizin vazifesi.
En başta eğitimle meşgul olan siyasetçilerin ve uzmanların bu neticeyi enine boyuna değerlendirmesinde fayda var. Eğer ortaya çıkan tablonun yanlış ölçme ve değerlendirmeden kaynaklandığını düşünüyorlarsa bunu ortaya koysunlar. Bu netice ile ilimde, kültürde, sanatta ve ahlâkta arzu ettiğimiz noktalara gelmemiz kolay olmaz. Fen ve matematik sorularının yanında Türkçe okuma ve okuduğunu anlama konusunda da sınıfta kaldığımız anlaşılıyor ki asıl deprem budur.
…***
Şükran Soner, 10 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “İktidar; yıkımının enkazı altında...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Benim gibi rakamların dilinden anlayacak kadar uzman olmayanlar ekonomik krizlere ilişkin sıfırların okunmasında hep zorlanıyorlar. Zaten çoğunluk için anlamları insanların yaşamının hangi ölçeklerde karabasana çevirecekleri üzerinden... Hükümetin büyük krize ilişkin önceki gün yapılan paketin içindeki açıklamalarından, alınmasına çaba gösterilen önlemlerden, yeni kriz dalgasının en çok üretimi dibe çeken boyutu öne çıkıyor... Ekonomik kalkınma seferberlik sözlerinin hiç bu kadar balonlaştığı bir süreci anımsamıyorum... Dünya ölçeğindeki ekonomik gelişmelerle, ülkemize sıcak para girişi olasılığı dibe vurmuş. Üstüne İktidarlarının, sıcak paranın, yabancı yatırımın gelebilmesinin koşullarını bir bir ortadan kaldıran icraatlarının sonuçları bindirmiş... Sermaye girişinin, yatırımın, olmazsa olmaz güvenlik arayışlarının, ekonomik-siyasal istikrarın, insan hakları, hukuk devleti düzeninin işleyişi, yargı bağımsızlığı ayakları yok. Üretimin yetişmiş insan açığı, ekonomik bilimsel gerçekliğin ölçüldüğü PISA raporu sonuçları ile nasıl dibe yuvarlandığı ortada.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Doların önlenemez yükselişini bir ölçüde frenleme düşü ile dövizden vazgeçip liraya dönüş, başka ülkelerle kendi paralarıyla doğrudan ticaret seferberliği, Reis damgalı seferberlikle ilan edilmiş ancak hangi ülkeyi örnek alırsanız alın ithal ettiğiniz ürünlerin dengiyle yarışmayı unutun, yanına yaklaşılacak ihraç ürünleriniz yok. Zaten Hükümet açıklamasında da, ortadirek, KOBİ’ler, esnafın çöküşte olduğu, iflaslar patlaması gerçeğinden yola çıkılmış. Dudak uçuklatacak rakamlara varabilecek çöküşe gidişi frenleyebilmek yolunda, işçinin sigorta primi, vergi borçlarının faizsiz ertelenmesi yanında, yeni para, kredi girişlerinin bulunabilmesi arayışlarına öncelik tanınmış...
Türkiye’nin büyük depremin de katkıları ile yakın tarihte yaşanmış en büyük ekonomik krizinin bedeli Ecevit koalisyon hükümetine ödetildikten sonra, yaşanan toparlanma şansını yakalamış Erdoğan liderliğindeki AKP İktidarlarının, “Enkaz devraldık, Türkiye’yi dünya liderliği ülkelerinin katına uçurduk...” kampanyalarının gazı kaçtı... İktidarlarının sadece ekonomi ayağında değil, yaşamın her alanına dönük icraatlarının sonucu, birbirlerine eklemlenerek, arka arkaya katlanarak gelen yıkımların, ağır enkazlarının altında ezilen halka, yalansız dolansız masallar bile anlatmanın olanağı yok...
En son bizim kesemizden, bizim geleceğimizin dövizle borçlandırıldığı süper projelerle yapılan havalı reklamlardan sonra... Şehirlerarası ağır araç, otobüs trafiğinin çok ağır ek maliyetlerle zorla yönlendirildiği süper köprüler projeleri yüzünden günlük sebze meyve, otobüs biletleri zamları, yakıt israfı, zaman kayıpları ile bedel ödemeye başlamamız bir yana. Bomboş kalan bu yollar için bu projeleri üreten firmalara gelecek kaç yıl, kaç kuşağımızın döviz olarak kaç para ödemek zorunda bırakıldıkları ürkütücü gerçeğini kafamıza oturtamasak da artık biliyoruz. Baksanıza zorunlu tasarruf kapsamında acil görev yapacak polis araçlarına para tasarrufu yapabilmek üzere, kara mizah konusu olabilecek gibi, bu yollardan geçmeleri yasaklanmış.