Türkiye'den köşe yazarları
Esfender Korkmaz, 11 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Kur politikası değişmelidir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İktisat politikaları iki tarafı kesen bıçak gibidir. Bunun için ekonominin içinde bulunduğu konjonktüre göre strateji oluşturmak gerekir.Ayrıca kullanılacak araçlar, koordineli ve tutarlı olmalıdır. Kur sistemini de bu prensip içinde düşünmek gerekir. Kurlar düşük kaldığı zaman, neden kur düşük, TL aşırı değerlidir? Bu sorunun cevabı aranırdı. Şimdi kur artışları Türkiye'nin korkulu rüyası haline geldi. Bu defa da kur artışının nedenleri tartışılıyor. Sanki biz bugün uygulanmakta olan dalgalı kur sistemine mecburmuşuz, başka bir sistem yokmuş gibi yalnızca nedenlerini tartışıyoruz, başka bir sistemi konuşmuyoruz.Gerçekte ise bütün kötülüklerin anası, 2001 yılında IMF tarafından getirilen ve bizim de kabul ettiğimiz, dalgalı kur sistemidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
2001 yılından beri Türkiye'de dalgalı kur sistemi çalışmadı. Teorik olarak dalgalı kur sistemi, döviz kurlarını otomatik olarak dengeye getirir. Söz gelimi eğer kur değerli olursa, cari fazla oluşur... Döviz arzı artar... Kur düşer. Tersine kur düşük olursa, cari açık oluşur... Döviz talebi artar. Kur artar. Türkiye'de sistem, 2012 yılına kadar farklı çalıştı, son üç yıldır da farklı çalışıyor. Önce TL aşırı değer kazandı, şimdi dövizler aşırı değer kazandı.TL değerlendi , çünkü ,* Cari açıktan fazla sıcak para ve spekülatif sermaye girişi oldu.* Dolarizasyon döviz arz ve talebini etkiledi.* Vadeli döviz işlemleri piyasası oluşmadığı ve gelişmediği için kur istikrarı sağlanamadı.Kaldı ki, piyasada oligopol yapılar varsa, vadeli döviz işlemleri yapılmıyorsa, dolarizasyon varsa ve MB düşük kuru enflasyonda gizli çıpa olarak kullanırsa, zaten dalgalı kur sistemi çalışmaz.2010 yılı başında, Merkez Bankası reel kur endeksine göre, bir dolar 2 lira olmalıydı, oysa ki o tarihte bir dolar 1.46 liraydı. Yani TL yüzde 37 daha değerliydi. Bundan önceki yıllarda da TL değerliydi. Böyle olduğu için, herkes fabrikasını kapattı ara malı ithal etti, yerli ham madde almadı, ithal ham madde kullandı. Ucuz ithal malı cenneti olduk. Tüketim oranı arttı, tasarruf oranı düştü. Tasarrufun düşmesi cari açığa neden oldu. Cari açık da dış borca dönüştü. Bugünkü sona kadar geldik. Şimdi tersi yaşanıyor. Sermaye çıkışı ve siyasi sorunlar kurların artmasına neden oldu. Dolar kuru 3 lira olması gerekirken şimdi yaklaşık yüzde 10 daha değerlidir.Yapılması gereken, önce dalgalı kur sitemini değiştirmek olmalıdır. Türkiye için optimal kur rejimi, başta rekabet gücümüzü artıracak, ekonomik konjonktürü, mevcut riskleri, piyasa şartlarını dikkate alan ve kurdan dolayı ortaya çıkabilen sosyal maliyetleri minimize eden bir rejimdir. Bu rejim, ''yönetimli dalgalanma olabilir''. Bu çerçevede, MB kanununda değişiklik yapılarak, MB reel döviz kuru hedeflemelidir.* Konvertibiliteye sınır getirilmeli. 10.000 doların üstündeki paraya, gerektiğinde kaynağı sorulmalıdır.* Kredi faizlerine kâr sınırı getirilmeli,* Bankaların iştiraklerine sınır getirilmelidir.* Bankaların yabancıya satışına sınır getirilmeli. Mevcut bankalarda yüzde 20'nin üstünde kalan yabancı hisseler, hazine tarafından satın alınmalıdır.
…***
Faruk Çakır, 11 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Üretelim arkadaşlar!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Adına ne denilirse denilsin ekonomik bir sıkıntı yaşadığımız ortada. İşsizlik artıyor, asgarî ücretle geçinmek zorlaşıyor ve emekliler de daha fazla şikâyet ediyor. Küçük esnaf da sıkıntılı.Elbette daha sıkıntılı günler de yaşanmıştır, ama bereket de ortadan kalkınca şikâyet etmeyen kimse kalmıyor. İşçi şikâyetçi, küçük esnaf şikâyetçi, öğrenci şikâyetçi, işveren şikâyetçi...Bütün bunların temelinde ortak bir hastalık var: Ürettiğimizden daha fazla tüketiyoruz. Ya da ihtiyacımız olan kadar dahi üretemiyoruz. Umumî olarak tembeliz. Günün şartlarına uygun kaliteli ürünler imal edip dünyaya satamıyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İş dünyası içinde bulunduğumuz sıkıntıların sona ermesini ‘inovasyon’da arıyor. Tek bir kelime ile ifade etmekte zorluk çekilen inovasyon; yenilik, yenileme, yeni fikirler anlamına geliyor. İnovasyonu aynı zamanda “Eski köye yeni adet getirmek” veya “İcat çıkarmak” olarak tarif edenler de var.
8-10 Aralık 2016 arasında “İnovasyon Haftası” düzenlendi. İş dünyasının temsilcileri burada yaptıkları konuşmalarda önemli tesbitlerde bulundular. Meselâ, Kale Grubu Başkanı ve Üst Yöneticisi (CEO) Zeynep Bodur Okyay, Türkiye’nin iyi planlanmış bir inovasyon planına ihtiyacı olduğunu belirterek, “Türkiye’de inovasyonu konuşmaya ara verip inovasyonu üretmeye geçilmeli” demiş.
Yıldırım Holding İcra Kurulu Başkanı Yüksel Yıldırım da derin bir yaraya parmak basmış. Silikon Vadisi’nde çalıştıktan sonra Türkiye’ye döndüğünü dile getiren Yıldırım, Türkiye’de her şeye sıfırdan başladıklarını hatırlatıp şöyle demiş: “Üniversiteler, iş dünyası ile ilişkilerini arttırırsa ilerde devlet desteği bile olmadan başarılı bir devrimi kendi içimizde yapacağımızı düşünüyorum. Yıldırım Grupta inovatif olarak her şeyi yapıyoruz ve yeni nesillere başarılı olabilecekleri bir istihdam vaat ediyoruz.”
Karadeniz Holding Yönetim Kurulu Başkanvekili Nuri Doğan Karadeniz de Türkiye’nin dünyanın en ileri ilk 5 ülkesi arasına inanılmaz hızla girebileceğini, aynı şekilde en geri kalmış ülkeleri arasına da inanılmaz hızla düşebileceği tehlikesine dikkat çekmiş.
Tesbitlerden çıkan ortak nokta fikirlerin hür zeminlerde gelişebileceği değil mi? Bilim adamlarından mimarlara, sanatçılara, iş adamlarına kadar herkes hür bir zeminde işini yapabilse ortaya inovasyon çıkmaz mı? Üniversitelerle iş dünyasının ortak projeler geliştirmesi de isabetli tekliflerden biri değil mi?
Sistem bu çalışmalara gölge olmasa yeter. Hep birlikte millet menfaati için çalışalım.
…***
Çiğdem Toker, 11 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Merkez Bankası ‘oyun’u göremiyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ülkeyi kötü yönetip sonuçlarını, “dış mihrak”lara, “oyun”lara bağlamak, eski bir sağcı iktidar hastalığıdır. Ve enikonu da geçer akçedir. Bu coğrafyada alıcısı çoktur çünkü. İnovasyon Haftası’nda konuşan Cumhurbaşkanı şöyle dedi: “Bazıları döviz kurunun artmasının arkasındaki gerçekleri, oynanan oyunları, kimlerin bunu niye yaptığını görmek istemiyor.” Bazıları kim? Oyun ne? Bilmiyoruz. Ama biliyoruz ki, her şeye rağmen bu ülkede biat uğruna gerçeği maniple etmeyi reddeden kurumlar, kurumlar içinde de birimler var. Aktaracağım değerlendirme, Merkez Bankası’nın en son Finansal İstikrar Raporu”ndan. “Döviz kurlarında gözlenen yükselişin gelişmiş ülkelerin gelecek dönem faiz kararlarına yönelik piyasalarda oluşan belirsizliklerden kaynaklandığı değerlendirilmektedir.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu cümlenin içinde “dış mihrak” var mı? Ya da Geziciler, üst akıl, faiz lobisi? Ha, Avrupa Merkez Bankası ile Fed’in politika kararlarını “dış mihrak” sayarsanız o ayrı. Fakat kur ve faizin asli otoritesi, dövizdeki artışın gerekçesini böyle özetlemiş. Şahsen ben raporda, dövizdeki artış ile “oynanan oyunlar” arasında ilişki kuran bir bölüm var mı diye epeyi aradım. Bulamadım. Belki Saray’a yakın “iktisatçı” ve “gazeteciler” de okumuştur.
İki kıtayı denizin altından birleştirecek Avrasya Tüneli, 20 Aralık’ta açılıyor.Yapı Merkezi ile Güney Kore’den SK E&C şirketlerinin ortak şirketi ATAŞ’ın yaptığı projenin yatırım tutarı 1.3 milyar dolar. Bir-bir buçuk saatlik yolculuk süresi, 15 dakikaya düşecek. 20 Aralık, öyle sıradan bir gün değil. Başbakan Binali Yıldırım’ın doğum günü. Nasıl İGA; 3. Havalimanı’nı 26 Şubat 2018’de açarak Cumhurbaşkanı’na doğum günü hediyesi vermeyi düşündüyse, Avrasya’yı üstlenen şirketler de Başbakan Yıldırım’ın doğum gününü kutlayacak. Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan, açılış öncesi proje şantiyesini ziyaret etmiş ve şunları söylemiş: “Hiçbir projemizde insanımızdan dolar, Avro toplamak gibi bir uygulamamız olmadı, olamaz da. Avrasya Tüneli’nin ücreti yılbaşı itibarıyla Türk Lirası olarak belirlenecek ve belirlenen ücret bir yıl boyunca geçerli olacak. Yılın sonunda yeniden eskale edeceğiz ve ücret belirleyeceğiz. Hiçbir şekilde dolar, Avro ile geçiş söz konusu değil.” Bakan Arslan ya çok şakacı ya da izanımızı hafife alıyor. Kimse bu iktidara, “Geçiş ücretlerini dolarla topluyorsunuz” filan demedi. Ne 3. köprüde ne de Osmangazi Köprüsü’nden geçen araçların sürücüsü ödemelerini dolarla yapıyor. Tabii ki TL ödüyorlar. Fakat onların ödediği tarife, devlet ile şirketin yaptığı sözleşmelere dolar olarak konulmuş durumda. 3,5 30,35... Her ne ise. Karayolları o tutarları alıp TL’ye çeviriyor. Eğer tarifeler yüksek bulunup tepkiler nedeniyle düşürmeye karar verirlerse, bunu Hazine yararına değil, parti popülizmi adına yapıyorlar. 120 lirayı 90 TL’de sabitleyince, aradaki 30 TL’den fedakârlık eden firma falan değil. Hazine tıkır tıkır aradaki farkı firmalara ödemeye devam ediyor. Eğer Avrasya Tüneli’nin geçiş ücreti, onların uygulama sözleşmesinde dolar değil de TL olarak belirlenmişse, Ulaştırma Bakanı lütfen bu çok önemli vatansever düzenlemeyi “bu millet”e açıklasın. 25 yıl 11 aylık Avrasya Sözleşmesi dolar üzerinden mi, TL üzerinden mi?