Aralık 13, 2016 10:56 Europe/Istanbul

Esfender Korkmaz, 13 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde “Ekonomi daraldı ama gelirimiz arttı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“GSYH, bu yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 1.8 oranında daraldı.Sektörler olarak, tarım sektörü yüzde 7.7 ve hizmetler sektöründe ise yüzde 8.4 oranında geriledi. Üçüncü çeyrekte yalnızca inşaat sektörü 1.4 oranında büyüdü.Harcamalar yöntemiyle hesaplanan GSYH da ise, özel tüketimin yüzde 3.2 oranında gerilemesi ve ihracatın yüzde 7 daralıp, ithalatın yüzde 4.3 oranında artması etkili oldu. İhracat daralması ve ithalatın artması, her ikisi de daralma yönünde etki yapıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

GSYH verileri son beş yıl için TÜİK tarafından Birleşmiş Milletler Ulusal Hesap Sistemi  ve Avrupa Hesaplar Sistemine göre geriye doğru yeniden hesaplandı. 2015 yılında yüzde 4 olan büyüme oranı yüzde 6.1 olarak revize edildi. 2015 yılında 9 bin 130 dolara gerileyen fert başına millî gelir de yeni hesapla 11.014 dolara çıktı.Bu yılın ilk ve ikinci çeyrek büyüme rakamları da yeni sisteme göre revize edildi. Böylece ilk çeyrek için yüzde 4,7; ikinci çeyrek için yüzde 3,1 olan büyüme rakamları, yüzde 4,5 ve yüzde 4,5 şeklinde güncellenerek revize edildi.Türkiye İstatistik Enstitüsü Kurumu, 2008 yılı içinde, GSYH hesaplarında 10 yıl geriye doğru düzeltme yaparak, fert başına düşen millî geliri 1500 dolar birden artırmıştı.GSYH hesapları tahminlerle yapılıyor. TÜİK'in GSYH hesaplarını bu kadar sık revize etmesi, aynı zamanda güvenirlik konusunu gündeme getiriyor.Mamafih, TÜİK de bu endişeden dolayı "Klasik bir yaklaşım var, TÜİK, bir gecede milletin cebine şu kadar para koydu, derler. Bu hesap milletin cebinde ne kadar para olduğu ile ilgili. Şu anda bulduğumuz bazı ipuçlarıyla daha iyi tahmin yapıyoruz. Biz ölçümü değiştirdik diye herhangi bir gelir değişikliği yok. Mevcut geliri daha iyi ölçmeye çalışıyoruz'' diyor.Ancak, kafalarda soru işareti hep kalıyor. Üçüncü çeyrekte Devlet harcamalarında yüzde 23.8 oranında artış oldu.  Maliye Bakanı ekonomi yüzde 1.8 daralmışken hâlâ yine, açıklanan kredi destekleri ve teşvikler nedeniyle ''Hükümet olarak ekonomik aktivitede canlanmayı destekleyen, finansal istikrarı koruyan ve güçlendiren gerekli tedbirleri uygulamaya koymaktayız'' diyor.Sayın Bakan, madalyonun arkasını göremiyor. Zira kamu harcamaları arttı ve fakat vergiler de arttı. Özel sektörün harcamaları kısıldı. Büyüme olumsuz etkilendi... Devlet harcamaları arttı. Büyüme olumlu etkilendi? Ne değişti?Öte yandan, eğer yatırım ortamı yoksa, olumsuz ekonomik beklentiler nedeniyle tüketim daralıyorsa, ne kadar teşvik verirseniz verin, yatırımları ve tüketimi artıramazsınız. Zaten verilen teşviklerin gerçek amacı da referandumda oy toplamaktır. Üçüncü çeyrekte, dayanıklı ve yarı dayanıklı tüketim malları üretiminde de yaratılan katma değerde de gerileme oldu. Oysa ki bu sektörler sürekli büyüme sağlayan sektörlerdir. İnşaat sektörü inşaat bittikten sonra ölü yatırıma dönüşür. Bu sektörlerde ise üretim devamlıdır. Bu sektörlerde vergi yükünü düşürmek gerekir.

…***

Faruk Çakır, 13 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Devlet tasarruf eder mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Son sözü en başta söyleyelim mi: Devlet mutlaka tasarruf etmeli ama bugünkü anlayış devam ettiği sürece tasarruf edeceğine inanmak mümkün değil.Başbakan Binali Yıldırım, 8 Aralık Perşembe günü Ekonomi Koordinasyon Kurulu’nda (EKK) alınan kararları açıkladı. Bu kararlar içinde kamunun, devletin 2017 yılında tasarruf edeceği sözü verilmiş. Önceliği olmayan harcamalara, yeni bina, yeni araba ve personel alma gibi gereksiz masrafların yapılmayacağını söyleyen Yıldırım, “Fuzuli seyahatler yapılmayacak. Mecbur kalınmadan personel, bina alınmayacak” demiş.Peki bu sözler tutulabilir mi? Bir defa devletin tasarruf yapması için kriz çıkmasını beklemek de gerekmezdi. Devletin baştan sonra israf içinde olduğunun yüzlerce belki de binlerce misali var. Bu kadar israfa dağlar dayanmaz ki devletin hazinesi dayansın.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Başbakanın “Fuzuli seyahatler yapılmayacak. Mecbur kalınmadan personel, bina alınmayacak” demesini “Şimdiye kadar bu hatalar yapıldı” şeklinde anlamak yanlış mı olur? Bu yanlışlara imza atanlara bir müeyyide, bir ceza verilip bir ikaz yapıldı mı? Duymadık, görmedik. Bu sebeple bundan sonra da israfın sona ereceği sözlerini ihtiyatla karşılamak lazım. Mutlaka israftan kurtulmak gerektiğini de bir defa daha hatırlatalım.

Devletin israftan uzak duracağına milleti inandırması için atması gereken çok basit ve anlaşılır adımlar var. Sadece yeni arabalar, yeni binalar almamak yetmez. Alınmış olan lüks arabaları satmak kimsenin aklına gelmiyor mu? Devlet elinde para olan kamu kuruluşlarının bunu banlara yatırdığında alacağı faize sınır koyduğu gibi devlet adına alınacak arabalara da bir üst fiyat sınırı koyamaz mı? Niçin önüne gelen bürokrat ya da devlet temsilcisi 1 milyon liralık araba alabilsin, binebilsin? Hiç tartışmaya gerek yok ki Türkiye bu lüks hayatı kaldıramaz. Velev ki maddi olarak kaldırabilsin; millet olarak, vatandaş olarak eğer bir söz hakkımız varsa bu lüks hayata, lüks binalara, lüks arabalara itiraz ediyoruz. Çok sınırlı sayıda, güvenlik ve diğer konulardaki hassasiyetler hariç mesela 100 bin liradan daha pahalı araçlar devlete alınamazsa, kiralanamazsa, kullanılamazsa devlet ne kaybeder? Bir müftünün, bir bölge müdürünün, bir kaymakamın bindiği araba niçin mesela 200 bin liralık olsun? “Yok, bu arabalar şuradan hediye geldi, buradan hediye geldi. Şuradan promosyon verdiler. Şu vakıf hediye etti” diye kimse bizi kandırmaya kalkmasın. O arabalar hediye edildiyse satılsın, yerine en fazla 100 bin liralık arabalar alınsın ve fazlası hazineye ya da ihtiyaç olan bir yere harcansın.

Devlet sadece bundan sonra satın alacakları malzemede tasarruf etmekle de kurtulamaz. Eldeki lüks araçlar hemen satılmalı. Adana’nın bir köyüne yol çamur diye cenaze arabası gidemiyorsa, çıkamıyorsa böyle bir idarede devlet yöneticileri 1 milyon liralık arabaya binemez, binme hakkı olmamalı. Önce o yollar yapılmalı.

Bu çelişkiyi ortadan kaldırmadıktan sonra iki yakamızın bir araya gelmesini beklemeyelim. Türkiye’yi idare edenler de bizi ‘idare’ etmeye kalkmasın. Yapmayacakları sözleri verip bizi oyalamasın. “Birikmiş faturaları ödemeyeceksiniz. Gerekli hazırlıkları yapın. Biz lüks hayat yaşamaya devam edeceğiz” desinler ve bizden hiç değilse “Doğruyu söylediler” diye övgü alsınlar!

Tasarruf etmeyen iflas eder. İsraftan kaçıp tasarruf kalesine sığınalım. Hep birlikte!

…***

Ahmet İnsel, 13 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “İntikam söylemi teröre yarar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Dolmabahçe’deki çifte intihar saldırısının polisleri hedef aldığı ve çok daha büyük sayıda polisi öldürmenin tasarlandığı anlaşılıyor. Bu sıradan bir terör eylemi değil. Arabada bulunduğu tahmin edilen 300 kg. civarındaki plastik patlayıcının temin edilmesi, taşınması bile başlı başına büyük bir organizasyon gerektirir. Üstelik bu çifte saldırı, İstanbul ve çevresinde binlerce polisin havadan, karadan ve denizden katıldığı çok büyük bir “huzur operasyonu”nun hemen ardından gerçekleşebiliyor. Bu akla bir meydan okumayı getirdiği için daha ürkütücü bir duruma işaret ediyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

 

…***

Dolmabahçe’deki terör saldırılarını, olayın üzerinden yirmi dört saat geçmeden, TAK adlı örgüt, internet sitesinden sahiplendi. Ama, nedendir bilinmez, dün öğle saatlerinde TAK’ın sitesinden bu sahiplenme açıklaması kaldırılmıştı! Varlığı 2006’dan beri bilinen ve PKK güdümlü olduğu konusunda güçlü karineler bulunan, “fedai eylemleri” adı verdikleri terör eylemleri yapan bu meçhul örgütü PKK dışında hangi güçlerin manipüle ettiği hep bir soru işareti oldu. Olmaya devam ediyor.

TAK’ı yönlendiren veya kullanan güçlerin görünüşte halkta dehşet uyandırarak, iktidar üzerinde baskı yaratmak ve Kürt sorununda geri adım attırmak amacı güttüğü düşünülebilir. Bütün terör örgütleri gibi, TAK da intikam gerekçesini öne sürüyor. Ama bu eylemlerin esas amacı Türkiye’de Türklerle Kürtlerin birlikte yaşama arzusunu tüketmek, zaten giderek arası açılan uçurumun derinleşmesini hızlandırmak. Tam da bu nedenle, bu terör eyleminin, diğer bütün terör eylemleri gibi, lanetlenmesi ne kadar gerekli ve kaçınılmaz ise, bunun bir Kürt nefretine dönüşmesi de bir o kadar tehlikelidir. Siyasetin ve her şeyden önce iktidarın görevi, intikam kısırdöngüsünü beslemek değil, bunu engellemektir. İntikam fikriyle hareket eden ve bunu teşvik eden bir iktidar, sonuçta terör örgütünün istediğini yapmış olur.

Dünden itibaren polis sosyal medyada bu terör eylemini olumlayan, desteklediği düşünülen mesajları atanların peşine düştü. Bu iş için kurulan sosyal medya ihbarcılığı hattının işaret ettiği yüzlerce kişi göz altına alındı. Buna karşılık, bu terör eylemini lanetleme adı altında, genel olarak Kürtlere hakaret eden, aşağılayan, ırkçılığın zirvesinde dolaşan mesajlar sosyal medyada artıyor, linç tınılı çağrılar medyada yer buluyor. Sosyal medyada hızla yayılan bu ırkçı nefret söylemi hükümet kanadında da yankı bulunca, neredeyse resmi bir içerik kazanıyor. İçişleri Bakanı’nın saldırıda ölen polislerin cenazesinde söyledikleri, cenaze acısı olarak değerlendirilip geçiştirilmeyecek, son derece vahim bir zihniyeti sergiliyor.