Aralık 14, 2016 11:02 Europe/Istanbul

Çiğdem Toker, 14 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Ekonomi daralırken despotik başkanlık”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“TYÇP diye bir model var. AKP iktidarı icat etti. Köleliğin günümüz versiyonlarından biri.Toplum Yararına Çalışma Programı’nın kısa adı olan TYÇP’de, devlet güya işsiz vatandaşa iş bulurmuş gibi yapıyor. Elini cebine atmadan, kamu hizmeti alanında kendine ucuz işgücü sağlıyor. Ödemeleri İşsizlik Fonu’ndan yaptığı için, bütçeden para harcanmamış, kadrolar şişmemiş görünüyor. Adıyaman’da, işte böyle bir projenin kurası vardı.50 okul için, 50 temizlik işçisi aranıyormuş. 2 bin 289 kişi başvurmuş. Çalışacak 50 temizlik işçisi için kura çekilmiş. DHA haberine göre çalışma hakkı elde edemeyenler üzülmüş.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ekonomi uzun aranın ardından küçüldü. Yedi yıl sonra, yüzde 1.8 oranında daralma açıklandı. Ve lütfen dikkat; bu daralma TÜİK’in hesapları değiştirmesine rağmen gerçekleşti. TÜİK’in milli gelir revizyonuyla geçen yıl 9 bin 130 dolar olan milli gelir, 11 bin 14 dolara çıktı. İki kalem oynatmayla 2 bin dolar zenginleştik zenginleşmesine. Ama bu bile küçülmeyi saklamaya yetmedi. Küresel bir giyim markasının Türkiye yöneticisi AVM kiralarının artık ödenemediğini söylüyordu dün ekranda.Aynı sıralarda da cenaze törenleri bitmiş, anayasa değişikliği tartışılmaya yeniden başlanmıştı bile. AKP’nin MHP işbirliğiyle anayasayı değiştirme gayretindeki acele dikkat çekmeyecek gibi değil. Bu telaşın; ekonominin daralması, milli gelirin hormonlu hesaplarla büyütülmesi ile bir ilgisi olabilir mi? TBMM’ye sunulan 21 maddelik kanun teklifine baktığımızda, ilk görünen şu: İşsizlik ve büyüme rakamlarında sergilenen makyaj gayreti burada da geçerli. Anayasa değişikliği görünümlü metin, köklü bir rejim değişikliğinin ta kendisi.Mevcut Cumhurbaşkanı’na -biri fesih olmak üzere- arka arkaya üç kez seçilme yolunu açan, başbakanı ortadan kaldıran, denetim araçlarını anayasadan “uçurarak” TBMM’yi kâğıt üzerinde bırakan bir metinden bahsediyoruz. Madde gerekçelerin birinde “Cumhurbaşkanının herhangi bir partiyle ilişkisinin olması, onun görevini yerine getirirken taraflı olacağı anlamına gelmemektedir” bile yazıyor. Aklımızla daha beter alay eden ifade ise genel gerekçede. 15 Temmuz kanlı darbe girişimine yapılan atıftan sonra, şöyle buyurmuşlar:

“Artık yepyeni bir Türkiye, demokrasiye ve millet iradesine canı pahasına sahip çıktığını tüm dünyaya gösteren bir millet vardır. Türkiye’nin hükümet sistemini millete ve onun iradesine güveni esas alan bir şekilde düzenlemek, sadece demokrasi ve hukukun gereği değil, aynı zamanda milletimizin canı pahasına ortaya koyduğu bir talep haline gelmiştir.”

Yani? Gerekçedeki mantığa bakarsanız, 15 Temmuz kanlı darbe girişimine karşı çıkanlar, Başbakanlık’ın kalkmasını, yasama organındaki denetim araçlarının yok edilmesini, Cumhurbaşkanı’nın HSYK’nin yarısını atamasını filan istemişler. Fark etmişsinizdir, AKP bazen 14 yıldır iktidarda olduğunu unutuyor. Sanki iktidarının ilk yıllarındaymış gibi, kulaklarımıza istikrar masalı boca edip koalisyon hükümetlerini kötülüyor. Bu tuhaf alışkanlığı anayasayı değiştirecek kanun teklifinde de ihmal etmemiş ve koalisyon dönemlerini kötülemiş. AKP iktidara geldiğinde, koalisyon döneminden kalan 21 milyar dolarlık krediyi kasada hazır bulduğunu hatırlatalım ve soralım: Her şeyin yolunda gittiği bir ekonomide anayasa değişikliğine ihtiyaç duyulur mu?

…***

Esfender Korkmaz, 14 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Ekonomi kağıt üstünde kurtarılamaz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'nın(GSYH) yüzde 1.8 oranında küçülmesinin ekonomide zincirleme etkileri olacaktır.En önemlisi, işsiz sayısındaki artışın devam etmesidir. Reel sektörde daralma, kapanan iş yerlerinden de zaten anlaşılıyor. Finans sektöründe birkaç banka daralmaya gitti ve şubeleri kapandı.Daralmanın bir başka etkisi, dış borçlarda ortaya çıkmaktadır. Zira dış borçları çevirmek için önce kaynak yaratmak gerekir. Sonra da bu kaynakları dövize çevirmek gerekir. GSYH'nın yüzde 1.8 oranında daralması, fert başına büyümenin de yaklaşık yüzde 3 dolayında daralması demektir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Fert başına gelir artışı yoksa elbette gelir yaratamazsınız.Ayrıca üretimin düşmesi, ihracatı da olumsuz etkiler. Kur artışının ihracatı artırması gerekir. Ne var ki ihracatta ithal katma değer yüksektir. Dahası bazı ara malı ve ham madde ithalatına da mecburuz. Üretimimiz bu ithalata bağımlıdır. Nereden bakarsak bakalım, sonuçta dış ticaret açığımız artıyor.Turizm gelirleri de düşünce cari açık artıyor. Döviz ihtiyacı artıyor ve maalesef  Türkiye döviz yaratamıyor.Gelir ve döviz yaratamayan bir ülke dış borçları çevirmekte sıkıntıya girer. Dış borç ana para ve faiz ödemesi ile yabancı sermaye kâr transferlerinin net çıkışının GSYH'ya oranı GSYH büyüme oranından daha yüksek olursa, ülkede  fakirleşme başlar. Şimdilik dış borcu yeni dış borçla çeviriyoruz. Ancak net dış borç ödeyen bir konuma gelirsek, fakirleşme kaçınılmaz olacaktır.  Bir yılda ödememiz gereken dış borçlar ve cari açık 200 milyar dolardır. Kağıt üstünde gelir artışıyla bu borçları nasıl çevireceğiz?GSYH verileri TÜİK tarafından Birleşmiş Milletler Ulusal Hesap Sistemi ve Avrupa Hesaplar Sistemi'ne göre geriye doğru yeniden hesaplandı. GSYH bir tahmin olduğu için, geriye doğru revizyon olabilir. Ancak TÜİK 2015 yılı için GSYH'yı yüzde 20 artırdı. Ortalama yatırım oranını yüzde 200 artırdı. Ortalama tasarruf oranını ise yüzde 15'ten yüzde 24'e çıkardı. Tüketim-tasarruf, tasarruf-yatırım oranları ekonomik analizler için temel göstergelerdir. Ortalama tasarruf oranının yüzde 60 ve ortalama yatırım oranının yüzde 200 artması, iktisatçıların son on yılda yapmış olduğu tahlilleri çöpe atmak anlamına geliyor. Hükümetin bugüne kadar yaptığı programlar da tamamıyla yanlışmış. Demek ki bunun için belimizi doğrultamıyoruz.  2013 yılı ile 2016 yılı ikinci yarı arasındaki 3.5 yılda açıklanmış kümülatif büyüme oranı yüzde 16 iken, yeni hesaplama ile yüzde 26'ya çıkarıldı. Demek ki firmalar haksız yere işçi çıkarıyor ve kepenkleri kasıtlı olarak kapatıyorlar. Eğer TÜİK, GSYH tahminlerinde bu kadar yanılmışsa, bu işi ayıp derecesinde beceremiyor demektir. Zira tahminlerde yüzde 5 yanılma payı olabilir. Ancak yüzde 200 yanılma payı olursa, o tahmini yapmamak daha iyi demektir. Baz alınan yıl, 2009 yılı kriz yılıdır. İktisatta temel kuraldır. Hiçbir veri kriz yılı baz alınarak hesaplanamaz. Baz yılının normal yıl olması gerekir.Sonuç: TÜİK bu defa iktisat bilimini çöpe attı ve fazla açık verdi.

…***

Cevher İlhan, 14 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Terörü önleyici istihbarat zâfiyeti”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Terörün azması ve İstanbul Beşiktaş’taki terör saldırıları, terörle mücadelede önleyici istihbarattaki başarısızlığı bir defa daha gündeme getiriyor.Başbakan Yardımcısı ve hükûmet sözcüsü Kurtulmuş’un ifâdeleri: “Plânları detaylı bir şekilde çalışılan, zamanlaması yapılıp doğrudan çevik kuvvet mensubu polislerinin toplanma yerlerinin hedef alındığı bombalı araçta uzmanların tesbitiyle en az 300-400 kiloluk bir patlayıcı kullanılmış. O denli ki aracın patladığı yerde metrelerce derinlikte büyük bir çukur açılmış ve ortada araba yok…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bilindiği gibi, “çözüm süreci”nde dönemin Başbakanının özel temsilcisi MİT Müsteşarı Fidan’la birlikte Oslo müzâkerelerinde, MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş, muhataplarına “Biliyoruz, metropolleri de bu arada patlayıcılarla doldurdunuz” diyerek örgütün büyük miktarda patlayıcı stokladığını söylemişti.

Başta Emniyet olmak üzere ilgili mercilerin MGK ve Bakanlar Kuruluna sundukları resmî raporlarda, PKK’nın “şehir savaşı” için kırsaldan şehre 80 bin uzun namlulu silâhı yığınak yaptığı; dahası bu silâhları nerede depoladığının, hangi mahallere yığınak yapıldığının, hangi örgüt mensuplarının evlerinde silah saklandığının bilindiği, kaleşnikof ve pompalı tüfekle çeşitli tip ve ebattaki tabancalarla, başta el bombası olmak üzere muhtelif patlayıcıların ve silahların adediyle markası ve diğer mühimmat türlerinin tespit edildiği kaydedildi. (Sabah, 8.8.15)

Bu arada AKP Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ, “Yaklaşık 200 ton bombayı şehirlere doldurdular” ikrarında bulundu.

Kısacası, son bir senede canlı bomba ve özellikle bombalı araçlarla yapılan saldırılarda yüzlerce insanımız katledilirken sözü edilen 200 tonun 60 tonu kullanılmış. Her ne kadar operasyonlarda tonlarcası imha edilse de, halen büyük miktarda patlayıcının terör örgütünün elinde olduğu ortada.

Vakıa şu ki, iktidar cânibinde her fırsatta “terör örgütlerinin kabiliyetinin kısıtlandığı” iddialarının ileri sürüldüğü vetirede, Türkiye’nin 81 ilinde eşzamanlı “huzur operasyonu”nun yapıldığı duyurulduktan bir gün sonra yüzlerce kilo patlayıcı taşıyan bombalı intihar aracının İstanbul’un ortasında patlatılması, öncelikle yine önleyici istihbaratı değerlendirme zaafını ve terörle mücadeledeki başarısızlığı sözkonusu ediyor.