Aralık 14, 2016 11:03 Europe/Istanbul

Özcan Yeniçeri, 14 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Cumhurbaşkanı Türkiye'den büyüktür!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AKP-Bahçeli mutabakatı ile yapılan Anayasa değişikliğinde halk tarafından seçilen milletvekillerinin yetkileri azaltılırken yine halk tarafından seçilen "Devlet Başkanı"nın yetkileri de artırılıyor.Yapılan değişiklikle TBMM sembolik, milletvekilliği de folklorik bir yapıya indirgeniyor.Meclis'i formaliteye indirgeyen tasarıda TBMM'nin azaltılan yetkilerinden bazıları şunlar:-Meclis'in bakanlar kurulu ve bakanları denetleme yetkisi ile hükümete kanun hükmünde kararname çıkarma hakkı vermesi kaldırılıyor.Meclis'teki genel görüşmelerin kapsamından "devlet faaliyetini ilgilendiren konular" çıkarılıyor.-Genel görüşme ve Meclis araştırmalarına hükümet adına temsilcinin katılması şartı kaldırılıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Milletvekillerinin yazılı soru önergeleri de cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlara yöneltilecek. Tasarı Cumhurbaşkanını hikmet-i hükümet haline getiren yetkilerle donatıyor.Dahası Anayasadaki "Cumhurbaşkanı devletin başıdır" ifadesi Bahçeli'nin hatırı için korunurken, bunun yanında da bir de "Devlet başkanı" ifadesi ekleniyor.Cumhurbaşkanını bir Süpermen haline getiren yetkilerinden bazıları şunlardır:-Cumhurbaşkanı hem siyasi partinin genel başkanı olacak hem de Devlet Başkanı olarak hükümeti kuracak.-Üst düzey kamu yöneticilerini atayacak ve görevlerine son verebilecek. Üst düzey bürokratların atanma ilkeleri de cumhurbaşkanının kararnamesiyle düzenlenecek.-Özgürlükler dışındaki konularda Cumhurbaşkanı kararname çıkarabilecek.Şimdiden söyleyebiliriz ki Türkiye bundan böyle Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle yönetilecektir. Cumhurbaşkanının kararname çıkarma yetkisini sınırlandırmak için getirilen kısıtlamalar zevahiri kurtarmaktan ibarettir.Seçim dönemlerinde adalet, ulaştırma, içişleri bakanlarının bağımsız olmasını öngören hükümler iptal ediliyor. Cumhurbaşkanı atadığı bakanlarla seçime gidecektir.Bakanlar kuruluna ait olan olağanüstü hal uygulaması cumhurbaşkanına geçiyor. Mevcut anayasadaki OHAL şartları, mevcut anayasadaki sıkıyönetim şartlarını da kapsayacak şekilde genişletiliyor.Cumhurbaşkanı, OHAL'de ülkeyi kararnamelerle yönetebilecek.HSYK'nın 5 üyesini cumhurbaşkanı doğrudan atayacak.Cumhurbaşkanı Türkiye'den büyük!Yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirlerinin alanlarına girmesi çok tehlikelidir. Getirilen sistemle erklerin tekeli kuruluyor. Fren-denge sistemi söylemden ibaret hale geliyor. Türkiye'nin kaderi Cumhurbaşkanının iki dudağı arasına konulmuş oluyor.Yasamanın fiilen kararname çıkarma alanlarının dışındaki hususlarda yasa yapma görevi var. Buna karşın Cumhurbaşkanının kararname çıkarma yetkisi var. Yüksek yargının neredeyse yarısı Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Bu durumda yargının bir erk olarak bağımsızlığı ve tarafsızlığından bahsedilemez.Yürütme erkini uhdesinde tutan başkan, partinin genel başkanı olarak parti disiplini yoluyla Meclis'teki çoğunluğa hükmedeceğine göre en azından teorik olarak yürütme erki yasama erkinin denetimi altına girmiş olacaktır. Böylece Genel Başkanı Cumhurbaşkanı olan parti onun emrinde bir aşiret haline gelmiş olacaktır.Getirilen sistemle resmen Cumhurbaşkanı Türkiye'den büyük hale geliyor.Küçük bir soru?Parlamenter sistemi "bekleme odasına" koyduğunu ifade eden bir partiyle iş birliği yaparak Başkanlığı Türk Milletine dayatmak hem milletin hem de MHP'lilerin aklıyla alay etmektir. Şimdiden söyleyeyim; AKP ile Bahçeli'nin mutabakatı sonrası TBMM'ye getirilen Başkanlık sistemini MHP seçmenine hiçbir şart altında kabul ettirmek mümkün olmayacaktır.  Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 'fiili tutumlarını hukukileştirmek' için TBMM'ye sevk edilen bu tasarıyı "kraldan çok kralcılık" yaparak savunmak da sorunu çözmeyecektir. Vicdanı köleleşmiş fanatikler ve sorunun müsebbipleri ise suspus olmuş haldeler. Türkiye'nin iki köklü tarihi partisinden birisi olan MHP'nin içine düşürüldüğü durum tek kelime ile fecaattir.Küçücük bir soru: Sonunda AKP'nin başkanlık sistemi savunulacaktı neden Sayın Bahçeli, Cumhurbaşkanı her başkanlık sistemi dediğinde hop oturup hop kalkıyordu? AKP ile başkanlıkta yüzde yüz mutabık olanlar neden 7 Haziran sonrasında MHP-AKP koalisyonunu kurmayı beceremediler?

…***

Erinç Yeldan, 14 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Sermayenin yatırım tercihleri ve AKP”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Tarihte görüldüğü üzere, AKP de tüm iktidarlar gibi uyguladığı ekonomi politikaları iflas ettiğinde, karşılaştığı sorunları aşmak için ‘komplo öyküleri’ne başvuruyor.Önce PISA skorları üzerine hep bilegeldiğimiz sonuçlar açıklandı: PISA, fen, matematik ve okuma yeteneklerini uluslararası düzeyde karşılaştıran bir değerlendirme sistemi. Türkiye yetmiş ülke içinde fen bilimlerinde 52’nci; matematikte 49’uncu, okumada ise 50’nci olarak sıra buldu. Bu sıralamada Türkiye 2003’teki konumuna gerilemiş oldu. Hafta başında açıklanan milli gelir verileri ise Türkiye ekonomisinin yedi yıl aradan sonra tekrar eksi büyüme yaşadığını ve yüzde 1.8 daraldığını gösterdi. Bu daralmaya karşın 12 aylık birikimli cari işlemler açığı (dış açık) yeniden 40 milyar dolar düzeyinin üstüne çıktı. Yüzde 8-10 bandındaki enflasyon ve yüzde 9’un altına çekilememiş olan işsizlik oranı da yeniden yüzde 14 düzeyine yaklaştı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Dolar kurundaki bozulmayla birlikte ulusal ekonomide dengelerin yitirildiği ve Türkiye’nin ciddi bir kriz tehlikesiyle karşı karşıya olduğu görülüyor. Uluslararası yeni işbölümü içerisinde Türkiye için biçilmiş bulunan bu dışa bağımlı, taşeron-sanayi ve müteahhitlik kapitalizminin ana yürütücüsü AKP’nin, 2003’ten bu yana doların ucuzluğu sayesinde yaratmış olduğu hormonlu büyüme öyküsü, dayandığı sıcak para akımlarının yönünün tersine çevrilmesi ve sosyal şiddetin getirdiği güvensizlik ortamıyla birlikte artık sona ulaştı. Finansal spekülasyon ve şişirilmiş değerler sisteminin yarattığı sanal algıya karşın değişmeyen gerçekler, Türk ekonomisinin aslında çok uzun süreden bu yana kırılgan bir yapıda olduğunu göstermekteydi: Düşen tasarruf eğilimi, artan dış açık, gerileyen üretkenlik ve kalitesiz eğitime dayalı niteliksiz işgücü...

Daha önceki yazılarımızda da sıkça dile getirmiş idik. Tarih boyunca tüm iktidarlar uyguladıkları ekonomi politikaları iflas ettiğinde karşılaşılan sorunları aşmak için “hayali düşmanlara” ve “komplo öykülerine” başvurmayı yeğlemişlerdir. “Batı bizi kıskanıyor”; “Yeni Türkiye’nin iç ve dış düşmanları”; “faiz ve dolar lobisi” gibi kavramlar da bu çabaların ürünüdür. Aslında teknik bir fiyat olarak, uluslararası mali piyasalarda döviz arz ve talep dengesine ve ileriye yönelik beklentilere dayanan dolar kurundaki gelişmeleri beğenmeyip bunları bir haçlı seferi tehdidiyle yorumlayarak “dolarlarınızı bozdurun” çağrılarıyla göğüslenebileceğini ummak da iktisat biliminin herhangi bir kuramı ile açıklanamayacak bir girişimdir.

…***

Fatih Polat, 14 Aralık tarihli Evrensel gazetesinde, “Yüksek gerilim hattındaki hayatlar ülkesi”başlıklı yazısını okjuyucularla paylaşıyor.

“9 Aralık günü Evrensel’in manşet toplantısı masasında günün önemli siyasal gerilim haberleriyle birlikte, Evrensel’in kendi alanında önemli kitaplara da imza atmış olan İzmir Bürosu muhabiri arkadaşımız Özer Akdemir’in bir haberi vardı.Manisa’nın Turgutlu ilçesi Derbent Mahallesindeki Sabiha Erturgut İlköğretim Okulunun bahçesinde, 34 bin 500 volt elektrik taşıyan bir yüksek gerilim hattı direği var. Ve çocuklar üzerinde ölüm tehlikesi yazan direğin altında oyun oynuyorlar! Masada yaptığımız tartışmalardan sonra bu haberi manşete taşımaya karar verdik. Aslında bu haber, bu ülkedeki yönetim felsefesini belirleyen siyasal kültürün çekirdeğindeki derin karaktere de işaret ediyordu. Amaç kârsa, rantsa hayatlar teferruattı.”diyen yazxar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu topraklarda 100 yıl sonra, ‘müzakere’ sürecinin buzdolabına kaldırıldığının devletin zirvesinden ilan edilmesiyle birlikte artık haritadaki eski varlıkları bile tartışmalı hale gelen ilçelere, kentlere tanıklık edildi. Uluslararası Af Örgütü, bu süreçte zorla yerlerinden edilen insan sayısının yarım milyonu bulduğunu not ediyor ve sadece Sur’da 40 bin kişinin hayatının altüst olduğunun altını çiziyor.

Ardından TAK eylemleri geldi. Sonuncusu da İstanbul Beşiktaş’ta. Yol açtığı ağır can kayıpları ve yaralanmalarla birlikte iktidarın ‘intikam’ açıklamaları ve HDP’ye yönelik olarak birçok yerde başlatılan siyasetçi, avukat ve gazetecilerin gözaltı furyasının da zemini yapıldı.

Böylesi bir yüksek gerilim hattında hayatlarını yaşamak durumunda olan bir ülkenin insanları olarak, şimdi önümüzde epey dik bir tümsek var. Hayatı anlamlı kılacak bir ışık ve içimize çekeceğimiz temiz bir havaya ulaşabilmek için de o tümseği çıkma sabrını ve azmini göstermek zorundayız.