Aralık 20, 2016 10:23 Europe/Istanbul

Esfender Korkmaz, 20 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Kandırılmış ülke tedirginliği”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Eski Meclis Başkanı Cemil Çiçek, ''bu ülke siyaseten ve dinen kandırılmış ülkedir'' diyor. Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen de "AKP iktidarının, askeri siyasette ağırlığını dengelemek için AB'yi bir araç olarak kullandığını'' söylüyor.İnsanın aklına hemen gelen soru , ''Bütün bunlar , başkanlık rejimine geçişin bir aracı  olarak mı kullanıldı ? '' sorusudur. Türk Tipi  Başkanlık sistemi aslında bir rejim değişikliğidir. Rejim bir devletin yönetim biçimidir. Cumhuriyet rejimi değişmiyor ve fakat Demokratik sistem değişiyor. Otokrasi riski artıyor. Toplumdaki tedirginlik de bundan ileri geliyor. Kimse gelecek rejimin ne kadar otoriter bir yönetim getireceğini , Nasıl bir hukuk düzeninin oluşacağını , tahmin edemiyor. Bilmediği bir rejimden dolayı kuşku duyuyor ve strese giriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Toplum geriliyor.Öte yandan , PKK terörünün belki son çırpınışıdır, Fetö terörü milletin gayreti ile önlendi ve fakat uzantıları  devam ediyor ,  OHAL' de kalıcı kararnameler çıkarılıyor , Suriye sorunu  devam ediyor , AB ile ilişkilerin sürdürülemez boyuta ulaşmış olması , mülkiyet hakkı , düşünce özgürlüğü ile ilgili endişeler varken , yani  ülke bir sorunlar yumağı içinde iken , başkanlık konusunda neden bu kadar ısrar ettiğimiz de tam olarak anlaşılmış değil.  Maalesef halk yüzde 52 oyla sayın Erdoğanı  Cumhurbaşkanı olarak  seçerken Mevcut anayasaya göre seçti. Fiili durum yaratacağını ve yeni bir rejime gideceğini bilemezdi. Bundan sonra da bilemez.Ayrıca  başkanlık sistemlerinde seçmenler ,  seçilen başkana oy verenler ve vermeyenler şeklinde ikiye ayrılıyor. Türkiye 'de kutuplaşmanın topluma zarar verecek boyutlarda artacağından endişe edenler de var. Artar veya artmaz , ancak söylediğim gibi belirsizlik de bizzat toplumu geriyor.İşte Cemil Çiçek siyaseten kandırılmış ülkeyiz derken , tahmin ediyorum ki bu siyasi belirsizliği de işin içine katıyor.Türkiye 'de demokrasi alttan, halk hareketiyle değil , üstten geldiği için özellikle siyasi iktidarların ve siyasi partilerin iyi niyetine bağlıdır. Bu anlamda iktidarın hangi noktaya kadar gideceğini bilemeyiz. Bahçelinin de ,  hukuku ve anayasayı askıya alan bu fiili durumu neden desteklediğini de anlayamıyoruz. Biz anlamadığımız gibi MHP tabanı da anlayamıyor.

...***

Cevher İlhan, 20 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Söylem değil, ciddi önlem”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Son bir buçuk yılda sivil, asker ve polislerin hedef alındığı 32 canlı bomba ve bombalı araç terör saldırısında 363’ü sivil 460 vatandaş can vermiş, iki binden fazlası yaralanmış.Böyle bir tabloda televizyonlara çıkan çoğu iktidara “iliştirilmiş uzmanlar”, medya yorumcuları, “terör bitiyor” nakaratını tekrarlıyorlar. Şu garabete bakın ki, devletin onlarca kanalında, patronların televizyonlarında, resmi ve özel ajanslarda, gazetelerde siyasi iktidara övgülerin ötesine geçilmiyor; ciddi bir analiz yapılmıyor.   Bu hale nasıl gelindiği, niye terörün tırmanıp yaygınlaştığı sorulmuyor. Her birinde onlarca-yüzlerce insanımızın katledildiği terör saldırılarının araştırılmasına dair muhalefetin Meclis’e verdiği önergelerin iktidar grubunca reddedilmesinin sebebi soruşturulmuyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Tek yönlü algı operasyonu o denli ki, “terör programları” bile iktidarın propagandası aracına dönüştürülüyor. On dört yıllık iktidara en ufak bir eleştiri getirenler suçlanıyor. Düşülen vartada her kanlı terör saldırısından sonra iktidar cânibinden, “terör can çekişiyor” mesajları veriliyor. Her defasında, “Dökülen kan yerde kalmayacak, hesabı mutlaka sorulacak!” “Bunlar son çırpınışlar”, “Terörün sonu geldi” lâfları ediliyor. Oysa katliam gibi terör saldırılarının sürmesi, terörün bitmediğini, gerilemediğini, tam tersine daha da azdığını ortaya koyuyor. Siyasetin, Meclis’in, muhalefetin dışlandığı, kapalı kapılar arkasında yanlış eksene oturtularak bağlamından koparılan “çözüm süreci”nde hızlanan dağa çıkışlar sürüyor.

Her operasyon sonrasında “etkisiz hale getirilen teröristler”in sayısı verilse de, dağa çıkışların bunun birkaç katı olduğu, örgütlerin hala militan devşirdiği vakıasının üstü örtülüyor.

Devletin terörle mücadeledeki başarısızlığı ortada. Genelkurmay eski Başkanı Başbuğ’un, 6 Temmuz 2010’da, “1984’ten 2010’a kadar 26 yılda 30 bin terörist öldürülüp 10 bininin yaralı ve teslim alınmasıyla toplam 40 bine yakın terörist etkisiz hale getirildi. ‘terör örgütü dağıldı, bitti’ diye yanlış algıladık, ama aslında terör örgütünün dağ kadrosu duruyor” açıklaması bunun itirafı.

“PKK’ya katılımların azaldığı”nın bir çarpıtmadan ve iktidar propagandasından ibaret olduğunu, iktidar hesâbına yapılan yanıltmaların aksine, taktik değiştiren örgütün terör bölgesi dışında şehir yapılanmalarını güçlendirdiğini ve yeni yılda şehir eylemlerini de arttıracağını değerlendiren analistlerin, “Daha önce kırsaldan militan desteği alan örgüt, şehir merkezlerine yöneldi. Özellikle 17-18 yaşlarında gençler şehir merkezlerinden toplanarak başta Kandil olmak üzere diğer kamplara eğitime götürülüyor. PKK’ya katılımlar hâlâ devam ediyor” tesbitleri kayda değer.

Buna göre, sabıka kaydı olmayan, kamplarda eğitim alan militanlar, dış servislerin de desteğiyle şehir eylemleri için yeterince önlem alınmayan sınırlardan yurda sokularak en son Beşiktaş ve Kayseri’de patlatılan hunharca terör eylemlerini tertipliyorlar.

Tırmanan teröre karşı, kamuoyunu oyalayan, halkın tepkisini kullanan günübirlik hamasî söylemlerin ötesinde, güvenlik ve istihbarat zaaflarının âcilen giderilmesi, Meclis zemininde demokratikleşme, hak ve özgürlükler ekseninde köklü ekonomik, sosyal ve kültürel düzenlemelerle kapsamlı stratejik eylem planlarının hazırlanması lâzım.

...***

Abdülkadir Selvi, 20 Aralık tarihli Hürriyet gazetesinde, “FETÖ'nün suikast hücresi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Sadece Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov'a suikast düzenlenmedi. O kurşunlar sadece Karlov'a sıkılmadı.Türk­Rus ilişkilerine suikast düzenlendi. 15 Temmuz’da Türkiye’yi darbeyle yıkamayanlar, şimdi de kaos senaryosunu sahneye sürdüler. Türkiye’yi kaosa sürüklemek için en önemli dış desteğimiz olan Rusya’ya karşı suikast düzenlediler. Karlov, 24 Kasım sürecinde Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin düzelmesi için çaba sarf eden bir büyükelçiydi. Ankara’da korumasız gezecek kadar ülkemize güvenen bir diplomattı. Bizim hem dostumuz, hem de misafirimizdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ne yazık ki, Karlov’u koruyamadık.Rus Büyükelçi’ye düzenlenen suikasttan sonra Rus uçağının düşürülmesiyle ilgili dosyanın yeniden açılması gerekiyor.Çünkü bir parmak, ısrarla Türk­Rus ilişkilerinin bozulması için komplolar kuruyor. Darbe girişiminden sonra, FETÖ’cülerin bir daha 15 Temmuz türünde bir darbe yapma kabiliyetleri kalmadı. Ama “Uyuyan hücrelerini harekete geçirip, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere stratejik hedeflere yönelik suikastlar düzenleyebilirler” deniliyordu. İntihar eylemlerinden endişe ediliyordu. Büyükelçi Karlov’a yönelik suikast bunu gösterdi. PKK bir süredir ikiz eylemler yapıyor. Aynı hedefe yönelmiş olan FETÖ ise ikiz senaryolarını hayata geçirmeye başladı.FETÖ’cü yayın organı Today’s Zaman’ın Ankara Temsilcisi Abdullah Bozkurt, 16 Aralık tarihinde attığı tweet’te, ”Büyükelçilerin bundan böyle güvenliği yok” demişti. Bunun ne anlama geldiğini Karlov suikastıyla öğrenmiş olduk. FETÖ’cü uyuyan hücreler harekete geçti. Yeni hedeflerinin kim ya da kimler olduğu ise meçhul.

Suikastı düzenleyen Mevlüt Mert Altıntaş’ın iyi yetiştirilmiş olduğu anlaşılıyor. Sadece Türk­Rus ilişkilerinin en kritik aşamasında suikast düzenlemekle kalmıyor. Arapça olarak El Kaide ya da El Nusra imajı oluşturmaya özen gösteriyor. Altıntaş, Ankara çevik kuvvette 2 yıllık polis memuru olarak görünüyor ama profesyonel bir suikastçı olduğu anlaşılıyor.Mevlüt Mert Altıntaş’ın suikast talimatını kimlerden aldığı, hangi imama bağlı olduğu, emrin kendisine ne şekilde tebliğ edildiğini öğrenebilecek miyiz bilmem. Çünkü sağ olarak ele geçirilemedi. Ankara’da Rus uçağının düşürülmesi sürecini yakından takip etmiştim. O gün Ankara nasıl bir sorunla karşı karşıya olduğunun farkında değildi. Hamaset vardı. 24 Kasım’dan sonra Rusya ile sorun yaşamanın neye mal olduğunu anladık.