Türkiye'den köşe yazarları
Esfender Korkmaz, 21 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Ekonomi siyasete tabi oldu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Merkez Bankası'nın iş çevrelerinde yaptığı Aralık ayı beklenti anketi,2017 yılı için de umut vermiyor. Eğer siyasi alanda bir mucize olmazsa 2017 yılı da kayıp yıl olacağa benziyor. Siyasi alanda diyorum, çünkü artık ekonomik istikrar tamamıyla siyasi sorunlara bağımlı oldu ve bu nedenle de teşvik, kredi gibi ekonomik önlemler fayda vermiyor.Kaldı ki iktisadi göstergeleri, istatistikleri de kullanarak tahminlerde bulunmak da artık mümkün değil, zira Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) güvenilirliğini kaybetti.İktisatçının aletleri istatistiklerdir. İstatistikler ise hem hazırlanmaları aşamasında, hem de yorumlarında, kötü niyetliler tarafından istismar edilebilirler.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
GSYH hesapları TÜİK tarafında revize edilinceye kadar, istatistiklerin yanlış olabileceğini düşünmüyorduk. Maalesef TÜİK'in geriye dönük GSYH tahminlerini revize ederken büyüme oranını yarı yarıya artırdığı yıllar var. Söz gelimi 2013 yılı için ilan ettiği ve bugüne kadar herkesin kullandığı yüzde 4 büyüme oranını revize ederek yüzde 8.5'e çıkardı. Demek ki TÜİK tahmininde yüzde 120 yanılmış. Bu yanılma sistem değiştirmekten dolayı olamaz. Zira yeni sistemi hazırlayanlar yüzde beşten daha farklı sonuçlar çıkaracak bir sistem düzenlemezler... Ayrıca referans alınan sistem nedeniyle AB ülkelerinde GSYH hesaplarında böyle bir revizyon farklılığı görülmedi.Merkez Bankası'nın, beklenti anketine göre, dördüncü çeyreği açıklanmayan 2016 büyüme oranı yüzde 2.6 ve 2017 büyüme oranı da yüzde 3.2 olacaktır.Gelir artışını ve refah ölçüsünü fert başına GSYH büyüme gösterir. Bu şartlarda 2017 fert başına GSYH büyüme yüzde 2 olacaktır.Ekonomide toplam talebin daralması ve düşük büyüme uzun süre devam etmiyor. Zira ekonominin iç dinamikleri harekete geçiyor. Söz gelimi tüketici, satın alma ihtiyacını çok fazla uzatmıyor. Yani ihtiyaçlarını uzun süre bekletmiyor. Yatırım eğilimi, bazen durgunluk yıllarında artabiliyor. Yatırım yapanlar durgunlukta maliyetlerin daha düşük olmasını kullanmak istiyor. Ayrıca canlanma dönemi için yatırımının hazır olacağını hesap ediyor. Ne var ki, siyasi sorunlar tüketiciyi ve yatırımcıyı farklı kanalize ediyorlar. Yatırımcı eğer siyasi ve sosyal sorunların devam edeceğine inanırsa, yatırımını başka bir ülkede yapıyor. Ya da yatırım yapmaktan vazgeçiyor.
Beklenti anketlerinde, 2017 gösterge faizi yüzde 8.50 olarak bekleniyor. TÜFE de beklendiği gibi yüzde 8.04 olursa, reel faiz çok düşük demektir.Reel faizin çok düşük veya eksi olduğu dönemlerde, yatırımların cazibesi artar. Tasarruf sahibi parasını enflasyona eritmek istemez ve getirisi daha yüksek bir yatırım yapar. Ne var ki, siyasi ortam elverişli değilse, tasarruflar güven yoksa ölü yatırımlara, dövize ve gayrimenkule yatar.Sonuç: Siyasette, belirsizliği artıran başkanlık yolunu kapatmak ve yeni yollar ve yöntemler denemek zorundayız.
...***
Faruk Çakır, 21 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Bir cinayetle kaç kuş vurdular?”başlıklı yazısını okuyucularla payulaşıyor.
“Ülkemizde gündemin bu kadar hızlı değişmeye başlaması tehlike işareti olarak görülmeli.Maalesef “Bu kadar da olmaz” denilen hadiseler yaşanıyor. Pazartesi akşamı (19 Aralık 2016) Ankara’nın merkezinde bir sergi açılışı sırasında Rus Büyükelçisi’nin vurulması sadece Türkiye’de değil dünyada da şok etkisi meydana getirdi.Herkes kabul ediyor ki bu terör eylemi basit bir cinayet değil. Medyadaki yorumlara bakılırsa bu cinayet ve terör hadisesi hemen çözülmüş kanaati hâsıl oluyor. Gerçekten de çözülmüş sayılabilir mi? Neredeyse ‘canlı yayın’da işlenen bu cinayetin azmettiricileri ve hedeflerini teşhis etmek acaba kolay olur mu? Elbette hadisenin önünü ve arkasını terör ve güvenlik uzmanları araştıracaktır, ancak cinayeti işleyenin ölü olarak ele geçirilmesi olumsuz bir netice değil midir?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Cinayetle Rus Büyükelçisi Andrey Karlov öldürüldü, ama asıl hedef ‘bir cinayetle bin hedef vurmak’ mıydı? Akla hayale gelmeyen bir cinayetle karşı karşıyayız. Cinayeti işleyen kişinin kimliği ve cinayet sonrasında sergilediği tavır da çok garip. Attığı sloganlar kime ya da kimlere fatura edilir? Bu cinayet sonrasında politikalar nasıl şekillenir? İç içe girmiş çok bilinmeyenli bir cinayetle karşı karşıyayız.
Sadece son 10 gün içerisinde karşı karşıya kaldığımız gündemleri bir düşünelim. Neredeyse 10 yılda, belki de 50 yılda bir yaşanabilecek büyüklükte hadiselerle, terör eylemleriyle, cinayetlerle karşılaşıyoruz. Bu kadar yoğun terör baskısı karşısında itidali muhafaza edebilmek de bir marifettir ve Türkiye bu itidali, bu sükûneti, bu soğukkanlılığını muhafaza etmek durumundadır.
Nasıl ki savaşlarda en önce gerçekler, hakikatler ölür; aynı şekilde böyle çirkin terör saldırıları sonrasında da benzer bir durum yaşanıyor. Sosyal medyada yazılan ve çizilenleri her zaman ihtiyatla karşılamak gerekir. Cinayetin üzerinden bir tam saat geçmeden görünüşte her şeyin ortaya çıkması, hadisenin çözüldüğü kanaatinin hasıl olması da şüpheyle karşılanmalı. Geçen dönemlerde de böyle bir süreç yaşanmamış mıydı? Bir terör eylemi, bir büyük cinayet işleniyordu ve ardından bir iki saat içerisinde TV’lerdeki yayınlarla ‘olay çözüldü’ kanaati hâsıl oluyordu. İlerleyen aylar ve yıllar böyle olmadığını gösterdi. Bu bakımdan yoğurdu dahi üfleyerek yemekte fayda var.
Böyle karanlık cinayetlerin tek bir hedefi olmaz. Boşuna ‘bir taşla bin kuş vurmak’ sözü dillerde dolaşmıyor. Türkiye mümkün olan en kısa zamanda ve mümkün olan en ciddî çalışmayla bu cinayetin hedefini ve maksadını ortaya koymalı.
Çok büyük oyunlar oynandığı ve planlar yapıldığı umumî olarak kabul gören bir tesbit. Türkiye’nin bu oyunları bozması gerekir. Bunun için de dostlarını arttırmak durumunda. İdarecilerin hadiseye bu pencereden bakmasında fayda var. Hem içerde hem de dışarda sükûnet ve akılla hareket edilirse inşallah bu ve benzeri büyük tuzaklara düşmeyiz.
...***
Muharrem Bayraktar, 21 Aralık tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Büyükelçiyi kim vurdu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Rusya’nın Ankara büyükelçisi Karlov’un öldürülmesi olayından dolayı Rus halkına baş sağlığı diliyorum.Cinayetin ardından saldırıyı FETÖ’nün yapmış olduğu açıklandı.FETÖ’nün kripto hücrelerinin kanlı eylemler yapmak üzere pusuda beklediğini tahmin etmek zor değil.Ama nasıl oluyor da emniyet teşkilatında bu kadar büyük bir FETÖ temizliği yapılmasına rağmen böylesi katil profillerin hala teşkilatta barınıyor, anlamakta zorlanıyoruz.Katil polisin, eylem sonrasındaki sözlerinin İslamcı bir örgütü çağrıştıran ve eylemi Halep’teki muhaliflerin tahliyesiyle bağlantılı kılacak cümleler taşıması ise bazı kesimlerce pek gündeme getirilmek istenmiyor.Kuşkusuz failin kim olduğunu ve kimlerle bağlantılı olduğunu ortaya çıkarak olan devletin ilgili birimleridir.Rusya’dan gelen “bu olayı birlikte araştıralım” çağrısı bu anlamda çok önemlidir.Eski Dışişleri Bakanlarından Yaşar Yakış “cinayetin Suriyeli muhaliflerin Halep’ten püskürtülmesinin işi” olabileceğini söylüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
FETÖ’mü, Halep’in intikamını almak isteyenler mi, başka bir devletin derin parmağı mı, içerdeki bir takım odaklar mı diye elbette araştırılmalı ama insanların en doğal hakkı olan cinayetin failinin derinlemesine araştırılmasını isteyenleri suçlayarak, “sizin önünüze katil diye kimi sunmuşsak ona inanın” mantığı, “katilleri ört bas etme” mantığı olsa gerek.
Türk medyası özellikle son aylarda Suriye bağlantılı olaylar nedeniyle komşu ülkeler hakkında en ağır ifadelerin kullandığı seviye zafiyeti içine düşen bir medya halini aldı.Bakın gazete sayfalarına, Rusya için katil diye zalim diye kimler manşet attı?Hangi gazeteler “Rusya’nın Halep’te çocuk katlettiğini sayfalarına taşıdı.Hangi televizyonlar “bebek katili Rusya” diye bangır bangır bağırdı.
İran’ın Suriye’deki varlığı için, Başika’daki Türk askeri gerginliğinden dolayı Irak için neler söylendi, açın okuyun. Suriye için yazılanları söylemeye bile gerek yok.
Medyanın dili öylesine keskin ve saldırgan ki Türk diplomatlar Rusya ile İran ile sürekli görüşmeler yaparak Suriye’de barışı sağlamak için çabalarken, adeta bu görüşmeleri provoke edercesine bas bas bağıran gazeteci bozuntuları ortalıkta geziyor.Toplumun böylesine provoke edilecek yayınlara maruz bırakılması ciddi bir milli güvenlik sorunu değil mi?Dün yazdık,“Şahlaştınız, Yavuzlaşacağız” diyerek Alevi, Şii saldırganlığı tohumu eken sözde akademisyenleri TRT ekranlarına çıkaranlar bu gerçeğin farkında değil mi?Bize lazım olan “birlik dili” yerine “kan dilini” düstur edinenler, yeni cinayetlere de zemin hazırlıyorlar.