Aralık 21, 2016 11:40 Europe/Istanbul

Erinç Yeldan, 21 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “‘Yeni milli gelir serisi üzerine gözlemler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“TÜİK 2009 bazlı “yeni” milli gelir serisini yayımladı. TÜİK uzmanlarının uzun süredir üzerinde çalıştığı yeni seri, Avrupa İstatistik Birliği’nin ESA-2010 metodolojisinin uygulanmasına dayanıyor. İstatistik Kurumu daha önce 1968, 1993 ve 2008’de de benzer güncellemeler yapmış idi. Son güncellemeye göre 2015 itibarıyla toplam milli gelirimiz eskisine görece yüzde19.7 arttı ve 2 trilyon 337 milyar TL oldu. Dolar bazında da kişi başına düşen gelirimiz 9.247 yerine, 11.014 dolar olarak duyuruldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Hemen belirtelim ki, söz konusu “düzeltmelerin” ardında TÜİK çalışanlarına “yukarılardan bir yerden emir verilerek rakamların şişirildiği” gibi basit bir komplo teorisinin sonucu olduğu kanısında değiliz. Bu tür çocukça ve saf bir açıklamanın her şeyden önce TÜİK çalışanlarının emeklerine saygısızlık anlamına geleceğini ve ekonomik verilerin hazırlanmasında böylesine basit açıklamaların çok kolaycılık olacağını vurgulamak isteriz. İstatistiksel yöntemlerin ve verilerin daha kapsayıcı bir biçimde tahmin edilmesi yönündeki çalışmalar elbette önemlidir ve desteklenmelidir. Nitekim, TÜİK’in açıklamalarına göre 1998 bazlı “eski” seri ile, 2009 bazlı “yeni” seri arasında 2012 itibarıyla oluşan yüzde 10.79’luk farkın, yüzde 7.97’si “ölçüm sorunlarından kaynaklanan farklılıklardan” doğduğu ifade edilmektedir.

Ancak, mevcut çalışmada açıklanmaya muhtaç önemli sorunlar olduğunu vurgulamamız gerekmektedir. Öncelikle, yeni milli gelir serisinin harcama ve tasarruf dengesine ilişkin bileşenleri açıklanması gereken çok büyük sapmalar içermektedir. Şöyle ki yeni milli gelir serisinde en önemli değişikliğin sabit sermaye yatırımlarında yeni alanların hesaba dahil edildiği şeklindedir. Artık Ar-Ge ve “silah” harcamaları da “yatırım” harcaması olarak nitelendirilmiş ve seriye eklenmiştir. Bunun yanında eski seride milli gelir içindeki payı yüzde 4.4 olan inşaatın payı, bu sefer yüzde 8.2 olarak yukarıya revize edilmiştir.

Dolayısıyla, Türkiye’nin 2015’teki toplam yatırımları milli gelire oran olarak yüzde 28.6’ya çıkmıştır. Milli gelir muhasebesinde cari açık (dış açık) “tasarruf eksi yatırım harcamaları” özdeşliğine dayanır. Bu özdeşliği izleyerek 2015’te yüzde 4 düzeyinde olan cari işlemler açığı verisini kullandığımızda da Türkiye’nin yeni tasarruf oranı yüzde 24.6 olarak ilan edilmektedir. Yani Türkiye birdenbire milli gelirinin üçte birini yatırıma ayıran, yüksek tasarruflu bir ülke olup çıkmaktadır. Bu olgu Türkiye’yi yüksek yatırım, yüksek tasarruf, yüksek büyüme hızlı bir Uzak Asya ekonomisi görünümüne yaklaştırmaktadır. Oysa bizler neredeyse kırk yıldır Türkiye’yi düşük tasarruflu, yüksek dış ticaret açığı olan ve yüksek dış borç biriktiren bir Latin Amerika ülkesi olarak değerlendirmekteydik. Bundan böyle bu değerlendirmeye ortak olan IMF, Dünya Bankası ve hatta Kalkınma Bakanlığı’nın Orta Vadeli Program metinleri de geçersiz konumdadır.

Bir ülkede birinci yıl 100 olan milli gelir, ikinci yılda bir kriz ile birlikte 50’ye gerilemiş olsun. Büyüme hızı eksi yüzde 50 olur. Üçüncü yıl milli gelir 100’e tekrar yükselir ise, bu sefer bu yılın büyüme hızı yüzde 100 olarak hesaplanacaktır. Milli gelir iki yıl sonunda hiç değişmediği halde, son iki yılın basit büyüme ortalamasını alırsak yüzde 25 büyüme verecektir. Bilmem anlatabiliyor muyuz? 2009 baz yılı olarak yanlış seçilmiş bir yıl. ESA-2010 metodolojisi uygulanacak ise, Avrupa İstatistik Birliği gibi biz de milli gelir hesaplamalarında 2010 yılını baz olarak kabul etsek ve bunu da 2012 bazlı Girdi Çıktı Tablosuna bağlamış olsaydık daha sağlıklı olmaz mıydı?

...***

Orhan Dede, 21 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Suikast neden şimdi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

““Tarih, 16 Aralık 2016:Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin şunları söyledi:“Suriye’de muhalefetin destekçisi olan Türkiye’ye daha fazla rol biçilmesini öngören yeni bir müzakere sürecinin başlatılmasını öneriyorum.”Tarih, 18 Aralık 2016:Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, telefon görüşmesi yaptı.Görüşmede Erdoğan ve Putin, Rusya ile Türkiye arasında Suriye’deki çatışmaların çözüme kavuşturulması yolundaki gayretlerin devamı konusunda tam mutabakat sağladıkları açıkladı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Tarih, 19 Aralık 2016:

Rusya, İran ve Türkiye’nin dışişleri bakanlarının 27 Aralık’ta Moskova’da yapacakları ilan edilen zirve erkene çekilerek, 20 Aralık’ta (dün) yapılacağı açıklandı.Bu açıklamadan yalnızca birkaç saat sonra Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Gennadiyeviç Karlov menfur bir suikastla öldürüldü.Kim öldürdü?Kimlerin işine geliyorsa tetikçinin ardında da elbette onların eli var.Ne enteresandır ki; suikastın yaşandığı pazartesi günü açıklamalar yapan Almanya Federal Meclis Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Norbert Röttgen, “Türkiye’nin Suriye’de Rusya’yla anlaşması çok tehlikeli bir gelişme ve bu, Batı için bir başka diplomatik felaket olur” dedi.

Röttgen’in ifadeleri şahsi görüşü olsa da dile getirilen ‘felaket’ gerçek olmasın diye Batılıların imza atmayacağı entrika yoktur. Bunun için bir FETÖ’cüyü de kullanabilirler, PKK’lı, Nusra’lıyı ya da IŞİD mensubu bir militanı da…

Saldırının zamanlaması işin içinde istihbarat servislerinin de olabileceğini gösteriyor.Birileri zaman mı kazanmaya çalışıyor?Böylesi eylemler Rusya gibi bir ülkeyi politikasını değiştirmesine mecbur edemez. Bu suikastın arkasındaki güçler de bunu mutlaka hesap etmiş olmalıdır. Bu gerçek asıl hedefin başka bir şey olduğunun işareti olabilir.Bana öyle geliyor ki, bu suikastla amaçlanan şey zaman kazanmak.

...***

Kazım Güleçyüz, 21 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Derin kumpas”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Terörün içeride ve dışarıda stratejik hedeflere yönelik saldırılarındaki tırmanış, endişeyle takip ediliyor.Kısa aralıklarla gerçekleşen ve toplam 58 kişinin can verdiği Dolmabahçe ve Kayseri saldırılarının ardından Rusya Büyükelçisinin Ankara’da suikastle katledilmesi, çok boyutlu ve derin bir kumpasla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Açıkça görünen o ki, bu terör taşıyla birden çok fazla kuş vurulmak isteniyor.Akla gelen ilk hedefleri sıralarsak:Bunlardan biri, ülkeyi iyice istikrarsızlaştırıp toplumu yıldırmak ve bezdirmek.Bir diğeri, güven duygusunu tahrip edip, içte ve dışta Türkiye’nin güvensiz bir ülke olduğu imajı meydana getirmek.Üçüncüsü, OHAL uygulamasını uzattırıp, hattâ daha da ötesinde “OHAL dahi yetmiyor” diyerek sıkıyönetimi gündeme getirmek suretiyle, ülkeyi normal ve olağan yönetimden iyice uzaklaştırmak.Ya da normale dönüş taleplerine karşı, “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” taktiğiyle OHAL rejimini sürekli kılmak.Böylece, normalleşmeyi engelleyip bu yönde atılması söz konusu olabilecek yeni adımları sabote ederek demokratikleşmeyi derin dondurucuya kaldırmak.Geriletilip zayıflatıldığı söylenen askerî vesayetin çok daha güçlü ve etkili bir şekilde geri dönmesine zemin hazırlamak.Türkiye’yi bir defa daha güvenlik gerekçesiyle hukuk ve demokrasiden taviz vermeye zorlamak, yine kendi içine kapanmış otoriter bir rejime sürüklemek.Rusya ile zor belâ düzeltilmeye çalışılan ilişkileri yeniden sıkıntıya sokmak.Halep’te nihayet ateşkesin sağlanması ve insanî yardım yolunun açılmasını takiben, Suriye’deki iç savaşı tamamen sona erdirmek amacıyla bir defa daha canlandırılmasına gayret edilen diplomatik çabaları yine boşa çıkarıp akamete uğratmak.Büyükelçi suikastının, tam da bu maksatla Moskova’da Türkiye-Rusya-İran üçlü toplantıları öncesinde gerçekleşmesi bu açıdan özellikle manidar ve son derece düşündürücü.Derin kumpası boşa çıkarmak için hamasetten öte derin stratejilere ihtiyaç var.