Türkiye'den köşe yazarları
Orhan Dede, 24 Aralık tarihli Yeni Mesaj gazetesinde “Başımız dertten niye kurtulmuyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhuriyet tarihinin en büyük sorunlarıyla karşı karşıya ülkemiz. Savaşın en kızıştığı coğrafya Suriye. Ve Suriye’de de en şiddetli çatışmalar Türk askerlerinin bulunduğu El Bab bölgesinde yaşanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Mısır’la aramız berbat.İslam ülkelerinde Türkiye artık istenmeyen ülke!6 Arap ülkesiyle Türkiye ve İran’ı kapsayan bir araştırmada Türkiye’ye olumsuz bakanların oranı Mısır’da yüzde 67, Suudi Arabistan’da yüzde 65, Birleşik Arap Emirlikleri’nde yüzde 59, Irak’ta yüzde 70, İran’da yüzde 64 olarak tespit edilmiş.Bir kazaya kurban gitmezse Rusya ve İran ile aramız yeni yeni düzeliyor. Batı tarafında Suriyeli sığınmacıları Türkiye’de tutmak için her türlü yolu deneyen Avrupalı komşularımızla da aramız limoni. İçeride ise dışarıda da berbat durumda.Her hafta bombalı saldırılar yaşanıyor.Yıllardır halının altına süpürülen FETÖ’leri temizle temizle bitmiyor.Yakın bir zamanda bitmesi de pek mümkün görünmüyor.Büyükelçiler ülkemizde görevdeki bir polis tarafından suikastla öldürülüyor.3.5 milyon Suriyeli sığınmacıyla ağzına kadar dolmuş durumda Türkiye. Ekonomide işler iyi değil maalesef.Alman Commerzbank'a göre Türkiye ekonomisi bu yılın üçüncü çeyreğinde bir önceki çeyreğe göre yüzde 4.5 oranında küçülmüş. Ekonominin sonraki 3 çeyrek boyunca aynı oranda daraldığı düşünülürse 2017'nin ikinci çeyreğinde yıllık yüzde 16.8 daralmaya işaret ediyor.Commerzbank bu durumu ‘felaket’ olarak niteliyor.Bütün bunlar başımıza, yapılan aklıselim uyarıları dikkate almadığımızdan dolayı geliyor.
...***
İhsan Çaralan, 24 Aralık tarihli Evrensel gazetesinde, “'Korku tüneli'ne itilmiş toplumu yönetmenin dayanılmaz kolaylığı!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ülkeyi korku tüneline sokarak yönetmek herhalde egemen güçlerin bulduğu en önemli yönetim biçimlerinden birisidir. Çünkü korku içindeki insan gibi korku içindeki toplum da olup bitenin sağlıklı bir değerlendirmesini yapamaz, yanlışla doğruyu, iyi ile kötüyü ayıramaz hale gelir. “Bilinmez” olanın yarattığı korkudan kurtulmak için toplum, ülkeyi yönetenler yüksek sesle direktifler vererek onu kurtaracağını söylüyorsa, onun söylediklerini yapmaktan başka bir çaresi olmadığını düşünür. Bu çaresizlik de ülkeyi korku tüneline sokarak yönetmek isteyenlerin ekmeğine yağ sürer.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
15 yıldan beri Türkiye’yi yöneten AKP Hükümetleri ve Onun Lideri Cumhurbaşkanı Erdoğan, politikaları ve inandırıcılıkları çıkmaza sürüklendikçe, toplumu sürükledikleri “korku tüneli”ndeki efektleri daha da güçlendiriyor; toplumun zihninin en derinindeki korkuları uyandırmak için her yolu kullanıyorlar.
Bunun için “terörle mücadele”, OHAL ve KHK’ler gibi, nesneleri oldukları gibi değil, görünmesini istedikleri gibi göstermelerine yarayan sisi ağırlaştırıyorlar. Bir yandan “şehitlik”, “gazilik”, “vatan-millet” naraları etrafında bir hamaseti yükseltirken öte yandan ülkenin bir uçurumun kenarında olduğu korkusunu yayıyorlar. Dahası el Bab’da bir günde 16 askerin IŞİD saldırılarında hayatını kaybetmesi, yüzden fazla askerin yaralanması karşısında, izlenen politikanın gerekliliğini hatta zorunluluğunu göstermek için korkunun dozunu artırmak istiyorlar.
Ülkeyi yönetenler, Hükümet-AKP bilmektedir ki, korkuların kaynağı “bilgisizlik”tir. İnsanlar başlarına gelen ya da geleceği söylenen belaların neden ve nasıl olduğunu bilirlerse, beladan korkup, sinmek yerine belalara karşı önlemler almaya yönelirler. AKP iktidarı da politikaları gerçek yaşamda akamete uğradıkça, duvara çarpacak evreye doğru ilerledikçe, “kurt masalları” anlatarak, ya da kendi çözümsüzlüklerinin yarattığı zorlukları “önlenmesi elde olmayan felaketler” olarak göstererek, yığınlar içinde “korku uyandırmayı”, “gelecek korkusunu büyütmeyi” hedeflemektedir. Her konu “milli dava” her sorun “milli felaket” olarak sunularak, “hamaset” ve “korku”nun alanı genişletilmektedir. Dahası böylece iktidar, emekçileri kitleler halinde mesleğinden “ihraç eden” haksız hukuksuz uygulamalara, komşu ülkelere asker çıkarma ya da ülkede rejimi değiştirip “tek parti tek adam rejimi”ne geçmeye meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır. Vatandaş da böylece, “Ülke bölünmesin de varsın birkaç yüz asker de Suriye’de ölsün!”, “Ülke Sevr’e mahkum olacağına varsın başkanlık sistemi getirilsin!” demeye zorlanmaktadır. Bu yüzden de korku tüneline itilen toplum kesimlerinin hamasetin uyuşturuculuğundan ve “korkularından” kurtulmasının yolu, gerçekleri açıkça bilmesi, kendine egemenler tarafından sunulan tablodaki belaların ne olduğu, kimin politikaları, hangi sınıfın çıkarının sonucu olarak ülkenin bu belalara sapladığını bilmesinden geçmektedir. Bunun için de olup bitenin halk yığınlarına doğru biçimde anlatılması, ilerici demokrat güçlerin bütün bu olup bitenler karşısındaki mücadelesinin de tek gerçek dayanağıdır. Ki, burada elbette Evrensel başta olmak üzere gerçeğin peşindeki basına, her çeşit medyaya, ilerici demokrat parti ve çevrelere, işçilerin, emekçilerin ileri kesimlerine ve halkın gerçekleri bilerek mücadeleye katılmasından yana herkese önemli görevler düşmektedir. Çünkü yığınları sindirmenin ve yedeklemenin bir aracına dönüştürülen korkuyu yenmenin, “korku tüneli”nden gerçek dünyaya çıkmanın yolu buradan geçmektedir.
...***
Abdülkadir Özkan, 23 Aralık tarihli Milli gazetede, “Seçilme yaşının 18’e inmesi gerçekçi değil”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Başkanlık sistemini öngören anayasa değişikliğinin gündeme ilk geldiği günlerde seçilme yaşının 18’e indirilmesinin ülkemiz şartlarına uygun olmadığına, uygulanabilirliğinin çok zayıf olduğuna dikkat çekmiştim. Anayasa değişikliğinin Meclis’e gelmesi ile konu yedek milletvekilliği ile birlikte bazı AK Partililerin itirazı ile karşılaşmış. AK Partililerin itiraz gerekçelerini tam olarak bilmiyorum ama, zorunlu eğitimin 12 yıla çıkartıldığı ülkemizde seçilme yaşının 18’e indirilmesinin gerçekçi olmadığını söylemek yanlış olmaz. Meseleye bu açıdan bakıldığında zorunlu eğitim sırasında sene kaybetmiş ama seçilme hakkını kazanan genç, zorunlu eğitimi bitirmediği halde aday olabilecek midir Seçilme yaşı 18 olduğuna göre olması gerekir. Hadi diyelim ki, 18 yaşını tamamlayana kadar zorunlu eğitimi bitirdi ve bir üniversiteyi kazandı. O zaman bir yandan milletvekilliği yaparken diğer yandan yüksek tahsilini mi sürdürecek Diyelim ki hem milletvekili seçildi hem de yüksek tahlisini sürdürmekte bir mahzur olmaz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
18 yaşındaki genç askerliğini yapmamış olacağına göre seçildiğinde askerliği dönem sonuna kadar ertelenecek midir? Diyelim ki bu sıraladığımız hususlar esasa yönelik değil ve 18 yaşındaki gencin seçilmesine engel teşkil etmez. Peki, 18 yaşında ülkemizde milyonlarca gencin içinde kaç tanesi ekonomik bağımsızlığa sahip Kaç tanesi bir iş sahibi Bırakın zorunlu eğitimini tamamlamış gencin bir iş sahibi olmasını, yüz binlerce fakülte ve yüksek okul mezunu genç işsiz dolaşıyor. Böyle olunca henüz bir iş sahibi olmayan gencin aday adaylığından adaylığa yükselmesini oldu kabul edelim, seçim kampanyasının masrafını nasıl karşılayacak. Tüm bunları sıralamaktaki maksadım seçilme yaşının 18’e indirilmesinin gerçeklerle bağdaşmadığını göstermektir.
Sıraladığım hususlar çerçevesinde olaya bakıldığında 18 yaşındaki bir gencin partilerin listelerinde yer almaları imkânsız değil ama çok zordur. Belki birkaç zenginin çocuğu böyle bir şansı yakalayabilir. Zengin babanın partiye yapacağı yüksek oranda bağış sonucunda kendisi yerine çocuğunun listeye alınmasını sağlaması mümkün olabilir. Böyle olunca da 18 yaşında seçilme hakkının getirilmiş olmasının fazla bir geçerliliği yoktur. Geçerliliği olmayan bir düzenlemenin de anlamı yoktur. Peki bu durumu söz konusu anayasa değişikliğini düzenleyenlerin görmemesi, bilmemesi mümkün mü Böyle düşünmek doğru olmaz. Elbette, anayasa değişiklik metnini hazırlayanlar işin her boyutunu düşünmüşlerdir, düşünmeleri gerekir. Peki ülkemizin şartları ve siyasi hayatın gerçekleri ortada iken seçme yaşını anladık ama seçilme yaşının 18’e indirilmesinin maksadı ne olabilir. Niyet okumayı hem bilmem hem de sevmem ama 18 yaşındaki seçmenin anayasa değişikliğine ‘evet’ demesini sağlamak için söz konusu değişiklik metnine rüşvet olarak konmuş ya da dünya üzerinde 18 yaşındaki gence seçilme hakkını veren birkaç ülkeden birisiyiz demek için bu adım atılıyor olabilir mi?
Yedek milletvekilliğinin de iyi niyetle ve siyasette istikrarı sağlamak için getirilmek istendiğini söylemek mümkün ama, bu uygulama da ciddi sıkıntılara yol açabilir. Çünkü, yedek milletvekilliğinde seçmenin siyasi tercihinin 5 yıl boyunca değişmeyeceği düşüncesinden hareket edildiğini sanıyorum. Ara seçimlerde seçmenin tavrı değişik tecelli edebiliyor. Yedek milletvekilliği uygulaması bunu ortadan kaldırıyor, verilen oyun 5 yıllık bir dönem için değişmeyeceği/değişmemesi gerektiği gibi düşünce ortaya çıkıyor. Siyasi istikrarı sağlamak için gerekli tedbirlerin alınması gerekir ama, seçmen iradesine 5 yıl boyunca el koymak da doğru olmaz.
Yeni düzenleme ile ilgili olarak bir hususa daha dikkat çekmekte yarar var. Cumhurbaşkanı seçimi ile genel seçimler birlikte yapılacak ama seçmen ayrı ayrı oy kullanacak. Cumhurbaşkanı adayına oy veren tüm seçmenlerin aynı zamanda o adayın partisine oy vereceği kabulü gerçekçi değildir. Cumhurbaşkanı adayı ile oy vereceği parti ayrışabilir. Genel seçimde partisine oy veren bazı seçmenler cumhurbaşkanı seçiminde farklı bir tavır sergileyebilir. Bu da şaşırtıcı olmaz. Netice itibarıyla siyasi istikrarın sadece yasal düzenlemelerle sağlanacağı yaklaşımı geçmişte yaşananları anlamamak anlamına gelebilir.