Aralık 28, 2016 10:17 Europe/Istanbul

Ahmet Aksoy, 28 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “1982 Anayasası'nın gerisindeler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Konumuz öncelikle anayasa. Ülkemizin birçok meselesi var lakin en temel meselemiz bu. Çünkü Türkiye'ye egemen olacakların, gidişatımıza yön vermek isteyenlerin hedefi burası. Bir millî mesele.. "Ne olacağız" sorusunun cevabı.Nasıl yaşayacağız, kim tarafından hangi yöntemle ve nasıl yönetileceğiz sorusunun da cevabı burada. Türkiye'nin geleceği meselesi...Ülkenin dirlik düzeni, barış huzur içinde yaşayıp yaşamayacağı, millî kalıp kalamayacağı konusu. 1982 Anayasası'nda halka verilmeyen ne vardı ve bunlar ondan daha iyisi olarak ne veriyorlar?Daha fazla özgürlük mü?Daha çok eşitlik mi?Değilse çok daha hassas bir adalet mi?Yoksa temel hakları mı genişletiliyor?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Evet soruyoruz: Eskisinde olmayan ve fakat ondan çok daha iyi olan ne veriyorsunuz?Meclis'te biri açıklıyor: "Efendim eskiden bakanlar, vekiller arasından seçiliyordu.. Bir beklenti oluşuyordu. Vekiller kendini bağımlı hissetmekteydi.."Eee?Hükümeti tek başına partili cumhurbaşkanı atayınca, vekiller partili cumhurbaşkanının kontrolü dışında mı davranacak? Yoksa tekrar Seçilmek  ve her zaman Meclis'in imtiyazını üzerinde taşımak için kendini partili Cumhurbaşkanına çok daha bağlı ve mahkûm mu hissedecek?"Efendim hükümet kendini bağımsız görecek. Çünkü vekillerden değil dışarıdan atanıyor.."O daha kötü.Kim denetleyecek hükümeti?Kendini ipin ucuyla partili Cumhurbaşkanına bağımlı hisseden milletvekilleri mi? Yani efendilerinin "benim hükümetim ve seçtiklerim" dediği kimseleri, diğer seçtiği vekiller denetleyecek öyle mi? Biz de bunun adına oldu da bitti maşallah diyeceğiz. Ve bu "Yeni Türkiye'nin" büyük demokrasisi sayılacak..Süpersiniz...Yoksa onlar değil de hukuki yönden hemen hemen tamamını partili cumhurbaşkanının atadığı yargı kurumu mu denetleyecek?Kim?Size bir şey söyleyeyim mi?Daha ilk başta, Cumhurbaşkanını, partili (taraflı) yapmakla, adil yönetimin en önemli maddesi olan "tarafsız devlet" ilkesini çiğnediniz...Bu halinizle birinci adımda 1982 Anayasası'nın gerisine düştünüz. Güven veren tarafsız devleti alıp, yerine taraflı/partili devleti getirdiniz.Bu gerçekleştikten sonra gerisini yazmasak da olur ama devam edelim. İkincisini parlamentoya yaptınız.1982 Anayasası'nda parlamento daha fazla etkin ve denetleyebilen bir kurum iken, yeni anayasanızda hükümet bile kuramayan, kurulu hükümete karşı hiçbir yaptırımı veya etkili denetimi olmayan sadece kanun yapan bir kurum haline geldi. Üstelik partililik öne çıktığı için de milletvekillerinin lidere bağımlılığı daha da kuvvetlenmiş oldu.Hukuk devleti ilkesini ise 1982 Anayasası'nın gerisinin de gerisine düşürdünüz.. Yüksek yargının hemen tamamını ya doğrudan veya dolaylı yoldan, tek kişinin insafına, yeteneğine, vicdanına hatta insafına terk ettiniz.. Bu durumda hak ve özgürlükler ileri değil geri gitti. Adalet kişiye bağımlı hale geldi. Bu manzarada haklı olan nasıl kazanacak? Partili yönetimin atadığı yargıyla partiye karşı işlenecek bir suçta nasıl adil olacaksınız?

...***

Kazım Güleçyüz, 28 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Ülkenin kaderi bir partiye veya şahsa bağlanabilir mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Kendisine “Türkiye’yi şahlandırmak ve mazlum milletlerin ümidi olmak” gibi özel bir misyon biçen iktidar, rahatsız edici bulduğu olayların tamamını “üst akıl” tarafından organize edilen saldırılar olarak görüyor.Ona göre bunların hedefi, Türkiye’nin kendisince yönetilen ilerleyişini engellemek; dahası ülkeyi parçalayıp çökertmek.Sürekli tekrarlanan “ikinci istiklal savaşı” vurguları ve “Eğer durursak Sevr şartlarına döneriz” beyanları bunun ifadelerinden.Kemalistlerin refleksi de böyle değil mi?Bu psikoloji ile, cereyan eden hadiseleri soğukkanlı, sağlıklı ve isabetli bir şekilde okuyup analiz etmek ne derece mümkün?En çok atıf yapılan Gezi olaylarından başlayalım. Demokrasi tarihimizi, özellikle darbe süreçlerini yaşayanlar, Gezi’den çok daha ileri boyutta olayların yaşandığını iyi bilirler. Aynı şekilde zaman zaman yöneticilerle ilgili ağır yolsuzluk iddiaları da seslendirildi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Teröre gelince: 27 Mayıs öncesinde de anarşi olaylarına maruz kalan Türkiye, hele 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde bu hadiselerin en şiddetli olanlarını yaşadı. 12 Eylül sonrasından bu yana da PKK’nın hedefi.Geride bıraktığımız dönemlerde bunlar bazan iç içe geçmiş şekilde yaşanırken ülkeyi yönetenlerin hiçbiri şimdi AKP iktidarının yaptığı gibi “Yedi düvel bize karşı ittifak etti, ikinci bir istiklal savaşı veriyoruz” demedi.

Bunun sebebi onların hadiselerin arka planını okumadaki beceriksizliği ve öngörüsüzlüğü müydü? AKP’ye göre herhalde öyle...Ama 2002’ye kadar yıllarca muhalefet cenahında siyaset yapmış olan AKP yönetici kadrolarının bu tesbitlerini seslendirmeleri için illâ iktidar olmaları mı gerekiyordu?!Peki, ülkenin ve İslam dünyasının kaderini münhasıran kendilerine endeksleyip bağlayan bir tavır ne derece doğru ve isabetli?AKP yarın seçim kaybedip iktidardan düşer veya Cumhurbaşkanı seçimini bir başka isim kazanırsa Türkiye çökecek ve İslam dünyası mâkus talihine yenik düşecek, öyle mi?!Millî irade kavramını sadece kendisine verilen oylarla tanımlayan böyle tekelci bir anlayışın demokraside yeri var mı, olabilir mi?

...***

Murat Çabas, 28 Aralık tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “TRT nefret dilini bırakmalı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ülkemizde ve coğrafyamızda mezhepsel ve etnik ayrımcılığın körüklendiği, Şii-Sünni çatışması, Alevi-Sünni çatışması, Türk-Kürt çatışması çıkartılmak istendiği bugünlerde herkesin kullandığı dile ve üsluba dikkat etmesi lazım.En başta da TRT gibi devlet kuruluşlarının…Esasen bu çatışma senaryoları sadece bugüne ait değil elbette, 1700’lü yıllardan bu yana İngilizlerin ektiği fitne tohumlarının ürünleri…Ama bugünlerde bu fitnelerle İslam dünyası birbiriyle, kendi içinde çatıştırılmak isteniyor; Türk milleti kendi içinde çatıştırılmak isteniyor ve her şeyden önemlisi Ortadoğu coğrafyasındaki İslam ülkeleri çatıştırılmak isteniyor ve de bu ülkelerin oluşturduğu bloklar arası bir çatışmaya dönüştürülmek isteniyor.Amaç belli; Ortadoğu’yu ABD’ye vatan yapmak, Arz-ı Mevut projesi yani Büyük İsrail Devleti projesini hayata geçirmek, bu hedeflere ulaşabilmek için Şii-Sünni, Türk-Kürt fark etmez tüm İslam dünyasının kendi kendisini imha etmesini sağlamak…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer evriyor:

...***

Bu tür bölme, parçalama, çatışma planlarının, küresel menfur senaryoların yoğunlaştığı ülkemizde, nefret söylemleri en çok bu senaryo sahiplerini memnun etmektedir.Nefret söylemlerinin nelere yol açtığını son zamanlarda yaşadığımız terör eylemlerinden, suikastlardan anlamış olmamız gerekiyor.Ülkemiz üzerinde oynanan oyunlara, terör saldırılarına karşı Türk milletinin tek bilek, tek yürek olması gerekirken, birlik ve beraberlik vurgusu yapılması gerekirken, Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar ve diğer yetkililerimiz sık sık “nefret söylemlerini bırakın” çağrısı yapmalarına rağmen, milletin vergileriyle ayakta duran, bir devlet kuruluşu olması hasebiyle örnek olması gereken TRT’nin, programlarında buna dikkat etmemesi oldukça manidar…Bahsettiğimiz program 21 Aralık 2016 tarihinde canlı olarak yayınlanan “Pelin Çift ile Gündem Ötesi”; program konukları Necdet Çağıl ve Fatih Çıtlak…Programın konuları, “Ortadoğu’nun İnanç Denkleminde Suriye, İsrail ve İran’ın Yeri”, “İslam Dünyası Neden Parçalara Ayrıldı”, “Şiiler Neye İnanıyor”…Programda, Ortadoğu’da yaşanan sıcak gelişmelerden yola çıkarak, birilerinin yaptığı yanlışları bahane olarak göstererek, Şiiliği reddetme, İslam dışı gösterme gayretleri vardı.Halbuki, olması gereken “Şii-Sünni Müslüman’dır, kardeştir” tezinin işlenmesiydi.Üstelik konunun, Şiiliği bilmeyen, kulaktan dolma bilgilere sahip, kendilerini Ehl-i Sünnet olarak ifade etmelerine rağmen, Ehl-i Sünnet kaynaklarından da bihaber konuklarla işlenmesi de oldukça dikkat çekici…Konuklar ne Gadir-i Hum hadisesini, ne Maide suresi 67. ve 3. ayetlerin sebeb-i nüzulünü, ne velayeti, ne de imameti gerçek olarak biliyor.Halbuki, Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Tevhidin Merkezi Ehl-i Beyt” eseri ve 14 ciltlik Ehl-i Beyt Külliyatı’nı bir kez ellerine alıp inceleseler, bu sapık akımlarla en çok mücadele edenlerin Hz. Ali’nin şiası olan Ehl-i Beyt ekolü olduğunu kaynaklarıyla görecekler.Yine bu eserleri okusalar, Gadir-i Hum hadisinin İmam Ali’nin hilafet ilanıyla alakalı olduğunu, Maide Suresi 67. ayetin ve de 3. ayetin Gadir-i Hum hadisesiyle alakalı olduğunu ve bu konuda en az 222 Ehl-i Sünnet kaynağı olduğunu açıkça görecekler.Ehl-i Beyt imamlarının seçilmişliği, sevilmişliği, tertemiz olmaları, özel bir ilim sahibi olmaları, Kur’an ayetlerinde Allah’ın buyurduğu, Peygamberimizin en temel Sünni kaynaklarda da nakledilen hadislerinde ifade ettiği hakikatlerdir.Günümüzde ya da geçmişte birilerinin maksatlı olarak yaptığı yanlışları Şiilere mal ederek Şii düşmanlığını körüklemek, nefret söylemi kullanmak bir Müslüman’a asla yakışmaz.Özellikle, Ortadoğu barışı için Türkiye-Rusya-İran mutabakatı adımının atıldığı bugünlerde, bu tür nefret dili, birlik ve beraberliğe değil, yangını körüklemeye hizmet eder.