Türkiye'den köşe yazarları
Çiğdem Toker, 28 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Ekonomide resmi itiraflar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 2017 Bütçe Kanunu’nu birkaç gün önce onayladı. Resmi Gazete’de yayımlandı. Gelecek yıl için AKP iktidarına 645.1 milyar TL harcama yetkisi verildi. 2017 bütçesinin 999 milyon 769 bin Avro’luk kısmı, davet yöntemiyle yapılan bir ihalede seçilen iki firmaya gidecek. 33 km. uzunluğundaki Gayrettepe-3. havalimanı metro projesinin verildiği KolinŞenbay ortaklığına.Bütçeler yürürlüğe girmeden önce Bakanlar Kurulu, bütçeye yön veren çok önemli bir belgeye daha imza atarlar: Program. Ekonomi bürokrasinin her zamanki gibi yoğun mesaisiyle hazırlanan 2017 programı da 30 Ekim’de yayımlanmıştı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Şu an bizi yöneten erkin tamamının imzasını taşıyan bu programda, somut verilere dayalı öyle tespitler var ki, açılış, miting alanlarında atılan hamasi nutuklarla taban tabana zıt. Veriler, makro dengelerden bütçeye, bankacılıktan işsizliğe, ekonominin aklınıza gelebilecek her alanından.
Hazine garantili ve kredi borcu üstlenilen Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) yatırımları konusunda şöyle deniliyor mesela:
• KÖİ projelerinin uzun yıllara yayılan yüksek tutarlarda mali yük oluşturma potansiyeli dikkate alınarak proje süreçlerinin stratejik bir yaklaşımla ele alınması, kamu kaynaklarının etkin ve verimli bir şekilde kullanılması kapsamında önemini korumaktadır.
• KÖİ mevzuatında önemli düzenlemeler yapılmış olmasına rağmen, mevzuatın çerçeve bir yasayla bütüncül bir yapıya kavuşturulması ihtiyacı devam etmektedir.
• Nitelikli etütlere ve projelerin bütçeye olan yüklerini analiz eden çalışmalara dayalı olarak, KÖİ’nin geleneksel yöntemlere göre daha avantajlı olmasına ve muhtemel yük ile sorumlulukların kamu ve özel kesim arasında dengeli bir şekilde dağılmasına dikkat edilecektir.Bu ifadeleri tersinden okuduğumuzda ortaya çarpıcı bir tablo çıkıyor aslında. Uzun süredir belli aralıklarla gündeme getirdiğimiz Hazine garantili projelerdeki kamu yararına aykırı konuların, resmi dille yazılmış hali. 2017 programından alıntı olarak aktardığım bölümlerin kısa özeti şudur: Mevzuatın çerçeve yasası yok. Nitelikli etütler ve projelerin bütçeye yüklerini analiz eden çalışmalar yok. KÖİ’ler geleneksel yöntemlere göre daha avantajlı değil. Muhtemel yük ve sorumluluklar kamu ve özel kesim arasında dengeli bir biçimde dağıtılmamış.Yazıyı bitirirken yine 2017 Programı’ndan bu yılın başında konulan vergi hedefleri ile bu yılın seyrini anlatan birkaç tespit aktaralım: Bu yıl, yurtiçi tasarruf oranının, 2015’e göre yüzde 0.8 puan azalarak yüzde 13.5 olacağı tahmin ediliyor. Bu gelişmede kamu tasarrufunun 1.7 puan azalması ön plana çıkmaktadır. Gelir vergisi tahsilatı bütçe hedefinin 2.5 milyar TL altında kalarak 965 milyar TL olacak. Kurumlar vergisi tahsilatının milli gelire oranı, kur ve faiz oranlarındaki gelişmeler nedeniyle beklentilerin altında gerçekleşecek. Dahilde alınan KDV tahsilatı, 2016 yılı bütçe tahmininin 1.6 milyar TL altında kalarak 49.6 milyar TL düzeyinde kalacak. Petrol ve doğalgaz ürünlerinden elde edilen ÖTV tahsilatı, bütçe tahmininin 1.1 milyar TL üzerine çıkarak 56.3 milyar TL olacak. Bu gelişmede akaryakıttan alınan ÖTV’ye eylülde yapılan artış etkili oldu..
...***
Faruk Çakır, 28 aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Önce sistem değişse olmaz mıydı?”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.
“Bir müddet daha sistemle ilgili tartışmalar devam edecek gibi görünüyor.Bu çerçevede Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı ve anayasa hukuku uzmanı Prof. Bertil Emrah Oder, AKP ve MHP’nin üzerinde uzlaştığı “Cumhurbaşkanlığı sistemi”ni de içine alan Anayasa değişikliği teklifini değerlendirmiş.“Bu model, Türkiye’nin 1908 yılından bu yana uygulamaya çalıştığı parlamenter sistemden tamamen farklı bir sisteme geçiştir” diyen Prof. Dr. Oder’in ilk tesbiti şöyle: “Siyasi tarihe baktığımız zaman bu tarz olağanüstü süreçler yaşayan toplumlarda böyle arayışlar karşımıza çıkıyor. Ama şu an yaşadığımız daha temel bir sıkıntı var. Genel olarak siyasi aktörlere baktığımızda tüm partilerin daha çok Cumhurbaşkanı üzerinden bir tartışmaya girdiklerini saptıyoruz. Oysa bu taslağı Cumhurbaşkanlığı makamından ayrı tutup parlamento üzerinden tartışmanın daha fazla anlam taşıdığını ve bize çok daha fazla içgörü kazandıracağını düşünüyorum.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Başka uzmanların da dikkat çektiği önemli bir noktaya anayasa hukuku uzmanı Prof. Dr. Oder de dikkat çekiyor: “Türkiye, çok uzun zamandır demokratikleşmeyi yani özgürlük sorununu gündemine almıyor, güvenlik kaygıları daha ağır basıyor. Bunun sebebi hiç kuşkusuz terörün tırmanışı ve dış politikadaki etkenler. Bunları bir ölçüde olağan karşılayabiliriz. Ama Türkiye’nin çok ciddi bir hukuk devleti krizinden geçtiğini de görüyoruz. Yargıdaki çürüme, yozlaşma, adil yargılanma hakkına yönelik ciddi ihlaller, ifade ve basın özgürlüğü alanındaki düşük performanslar, gazetecilerin uluslararası endekslerde risk altında sınıflandırılması, toplumsal şiddet sorunu... Bu kırılganlıklara anayasal ya da yasal reformlar eliyle çözüm üretilmezken sadece hükümet sistemini öncelemek, otoriterlik açısından kaygıların ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu haliyle taslağın önemli kırılganlıklar içerdiğini düşünüyorum.”
Taslağı savunanların “Yasama yapma yetkisini hükümetten alıp parlamentoya veriyoruz” dediğinin hatırlatıldığı bir soru üzerine de şu cevap verilmiş: “Parlamenter sistemlerde parlamentolar sadece yasama ya da hükümeti denetleme parlamentoları değildir. Toplumsal sorunların tartışıldığı ve siyasette merkezi rolü oynayan kurumlardır. Oysa başkanlık sistemlerinde parlamentoların müzakereci işlevi azalır. Önerilen sistem gelirse parlamento siyasi açıdan merkezi rolünü kaybedecek, siyasi alanın biçimlenmesinde ve dile getirilmesinde ana aktör Cumhurbaşkanı olacak. Daha silikleşmiş bir Meclis’le karşılaşacağız. Özellikle Cumhurbaşkanı ile Meclis seçimleri eşzamanlı yapılırsa, toplumdaki baskın siyasal eğilim ne ise yürütmenin ve yasamanın o şekilde oluşmasına neden olacak.”
Tayinlerde TBMM’nin söz hakkı olmamasını da eksiklik olarak gören Prof. Oter, uygulamada parti içi demokrasinin olmadığını hatırlatıp yeni düzenlemenin bu konuda bir yenilik getirmediğini de hatırlatmış.
Tartışmaya bile gerek yok ki kişi ya da kişiler için anayasa değişiklikleri yapılması uygun değil. Birinci öncelikli meseleler yerine ‘kabuk’ tabir edilen ikinci ya da üçüncü öncelikli konularda değişiklik yapılmak istenmesi Türkiye için enerji israfı anlamına gelir.
Tam işleyen bir hak, hukuk, adalet sistemi kurulabilse ve siyasi partiler ve seçim kanunlarında iyi yönde değişiklikler yapılsa çok daha isabetli olmaz mıydı? Kişi ya da kişiler için yapılacak düzenlemeler geçmişte de fayda vermemiştir, gelecekte de vermez. Getirilmek istenen sistemi bütün dertlerin dermanı ve adeta ‘sihirli bir el’ olarak görmek kadar yanıltıcı bir tavır olabilir mi?
...***
Kamil Tekin Sürek, 28 Aralık tarihli Evrensel gazetesinde, “Başkanlık mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Anayasa değişikliğinin TBMM Komisyonunda tartışılmaya başlanmasından sonra bazı anayasa profesörleri itirazlarını dile getirmeye başladı. Daha önce gündeme getirilip TBMM’den hızla geçirilen pek çok anayasa ve genel hukuk kurallarına aykırı yasa hakkında üniversitelerden çıt çıkmamıştı. Bunca baskı ve korkutulmuşluğa rağmen üniversitelerden ses gelmesi önemlidir. Çünkü, anayasa değişikliği o kadar yanlış ve o kadar tehlikelidir ki, bazı hocalar her türlü riski göze alarak itiraz etmek zorunda hissetmişlerdir kendilerini.Hocaların da dediği gibi Meclise getirilen değişiklikle kurulmak istenen yeni sistem bir başkanlık sistemi değildir. Çünkü, başkanlık sisteminde sert bir kuvvetler ayrılığı uygulaması vardır. Başkanlık sisteminin en önemli örneklerinden biri olan ABD’de bu durum Türkiye’den bile görülebilir. Yürütme, Yasama ve Yargı birbirinden bağımsız ve birbirini denetleyen pozisyondadır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bizde getirilen sistem esasen başkanlık değil bozulmuş bir parlamenter sistemdir. Tayyip Erdoğan’ın şu anda fiilen iktidar erkini kullanma biçimi yasal hale getirilmeye çalışılmaktadır. Meclisten geçirilmeye çalışılan sistemde cumhurbaşkanı yasama ve yargıya egemen olmaktadır. Nasıl mı? Cumhurbaşkanı seçimi ile Meclis seçimi birlikte yapılmaktadır. Bu durumda, başkanlığı kazanan parti aynı zamanda Mecliste de çoğunluk olmaktadır. Oysa, başkanlık sistemi ile yönetilen ülkelerin çoğunda başkanlık seçimi ile meclis seçimi farklı zamanlarda yapılmakta, hatta meclis seçimleri 1/3 şeklinde ikişer sene ara ile yapılmakta böylece başkan ile yasama meclisinde aynı anda aynı partinin egemen olması önlenmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle, çoğu durumda Mecliste çoğunluk partisi olan ile başkanın partisi aynı olmamaktadır. Bu durum da, denetleme ve denge konusunda olumlu bir durum yaratmaktadır. Bize önerilen sistemde yargı yönetiminin yarısı başkan, yarısı da başkanın partisinin çoğunlukta olduğu meclis tarafından seçilmekte yani başkan ve Meclis çoğunluğu ile yargı yönetimi de aynı partiye bağlı olmaktadır.
Eğer, AKP-MHP teklifi Meclisten geçip de yasalaşırsa, artık AKP’li bir başkan, AKP çoğunluğunda bir meclis ve AKP tarafından seçilmiş yüksek yargı organları söz konusu olacaktır. Bir de başkanın KHK çıkarma yetkisi olduğu düşünülürse, devlet Tayyip Erdoğan’a teslim edilecek, al istediğin gibi yönet denilecektir.