Türkiye'den köşe yazarları
Remzi Özdemir, 31 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Kâbus dolu bir yıl”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.
“2016 yılı gerçekten Türkiye için kâbus gibi bir yıl oldu. Bombalar, darbe girişimi, ekonomik kriz daha aklınıza gelebilecek tüm kötü gelişmeler 2016 yılında gerçekleşti.Her günü sıkıntı dolu bir yıl! İnşallah tüm kötülükleri de beraberinde götürür. 2016 yılı ekonomi için de kötü bir yıl oldu.Borsa sert düştü, döviz yükseldi. Faiz ise hükümetin ve Merkez Bankası'nın tüm gayretlerine rağmen düşmedi ve düşmeyecek gibi bir görüntü sergiliyor.Gelelim en önemli soruya:Yeni yılda yani Pazartesi sabahından itibaren ekonomik olarak bizi ne bekliyor?Borsa yükselecek mi, döviz düşecek mi?Öncelikle 2017 yılından hiç ama hiç umutlu olmadığımı belirtmek isterim.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye ekonomik olarak 2016'ya benzer bir yıl yaşayacak diye düşünüyorum.Bunun nedeni ise hükümetin halen ciddi bir ekonomi politikasının olmaması ve günübirlik kararlar alması.Bir başka etken ise bölgede yaşanan savaşlar.Irak'ta istikrarsızlık sürüyor. Bu ülke ile siyasi ilişkilerimiz çok kötü. Bu da bu dev pazara ihracatımızı çok olumsuz etkiliyor. Suriye konusunu hiç söylemeye bile gerek yok zaten durum ortada. Suriye'de savaş bitmediği sürece bizi hep olumsuz etkileyecektir.Suriye'de savaş bitse bile geçmişte yaşanan olaylar ve kırgınlıklar Türkiye'nin en az 10 yıl daha bu ülkeyi pazar olarak görmesini engelleyecektir. Rusya pazarı 2016 yılında da kapalı olacak. Her ne kadar iki ülke arasında her şey güllük gülistanlıkmış gibi görünse de hiç de öyle değil. Türk ürünleri halen Rus pazarına girmiyor. Kısa vadede de girecek hali yok. Zaten girse de Rus halkında şu uçak olayı o kadar olumsuz bir algı yarattı ki, kolay kolay silinmez.Yani tarım ürünleri ihracatı için açıkçası pek umutlu değilim.Turizm bana göre bu yıl 2016 yılından daha da kötü olacak. Rus turistler Türkiye'yi güvenli ülke olarak görmüyor. Bu da turizm için erken rezervasyon döneminde olmamız sebebiyle 2017'nin kaybedilmesine neden oldu. 2 yıl önce Türkiye'de 1 haftalık tatil için 2 bin dolar karşılığında 40 bin ruble ödeyen Ruslar şu anda aynı dolar için 130 bin ruble ödemek zorunda.Ruble değer kazanmadığı sürece Rus turist beklemek son derece yanlış olur.Son olarak Avrupa. Gümrük Birliği'nin sorgulanması ve Avrupa ülkeleri ile yaşanan gerginlik bizi ekonomik olarak kötü günlerin yaşanacağını gösteriyor. Turizm açısından Rusların korkup gelmediği bir ülkeye Avrupalı turist hiç gelmez ve dahası gelemez.Türkiye'nin turizmden kaybı 20 milyar doların üzerinde.İhracatı ve turizmi iyi olmayan bir ülkenin parası ne olabilir ki? Bu nedenle TL'de erime kısmen de olsa devam edebilir ve borsa düşmese bile kolay kolay yükselemeyecektir.
…***
Kazım Güleçyüz, 31 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Kadrolar boşalırken”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz’dan sonra iyice hız verilip yaygınlaştırılan tasfiyeler devletin bütün kurumlarında tamgaz devam ederken, boşalan kadroların durumunu kimse gündeme getirmiyor.Oysa daha önce benzeri görülmemiş boyutta ve bu çapta bir tasfiye harekâtının kurumlarda boşluğa ve faaliyetlerde aksamaya yol açmaması düşünülemez.Mahkemelerden adliye dairelerine, üniversitelerden ilk ve orta dereceli okullara, TSK’dan emniyet ve istihbarata ve diğer bilumum kurumlara... uzanan alabildiğine geniş bir skalada tasfiye edilen kadroların boşluğu doldurulabildi mi veya onların yerine yenileri ne ölçüde ikame edilebildi?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Hafta sonları değişik program ve toplantılar vesilesiyle ülkenin farklı yerlerinde bir araya geldiğimiz okuyucularımızdan aldığımız bilgiler hiç iç açıcı değil.
Meselâ akademisyen tasfiyeleri sebebiyle öğrencilere ders verecek hoca kalmayan fakülte ve bölümlerden; veya en zorunlu ameliyatların dahi yapılamaz hale geldiği tıp fakültelerinden söz ediliyor.
Durum bu iken, birçok üniversitede hâlâ çoğu kişisel anlaşmazlık, husûmet ve koltuk hesaplarına dayalı ihbar ve adam harcama furyasının sürdüğü belirtiliyor.
Böyle “cadı kazanı” haline getirilen üniversitelerden kaliteli bir bilimsel eğitim, fikir hayatına ciddî ve olumlu bir katkı ve ülke kalkınmasına hizmet beklenebilir mi?
Benzer durum anaokullarından ilk ve ortaokullarla liselere kadar bütün eğitim kurumları için de söz konusu değil mi?
Ondan sonra gelsin PİSA skandalları.
Darbeciler ve “Fetö” ile mücadele gerekçesiyle yapılan tasfiyelerde, çok azına dokunulan “kuru”ların yanında pek çok “yaş” yakılırken ciddî bir tecrübe birikiminin de heba edilmesi ile ortaya çıkan sonuçların, devletin bütün kurumlarında yol açtığı ve şimdiden hissedilmeye başlanan sıkıntılar, zaman ilerledikçe çok daha ileri boyutta karşımıza çıkabilir.
Gerçek şu ki, vasıflı eleman kolay yetişmiyor. Tecrübe de kısa zamanda ve kolay kazanılmıyor. Hal böyle iken darbe dönemlerinde bile görülmemiş şekilde vasıflı ve tecrübeli kadroların bu kadar kolay harcanmasının makul bir izahı var mı?
…***
Emre Kongar 31 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Politikacının haysiyeti?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ben insana inanırım... İnsan haysiyetine de! Her ne kadar bugün ülkemizde “haysiyet”, “şeref”, “ahlâk” gibi kavramlar siyasetin “biat kültürü” içinde eritiliyor... Ve ülkemin insanı gitgide insanlıktan uzaklaşıyorsa da... Ben bunun geçici bir durum olduğuna ve mutlaka, ama mutlaka, insan haysiyetinin ve şerefinin bir gün galip geleceğine yürekten inanıyorum. Ama gerçekten inanıyorum; lâf olsun diye, veya yargıçlara ya da savcılara veya politikacılara dil rüşveti vermek için söylemiyorum...Nitekim insanların kaderleri hakkında karar veren, bireyleri hapse yollama gücüne sahip olan savcı ve yargıçların en haksız ve hukuksuz davranışlarının ortaya çıktığı Birinci Silivri Trajedisi Davaları sırasında da, şimdi yaşamakta olduğumuz İkinci Silivri Trajedisi süreci sırasında da, bu inancımı, pek çok kişinin itirazına karşın, dile getirdim.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Haksızlık ve hukuksuzluk yapmış olan savcı ve yargıçların bir bölümü, artık haysiyetleri ve şerefleri tartışmalı olarak, mesleki kişilikleri de gölgelenmiş bir biçimde, kaçak hayatı yaşıyor...
Bir bölümü ise hapiste, haksız ve hukuksuz bir biçimde yolladıkları insanların yaşadıkları hücrelerde çile dolduruyor...
Ben yine, onlara da haksızlık ve hukuksuzluk yapılmasın diye uğraşıyorum, hakkı, hukuku, hukuk devletini, evrensel adaleti savunuyorum.Haysiyet, şeref, ahlâk, karakter, kişilik, birbirleriyle yakından ilişkili kavramlardır!
Bakmayın haysiyetlerini ve şereflerini ve elbette mesleklerini, siyasete, baskıya veya çıkarlara ipotek etmiş olan hukuk insanları üzerinden bir giriş yaptığıma... Hepimizin hayatını, özgürlüklerini tehdit ettikleri için mecburen her seferinde onlara bir atıf yapma gereği hissediyorum. Aslında bizi yönetme gücüne sahip olan seçilmişlerin, yani politikacıların haysiyetleri ve şerefleri üzerine yazacağım bugün.
Yargıçları ve savcıları da baskı altına alan, ödül ve ceza ile haysiyetlerini, şereflerini, ahlâklarını ipotek edenler, aslında bizi ve elbette onları da yöneten politikacılardır.Peki politikacıların haysiyetlerini, şereflerini, kişiliklerini, karakterlerini, ahlâklarını kim kontrol eder? Kim onlara bizim hayatımızı, özgürlüklerimizi denetleme hakkını verir? Seçmen, yani biz! O halde, kişiliğine, ahlakına, haysiyetine, şerefine güvenerek seçtiğimiz, oy vererek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne yolladığımız temsilcilerimizin siyasal kişiliklerini tek bir yöneticiye ipotek edecek olan yeni anayasa teklifine hayır demeleri için onlar üzerindeki seçmen hakkımızı kullanalım.. Mektupla, telgrafla, elektronik postayla, telefonla, sosyal medya aracılığıyla, yüz yüze görüşerek, demokratik tepkimizi koyalım!