Ocak 04, 2017 09:12 Europe/Istanbul

Esfender Korkmaz, 4 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Son 14 yılın en yüksek enflasyonu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2003 yılından beri geçen 14 yılın en yüksek enflasyon oranı Aralık ayında gerçekleşti. Aralık ayı TÜFE oranı yüzde 1.64 ve Yurtiçi ÜFE oranı ise 2.94 oldu. Enflasyon beklentilerin üstünde gerçekleşti. 2016 Yıllık TÜFE oranı  yüzde 8.53 oldu ve Merkez Bankası beklenti anketinden ve Merkez Bankası ortalama enflasyon tahmininden daha yüksek çıktı.Merkez Bankası Hükümetle ortak olarak , 2016 enflasyon hedefini yüzde 5 olarak ilan etti. Sonradan tutturamayacağına kendi de inandı ve 2016 enflasyon tahmini yüzde 7.50 olarak açıkladı.Merkez bankası 10 yıldır enflasyon hedeflemesi yapıyor ve hiçbir zaman da tutturamıyor. Bu nedenle Merkez Bankasına olan güven azalıyor ve  ülke ekonomisi için kırılganlık oranı artıyor. Bunun içinde en kırılgan ilk beş ülke içinde ve sonra da ML' nin açıkladığı  en kırılgan üç ülke içinde yer aldık.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Enflasyon çift haneye çıkacak …  Aralık ayı ÜFE oranı yüzde 2.98 oldu. 2016 Yurt İçi ÜFE oranı ise yüzde 9.94 oldu. Yurtiçi ÜFE oranının TÜFE  oranından yüksek olması , maliyet artışlarını gösteriyor.  Üretimde maliyet artışının bir nedeni kur artışı  nedeniyle üretimde girdi maliyetlerinin artmasıdır.  Yurtiçi ÜFE içinde  İmalat sanayiinin ağırlığı yüzde 84' tür. İmalat sanayiinde Aralık ayı Yurtiçi ÜFE artışı yüzde 3.26 ve yıllık artış  ise yüzde 12.07 oldu.

İmalat sanayiinde kullanılan aramalı ve hammadde girdi oranı yüzde 50'nin üstündedir. Kur artışı ithal girdi fiyatlarını da aynı oranda artırdı ve bu artış  üretim maliyetlerin yansıdı.Sıklaşan elektrik kesintileri de üretimde aksamalara neden oldu ve birim maliyetler arttı.Yurtiçi TÜFE artışı , bu senenin ilk aylarında  perakende fiyatlara yansıyacaktır.  Yeterli  talep  olmasa da , piyasada oligopol yapılar olduğu için , üretim maliyetlerindeki artış , perakendeye yansıyacaktır. Kaldı ki bu maliyetler firma üzerinde kalırsa , firmalar iflas eder. Bu günkü yönetim , enflasyonu çözemez… Aralık ayı gerek Yurt içi ÜFE ve  TÜFE oranı olarak , AKP'nin iktidar olduğu 2002 yılından sonra, 2003 -2016 yılları içinde en yüksek artış oldu. Bunun nedeni  hükümetin çelişkili kararları ve ekonomi yönetiminin de  karar alma özgürlüğünde  sıkıntılı olmasıdır.AKP iktidarı ,  üç beş yıl öncesine kadar  bol sıcak paranın ve spekülatif sermayenin verdiği rahatlığa alıştı. Plan-program yapmak gereğini duymadı ve hatta planlamayı kaldırdı. Şimdi alınacak önlemeler AKP' nin oyunu olumsuz etkileyebilir. Bunun içindir ki Hükümet orta ve uzun vadeli bir politika oluşturmuyor.Merkez Bankası ve diğer bağımsız kurumlar , bağımsız kararlar veremiyor. Enflasyonu düşürmek için Merkez Bankasının faizleri artırması  gerekir. Ne var ki Merkez Bankası bu kararı veremiyor. O zaman  enflasyon arttığı için MB başarısız oluyor. Ama başkan yerinde duruyor. Bu durumlarda aşırı müdahale gören başkanlar , başarısız olmaktansa istifa etmeyi daha uygun görür.Sonuç , enflasyon istikrarsızlığın ateşidir.  Türkiye de enflasyon yapısaldır. Hükümet  Enflasyona doğru teşhis koyamadığı için  frenlemekte de 14 yıldır başarısızdır.  Rota değişmezse , bundan sonra da başarısız olacaktır.

…***

Muharrem Bayraktar, 4 Aralık tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “CIA’nın amacı; Sünni ve Şii savaşı çıkarmak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bugün Ortadoğu’yu saran ve Türkiye’de de çok tehlikeli bir hal alan mezhep düşmanlığı, İslam ümmetinin başındaki en büyük tehlike haline gelmiştir. Kendilerini İslam’ın en mümtaz temsilcisi ve müdafii gören bazı Müslümanlar, kendi mezheplerinden olmayan “diğer Müslümanları” anında kâfir ilan edip, cihat fetvası verebiliyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Suriye iç savaşı başladığından beri bunu bütün şiddetiyle yaşadık. Suriye yönetimini Alevi ilan edip küfrüne hükmederek, “Suriye ile savaş caizdir” diye fetva veren hoca efendiler mi ararsınız, “hepinizi Yavuz gibi keseceğiz” akademisyenler mi, ya da Alevilerin kapısına çarpı işareti koyanlar mı… Reina saldırısı sonrası bir kez daha gördük ki, Ortadoğu’da palazlanan ve ABD destekli Sünni kuşak ülkelerle yürütülen mezhep savaşlarının ucu, çok tehlikeli bir şekilde Türkiye’ye dokunuyor.Dün, Yeni Mesaj gazetesinde Mustafa Hilmi Yıldırım Abi’mizin yazdığı “Mezhepçilik Fitnesi” başlıklı enfes yazıyı okumamışsanız mutlaka okuyun.Yıldırım, yazısında CIA’nın eski Ortadoğu Bölge Şefi Robert Baer’in şu sözünü hatırlatıyor: “Yeni Ortadoğu’yu kurabilmenin tek yolu, bölgede geniş çaplı Sünni-Şii savaşını tetiklemektir.”

Ve şöyle devam ediyor:

“İşte, Müslümanları birbirine düşman etmek için, buldukları en etkili silâh budur, yani mezhepçilik fitnesidir.

CIA’nin İslam dünyasında mezhepçiliği ve mezhep savaşlarını körükleme amacıyla ilgili olarak bir örnek de, CIA ajanı Michale Schoer’in bir TV kanalında yaptığı konuşmada şöyle anlatılıyor:

“Terörle mücadele adı altında girdiğimiz Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de her yerde yenildik. Hava kuvvetleri ile başarı elde edecek durumda değiliz. Kara harekâtından uzak durmamız lazım. ABD ve Batılı liderler, Şiiler ve Sünnilerin kanları kururcasına savaştırılması fikrine çok hayran kalacaklar gibi görünüyor.”

CIA’nin ve Batının amacı bu: Müslümanlar birbirini öldürsün!

Zaten NATO Genel Sekreteri Stoltonberg,“Bu savaş Müslümanların savaşı, biz onlar için ölmeyiz” diyerek bu gerçeği yüzümüze çarpmadı mı?“Haydi ey Müslümanlar! Kılıç kuşanın, gidip Suriye’de cihat yapalım, kelle alalım” diyenler bu amaca hizmet ediyorlar.Devlet, bu ülkede ve Ortadoğu’da gerçekten barışı tesis etmek istiyorsa, “bu dili” kökünden kesmeli ve bu dilin maddi-siyasi menfaatleri uğruna bu dilin bayraktarlığını yapan medyadaki, bürokrasideki, diyanetteki, üniversitelerdeki uzantılarına hesap sormalıdır.

…***

Murat özveri, 4 Aralık tarihli Evrensel gazetesinde, “İşçinin hakkını almasının önüne yeni bir engel”başlıklı yaısını okuyucularla paylaşıyor.

“İşten çıkarttığı işçiye haklarını vermek istemeyen işverenlerin çevirdiği dolaplar hiç bitmiyor bitmeyecek.İşçiler işten çıkartıldığında kıdem, ihbar tazminatı ödemek istemeyen işverenler işçiye ya istifa belgesi imzalatırdı ya da ibraname. Bunlara 4857 sayılı Yasa, iş güvencesi hükümlerini getirince ikale eklenmişti.İş hukukçuları olarak biz “ikale” nedir bilmezdik. 2003 yılında 4857 sayılı İş Yasası keyfi işten çıkartmalara karşı sınırlı bir güvence getirdi, biz de “ikale” ile tanıştık.Şimdi de sırada arabuluculuk var.İşçi bir tekstil fabrikasında çalışıyor. Sabah işe geldiğinde insan kaynaklarından çağırıp seni işten çıkarttık, bekle muhasebeci gelecek haklarını hesaplayıp ödeyecek diyorlar.İşçiyi muhasebeci gelecek diye tam 7 saat işyerine bekletiyorlar. 7 saat sonra işçinin tanımadığı bir adam geliyor. Gelen bu adam işçiyle konuşmuyor. Muhatap dahi olmuyor. Sadece işçiye “Haklarını ödememiz için imzalaman gereken belgeler” diye bir takım belgelere imza attırılıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

İşveren avukatı işçiye bu belgelerin imzalatılmasından 14 gün sonra iş mahkemesine başvurarak, işçiyle işverenin iş sözleşmesinin sona ermesi nedeniyle ortaya çıkan uyuşmazlığı çözmek için arabulucuya başvurduklarını, arabulucunun taraflar arasındaki uyuşmazlığa ilişkin karar verdiğini, verilen arabuluculuk kararına “icra edilebilirlik şerhi” verilmesini istiyor.

Yani, işveren avukatı mahkemeye diyor ki, işverenle işçi arabulucu huzurunda anlaştı, bu anlaşmanın mahkeme kararı gibi uygulanmasını sağlayacak bir karar ver.

Mahkeme işveren avukatının bu talebini işten çıkartılan işçiye bildiriyor. İşçi mahkemeye verdiği dilekçede, olayı anlatıp, kendisinin arabulucudan da arabulucu kararından da kararın içeriğinden de haberinin olmadığını, işverenin kendisini işyerinde 7-8 saat beklettikten sonra tanımadığı bir adamın işyerine geldiğini, kendisiyle hiç konuşulmadan belgeler imzalattırıldığını söylüyor.Anlaşılması için tekrarlamak zorundayız. Bu olayda işçi, haklarını almak için mahkemeye gitmeden önce  aslında arabulucuya  başvurmadığını, arabulucu tarafından kendisine imzalattırılan belgelerin arabulucu uzlaştırma tutanağı olduğunu, imzalattıran kişinin de arabulucu olduğunu bilmediğini, geçerli bir arabulucu kararı olmadığını kanıtlamak zorunda bırakılmıştır.Şimdi arabuluculuğu savunanlar, kötü örneğin örnek olamayacağını, bütün arabuluculuk kurumunun tek bir örnekten hareketle mahkum edilemeyeceğini söyleyerek bana itiraz edeceklerdir.Haklılar ama tek bir örnek olması şimdilik. İleride benzer olayların daha çok yaşanmayacağının garantisini hiç kimse veremez. Tam aksine yaşanacağının belirtileri bugünden su yüzüne çıkmıştır: İşverenlerin artık avukat istihdam ederken arabulucu belgesi olup olmamasına baktıkları, çok sayıda arabulucu belgesi olan avukatın hızla işverenlerce istihdam edilmeye başlandığı herkesin bildiği bir sırdır.İş mahkemelerinde yargılama usullerini belirleyen taslağın sosyal taraflara sunulduğunu, taslakta iş davalarında zorunlu arabuluculuk esasının getirildiğini anımsadığımızda bu örnekte yaşananların daha beterlerinin yaşanacağı korkusunu yabana atmamak gerekmektedir.