Türkiye'den köşe yazarları
Hürriyet: Başbakan’ın müjdesi 4 AKP’liye takıldı
Sabah:
Anayasa genel kurula geliyor
Aydınlık:
Genelkurmayın rütbe yetkisi elinden alındı
Milli gazette:
ABD’den FETÖ rezaleti; dosyalar ulaştırılmamış
Cumhuriyet:
Devlet OHAL’leşti
Şimdi ise köşe yazarları
…***
Orhan Bursalı, 8 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Irak ile el sıkışmaya giden Binali Bey’i yakında Şam’da göreceğiz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Irak ile kanlı bıçaklı duruma gelmiştik kısa bir süre önce. Irak, Başika’daki askerlerini derhal geri çek diye açıklamalar yapmış, Ankara rest çekmişti. Şimdi Binali Yıldırım Bey Bağdat’a uçtu ve Başbakan İbadi ile el sıkıştı. Bu yeni, ama çok gecikmiş bir politikanın sonucuydu. Davutoğlu-RTE ikilisinin politikası, ülkemize bedeli çok pahalıya çıkan büyük çöküş yaşattı. Ulus Yıkıcılığı Zamanları kitabımda Davutoğlu ile ciddi bir polemik metnim var. İdeolog Davutoğlu, ulus devletler çağını ıska geçip imparatorluklar çağının politikalarını önerdiği için sahile vurdu. Sahile vuran aynı zamanda iktidarın Sünni İhvani politikasıdır! Bugün iktidarın beyninin bir yarısında gerçi hâlâ bu politika hükmünü sürdürüyor!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Hayat, Ortadoğu’da ne yapmaları gerektiğini iktidara sahada öğretti. Yazık. Bir ciddi öngörüleri olsaydı, beş yıl önceden böyle bir çukura batmazlardı, ayrıca bölgede bu kadar acılar yaşanmazdı. Bunun için Suriye’nin bütünlüğünü koruma politikasına sarılmak yeterdi. Tam bir iflas politikası yaşadıkları ve ülkeye yaşattıktan sonra bugün geldikleri nokta, 5 yıl öncesidir ve 5 yıllık yanlış politika Türkiye’ye çok ağır bedeller ödetmiştir. Bunun derin muhasebesi yapılmalı ve hesabı iktidara kesilmelidir. Şimdi Binali Yıldırım, yeni politika gereği Bağdat’tadır. 18 Ağustos tarihli yazımın başlığı şuydu: Binali Yıldırım Şam’da Esad ile el sıkışacak. O zaman şunu yazmıştım: “2011, Suriye’de iç savaş patlak verdikten sonraki her Suriye yazımda, Türkiye’nin ulusal yararı Suriye’nin parçalanmasında değil, birliğinin, ulusal bütünlüğünün korunmasındadır. Bu ülkenin parçalanarak üzerinde devletçiklerin kurulması, sadece Türkiye için baş ağrısı olur.” Bu benim bugün gerçekleşen temel öngörümdü! Bunu hep yazdım ve savundum.
Şunu da yazdım: ABD’nin politikası Suriye’yi üçe bölmeye yöneliktir. Aynı yazıda ve sonrakilerde bunu da görebilirsiniz. ABD Esad’ın ülke bütününe sahip olmasını hiç istemedi. Bugün Türkiye “Müttefikler DEAŞ’a karşı savaşımızı desteklemiyor” diyor ya. Bu uzun süredir öyle. IŞİD’in varlığı, ABD için ülkeyi üçe bölmenin garantisidir. Bunu aylardır, yıllardır nasıl görmezler!
Ama ABD için tek önemli konu, Suriye’de bir PKK-PYD devletçiğinin kurulmasıdır. Bu ABD’nin bölgede asla değişmez “Kürdistan” politikasının bir parçasıdır. IŞİD’e karşı mücadeleyi PKK/PYD ile sürdürmesinin nedeni de, PKK/PYD’nin Suriye’deki nüfuz alanlarının genişlemesi, tüm Güneydoğu sınır bölgesinin onların kontrolüne geçmesidir. Ama ne zamanki Türkiye içeri girdi ve şimdi Rusya ve İran ile ittifak halinde IŞİD’in geri çekilmesini sağlayıcı ana savaş aletini, ABD’nin elinden aldılar, ABD’nin oradaki politikası durdu. Bakın halen Dışişleri Bakanı Kerry, “DEAŞ’ın büyümesine müdahale etmedik, çünkü bunun Esad’ın üzerinde baskıyı arttıracağını düşündük” diyor şimdi. Amaçları Suriye parçalansın idi. DEAŞ’a karşı mücadeleyi de PKK/PYD savaş mekanizması ile sınırlı tuttu, çünkü onların savaş hedefi, PKK/PYD’nin ulaşabileceği coğrafyaların ele geçirilmesi ile sınırlıydı.
Yazımı, bahse geçen makalenin bir cümlesi ile bitireyim: “El sıkışma olur. Yıldırım gider mi Şam’a? Gider, RTE onu gönderecektir tabii ki. Yani fiziki olarak karşılaşıp el sıkışmaları da mümkün, ama bu olmazsa, ikili karşılaşma ve el sıkışma olmuş kadar bir gelişme yaşayacağız. Benim için bu sürpriz değil, ama sizin için sürpriz ise hazır olun! Binali Bey, Şam’da bekleniyorsunuz! Elinizi çabuk tutun...” Bugün Bağdat, yarın Şam.
...***
Mehmet Kara, 8 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “Soruşturma komisyonu kurulmalı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra kurulmasına karar verilen 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu, üç aylık çalışma süresini tamamladı.Araştırma komisyon rapor yazma aşamasına gelmişken, hâlâ cevabı alınamayan sorular olduğu görülüyor.Komisyon çalışmaları sırasında partiler arasında görülen görüş ayrılığını basın toplantısına da yansırken, toplantıya sadece AKP’li başkanlık divanı üyelerinin katılması, CHP’li üyeler alternatif toplantı düzenlemesi de komisyonun “raporu”na da yansıyacak gibi görünüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
İlk çalışma günü, her partiden temsilcinin katıldığı ancak başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üyeden oluşan dört divan üyesinin de AKP’den olması tartışmasıyla başlamış ve 3 aylık sürede bu durum değişik vesilelerle tartışma konusu olmuştu. Araştırma Komisyonu’nun bu kadar geç çalışmaya başlamasının yanlışlığı ifade edilirken, bir de divan üyelerinin iktidar partisinden oluşması tartışmaları da beraberinde getirmişti.
Bu durum içtüzüğe uygun olabilirdi ama bütün partilerden birer kişinin divanda olması çalışmaların daha “verimli ve sonuç alıcı” olmasına yardımcı olacaktı ama olmadı, olamadı.
Bu komisyonun büyük ve önemli bir görevi vardı. Daha başından bu tartışmaların yaşanmasında çıkacak rapora da, çalışmalara da gölge düşüreceği görülüyordu ama buna dikkat edilmedi.
Komisyonda dinlenecek kişilere başkanlık divanının karar vermesi, muhalefetin görüşlerinin rağbet görmemesi neticesinde dinlenecekler veya dinlenmesi gerekenlerin komisyona davet edilmemesine yol açtı.
Mesela Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, MİT müsteşarı Hakan Fidan ve 15 Temmuz darbe girişimi gecesi yaşadıkları son derece önemli olan devlet büyüklerinin komisyona davet edilmemesi, komisyonun raporunun eksik olacağını şimdiden gösteriyor.
Bu durum, 15 Temmuz öğleden sonra 5 saatte yaşananların aydınlatılmasına yardımcı olamayacağını gösteriyor.
Darbelerden ve darbecilerden hesap sorulurken karanlık noktaların kalmamasının ne kadar önemli olduğuna şüphe yok. Bu karanlık noktaların aydınlatılması için yargının üzerine büyük görev düşerken, milletin iradesinin tecelli ettiği ve 15 Temmuz kanlı darbe teşebbüsünde büyük vazife üstlenen Meclis’e de görev düşüyordu…
1960 ve 1980 darbeleri, 1971 muhtırası, 28 Şubat postmodern darbesi ve 27 Nisan e-muhtırası ile ilgili gerekli araştırmalar yapılamadığı için kafasında “darbe” olanların bu düşünceleri zaman zaman depreşiyor. 11 Nisan 2012 tarihinde yine dört partinin ortak kararı ve oylarıyla Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu kurulmuştu. Komisyon aylarca çalışmış ve iki cilt halinde bin 420 sayfalık rapor hazırlanmıştı. Ancak rapor görüşülemeden rafa kalkmıştı.Geldiğimiz noktada, Komisyon uzmanları yazılı soru gönderilen bazı kişilerden gelecek cevaplar ve belgeler üzerinde çalışmaya devam edecek. Komisyon raporu bundan sonra ortaya çıkacak. CHP’nin de bir rapor hazırlayacağı söyleniyor. Ancak tâ başından beri yapılan usul hataları bu raporun eksik olacağını gösteriyor.
...***
Etyen Mahçupyan, 8 Ocak tarihli Karar gazetesinde, “durum hazin” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ekonomide yanlışta ısrar edilmesi Türkiye’ye çok pahalıya mal oldu ve olmaya da devam edecek. Enerji maliyetlerinin yarıdan fazla ucuzladığı ve küresel sermaye hareketliliğinin arttığı bir dönemde, dinamik nüfusuna ve hinterlandı açısından elverişli kültürel birikimine rağmen ülke yeni bir atılım gerçekleştiremiyor. Çünkü artık bütçeyi daha iyi yöneterek elde edilecek marjinal fayda çok az. Ayrıca kamu giderek milli gelirin daha büyük kısmını harcıyor. Devlet büyüyor ve kaynakları verimli kullanmıyor. Dolayısıyla tek çıkış ‘yapısal reform’ denen değişim. Yani ihale ve iflas kanunlarını yeniden düzenleyen, emek piyasasında yasa dışı alanı ortadan kaldıran, kurumsal özerkliğe ve liyakate itibar eden ve tüm ekonomik yapıyı hukuksal güvence altına alan bir çerçeve…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Hükümet ise aksi yönde gidiyor. Hukuksal zemin belirsizlikler içeriyor, Merkez Bankası’nın kurumsal itibarı zedeleniyor ve iş dünyasında fırsatçılığı öne çıkaran bir keyfilik ekonomiye hakim oluyor. Sonuçta siyaseten öngörülebilir olmayan bir ülke algısına, ekonominin de öngörülemez olduğu tespiti ekleniyor.
Peki, hükümet niçin böyle davranıyor? Çünkü kendi ürettiği kısır döngünün içine sıkışmış durumda. Devlete hakim olmak için onu büyütüyor. Topluma hakim olmak üzere örneğin medyadan ve yayın dünyasından destek almaya ihtiyaç duyuyor. Ancak bu yeni düzenin finansal gereksiniminin de karşılanması lazım. Dolayısıyla devletin daha da büyümesi ve ‘iş dağıtma’ sisteminin de buna uygun işlev görmesi gerekiyor. Ancak kaynaklar devlette toplandıkça ve verimsiz kullanıldıkça büyüme olmuyor. Oysa büyümeye ihtiyaç var çünkü aksi halde seçim de kazanılamaz. Bu durumda büyüme tüketim ve inşaat üzerinden zorlanıyor. Ne var ki bu da enflasyonun ve faizin yükselmesi demek.
Bugün hükümet kendi işini topluma yüklüyor ama toplumun buna niyetlenmesi için bile kendisine düşeni yapmıyor. Daha vahimi ekonomik aktörlere ‘bu işten anlamadığı’ ya da ‘bilerek doğruyu yapmak istemediği’ mesajını veriyor.