Ocak 09, 2017 11:43 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Meclis'in önünde 'başkanlığa hayır' diyenlere TOMA'lı, gazlı, plastik mermili müdahale

Evrensel:

HDP: ‘OHAL anayasası değil, demokrasi istiyoruz’

Birgün:

Mecliste anayasa maratonu başladı.

Sabah:

Halk isterse Cumhurbaşkanı’na Meclis seçiminden 2 hafta sonra karar verebilir.

Vatan:

Kamudan ihraç edilenlerin ismi açıklandı.

Şimdi ise köşe yazarları

...***

Özcan Yeniçeri, 9 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Bilinçli vatandaş başkanlık için ne diyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Devlet Bahçeli'nin başkanlık sistemini gündeme taşıması ve AKP'ye yeşil ışık yakması üzerine anayasa değişikliği TBMM'ye geldi. Bugün itibarıyla Anayasa değişikliğiyle ilgili görüşmeler TBMM'de sürüyor.Anayasa değişikliğiyle ilgili tartışmaları vatandaşlar da büyük bir kaygı, belirsizlik ve endişe içinde takip ediyor. Bırakın iktidarı, dünya nimetleriyle de çok fazla ilişkisi kalmamış olan bir vatandaştan aldığım 4 sayfalık e-posta bilinçli vatandaşın anayasaya bakışını özetliyor. Bize ulaşan bu gönderinin özeti şöyledir:Tek kişinin iktidarı felaket getirir!Partili Cumhurbaşkanlığı ya da Başkanlık diye getirilmeye çalışılan tek kişinin inisiyatifine bağlı ucube ve garabet sistemin bu ülkeye felaket getireceğine inanıyorum.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu sistemi savunanlar, ne kadar kamufle etseler de, iyimserlikle, şimdilik rejim değişikliği demesek de, bu sistem ileriki yıllarda mutlaka rejim değişikliğidir.Bırakınız uzun yılları, bu sistemin meclise getirilmesinde bile döküldü! Meclisi böldü. Ülkeyi kutuplaştırdı. Bu sistem hayata geçerse ülkemizi ve milletimizi parçalayıp yok edeceğine inanıyorum.  Bu sistem, ülkemizin, çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceğini yok edecektir. Bu sistem Müslüman Türk milletine bir tuzaktır demek komplo teorisi değildir.Partili Cumhurbaşkanı olmaz!  Bu sistemi savunanlar, sisteme meşruiyet sağlamak için, nasıl başbakan partili oluyorsa, Cumhurbaşkanı da partili olur diye partizanca aldatmaca yapıyorlar. Evet, başbakan partili olabilir. Zira başbakan yanlışlarında en ağır şekilde eleştirilebilir. Bu ülkenin birliğine bütünlüğüne zarar getirmez.  Cumhurbaşkanlığı ayırımsız tüm milletin birliğini bütünlüğünü temsil eden farklı bir kurumdur. Cumhurbaşkanı milletin bir parçası yapılamaz. Cumhurbaşkanı milletin bir bölümünün taraftarı ve temsilcisi olamaz. Olursa fiilen bölücülük olmaz mı? Savunanlara şunu da sormak isterim. Partili Cumhurbaşkanı, hatalarında ve yanlışlarında aynı şekilde başbakan gibi eleştirilebilecek mi?  Tek kişiye bağlı bir sistem diktatörlük getirir!  Her şeyin tek kişiye bağlanması önce olmasa da sonra diktatörlük getirir. İstikrar ve huzur getirmez. Demokrasi ve hukuk sembolik olur. Demokrasinin ve hukukun olmadığı yerde ülkeden yerli yabancı yatırımlar kaçar. Beyin göçü olur. Yani ülke şaha kalkmaz geriye gider. Bürokratik oligarşiyi yok edeceğiz diyerek, devletin tüm kurum ve kuruluşlarını tek kişiye bağlarsanız, tüm kurumların kurumsal hafızalarını yok edersiniz. Ülke kalkınamadığı gibi, ufak bir sarsıntıda yıkılır. Partili Cumhurbaşkanı tek kişi olarak meclisi fesh edecek. Meclisin Partili Cumhurbaşkanını görevden alma yetkisi imkânsız veya yok gibidir.  OHAL ve KHK ile özerk bölge veya Federasyon getirmeyeceğini kim iddia edebilir? Kim garanti edebilir? Dahası Devletin tüm gücünü, tüm medya gücünü ve kurumları kendisine bağlanmış bir kimse, her kim olursa olsun ülkeyi felakete götürmeyeceğini kim garanti edebilir?Parlamenter sisteme rahmet okutacak değişiklik! Getirilecek sistemi savunanlar, koalisyonlarla da korkutuyorlar. Dünyada ve ülkemizde koalisyonlarla çok güzel işler yapıldı. Ülkemizde bazı koalisyonlarda tek başına olan bu hükümetten daha iyi işler yapıldığı oldu. Daha yüksek kalkınma hızı sağlayanlar olmuştur. Ayrıca koalisyonlarla kutuplaşmaların giderilmesi sağlanabilir.Ülkemizde terör, işsizlik, yoksulluk, kutuplaşma, beka sorunu, bir de OHAL şartları varken, alel acele sistem değişikliğine gitmek doğru mu? Getirilecek sistemin bu ülkenin bu devasa sorunlarını çözmesi mümkün olmadığına göre, aksine ülkeyi bölünmeye ve felaketlere götürecek bir sistem ülkenin gündemine niye dayatılıyor?

...***

Cevher İlhan, 9 Ocak tarihi Yeniasya gazetesinde, “Darbe komisyonu” fiyaskosu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Meclis 15 Temmuz ‘Darbe Girişimi’ni Araştırma Komisyonu’nun darbeyi araştırmadan ve hiçbir sonuca varmadan sonlandırılması, iktidarın darbe soruşturması samimiyetini ve niyetini açığa çıkardı.Gerçek şu ki, darbe girişiminden on gün sonra Meclis’teki dört partinin tam desteğiyle kurulan “darbe komisyonu”, haftanın üç günü çalışma kararına rağmen, bazı haftalar bir gün dahi çalıştırılmadı. Çalışma süresini bir ay daha uzatmak mümkünken, bizzat iktidar partisi üyelerinin oylarıyla komisyon apar topar dağıtıldı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Esasen daha baştan Meclis’in yerleşmiş demokratik teâmüllerine aykırı olarak komisyon başkanından başkan yardımcısına, sözcüsünden kâtip üyesine, bütün yönetiminin iktidar partisinden seçilip muhalefetin dışlanmasıyla kamuoyunu oyalama sinyalleri verilmişti.

Ve Cumhurbaşkanı’nın 9 Aralık’ta “Artık darbe komisyonu yapacağı çalışmalarını yaptı. Şöyle sür’atle inşallah şu son adımlarını da atıp artık raporunu hazırlayıp göndermek suretiyle görevini tamamlarsa isâbetli olur” çıkışının, AKP’li üyelerce “artık bitirin!”olarak algılanmasıyla, çalışma günleri ve süresi daha da kısıldı ve “dinlenecekler listesi” daha da kırpıldı. Komisyon, bizzat iktidar üyelerince âdeta baskı altına alınarak “âlelacele geçiştirme” vetiresi hızlandırıldı.

Düşülen vartada Komisyon Başkanı, her ne kadar “Yeterli görüyoruz” dese de, öncelik sırasına göre, “darbe girişimi”nde “rol” alan “esas dinlenecekler”in dinlenmeyip, diğer isimlerle süre dolduruldu. Komisyon etkin bir şekilde çalıştırılmayarak birçok husus meçhule terk edildi.

En önemlisi, “15 Temmuz kalkışması” kargaşasının iç yüzü gündeme getirilmedi. Mutlaka olup bitenleri aktarmaları gereken başta sürecin iki kritik ismi MİT Müsteşarı ve darbecilerin derdest edip rehin aldığı Genelkurmay Başkanı başta olmak üzere, sürecin içindeki “aktörler”in komisyona çağrılmaması, cezâevlerine gidip darbeye kalkışan 160 generalle görüşülmemesi; darbecilerin darbeye neden kalkıştıklarının, nasıl yaptıklarının sorgulanmaması, “darbe girişimi”ni karanlıkta bıraktı.

Kısacası, “darbe girişimi”yle hesâplaşılmadı. Üç ay boyunca hep “yan yollara sapılıp darbenin etrafında dolaşılarak” özellikle darbeci generallerin dinlenmesinin AKP oylarıyla reddedilmesiyle, kalkışma günü ve gecesi devletin üst düzey birimlerinde olup bitenler yine devletin derin dehlizlerinde kaldı.

Dahası alt kademedeki “ByLock kullanıcıları” tutuklanırken, aynı dönemde siyasetçilerle üst kademedeki bürokratların kimlikleri açıklanmadı. Bütün taleplere karşı, MİT’ten 82 iktidar partisi milletvekilinin yer aldığı belirtilen “BayLook’çu listesi” millet irâdesinin temsilcisi Meclis adına kurulan komisyona iletilmedi. MİT’ten -ayıklanmış- “rapor” istenmekle kalındı.

Böylece, vahim darbe istihbaratını alan MİT Müsteşarının neden Başbakan’a, Cumhurbaşkanına haber vermediği, ihbarı alan Genelkurmay Başkanı’nın kuvvet komutanlarını niçin anında görev başına çağırmadığı sorularının cevabı araştırılıp verilmedi, istifhamlar giderilmedi.

Keza iktidar partisine mensup belediye başkanları ve sorumluları komisyona gelip bildiklerini anlatmadılar. “Darbe girişimi”nin üstü kapatılıp örtbas edildi. Ve en önemlisi darbenin “siyasî ayağı ve uzantıları”nın ortaya çıkarılmasında hiçbir netice alınmadı.

Komisyonun aslî görevi olan, 15 Temmuz”un mahiyeti, nasıl ve kimler tarafından sahnelenen bir senaryo olduğu, hangi mihraklarca tertiplenip sahnelendiği, hangi “gizli güçler”ce tâlimatlandırıldığı, dış bağlantıları bilinmezlikte bırakıldı. Kimlerin kimler tarafından tuzağa düşürüldüğü belirlenmedi.

...***

Yusuf Karataş, 9 Ocak tarihli Evrensel gazetesinde, “Darbe Anayasası Meclis'te”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Anayasalar toplumsal uzlaşmanın ürünü olan ‘sözleşme’ler olarak tanımlansalar da ülkemizde yeni anayasalar hep toplum/halk iradesinin askıya alındığı darbe dönemlerinde yapılageldi. Bugün Meclis’e getirilen ve parlamenter sistem yerine başkanlık sistemine dayanan yeni anayasa, görünüşte bir darbe girişiminin bastırılmasından sonra yapılıyor.Peki, gerçekten bugün gündeme getirilen anayasa, 1960 ve 1982 darbe anayasalarından farklı koşullarda mı yapılıyor?Bu sorunun yanıtını vermek için 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasından sonra olup bitene bakmak gerekiyor.Öncelikle darbe girişimi, AKP-Erdoğan ile birlikte devleti 11 yıl yönetmiş eski ortağı tarafından yapılmış olsa da iktidar bu girişimi bütün karşıtlarının tasfiyesi için bir ‘lütuf’ olarak kullandı/kullanıyor.12 Eylül darbesi döneminde ‘sıkıyönetim’ vardı, bugün OHAL.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

İktidar, OHAL’le demokrasiyi askıya aldı ve KHK’lar ile de tasfiye politikasını yürüttü. ‘Barış için Akademisyenler’ bildirisine imza atan akademisyenlerin üniversitelerden ihraç edildiği son KHK’da olduğu gibi kamudan on binlerce kişi ihraç edildi. Öte yandan bu KHK’lar, iktidarın politikalarını benimsemeyen medya organlarından sendikalara, kadın derneklerinden sanat-edebiyat örgütlerine kadar bütün kurum-örgütlerin kapatılmasının dayanağı yapıldı.

Bugün devletten ihraç edilen, kapatılan kurum-sendika, tutuklanan gazeteci, bilim insanı, sanatçı ve siyasetçi sayısı ancak ve ancak 12 Eylül darbesi ile karşılaştırılabilir.

Düşünün ki, tepkilerin önüne geçmek amacıyla adı ‘partili cumhurbaşkanlığı sistemi’ olarak değiştirilen başkanlık sistemini öngören bir anayasa hazırlanıyor. ‘Uzlaşma’dan da geçtik, ama bu anayasaya karşı çıkan ve Meclisin üçüncü büyük grubunu oluşturan HDP’nin Eş Genel Başkanları ve milletvekilleri hapisteler. Bugüne kadar ‘demokratik anayasa’ isteyen toplum kesimlerinin görüşlerinin alınması beri dursun, bunların taleplerini dillendirmek için alanlara çıkması, basın açıklaması yapması bile yasak!