Ocak 11, 2017 11:45 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Piyasaşarf yangın yeri, dolar 4 lira sınırında

Hürriyet:

Müdahale de işe yaramadı: Dolar ve Euro rekor kırdı

Sabah:

Almanlar 15 Temmuz’u sordu

Star:

Dolarda yükselişe karşı yeni önlem

Birgün:

Bahçeli:338 başlangıç için normal

Şimdi ise köşe yazarları

…***

Esfender Korkmaz, 11 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Neden yangına benzin döküyoruz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody's, Türk bankaları 2017 yılı ''Kredi  görünümü'' raporunun özeti şöyle:" Türkiye'deki güvenlik meseleleri makroekonomik baskıları artırdı.  Banka kredileri için negatif etki yaptı. 2016 enflasyonu hedefin üstüne çıktı. Terör saldırılarındaki artışla yükselen yerel ve jeopolitik riskler, sermaye çıkışlarını hızlandırdı ve bu çıkışlar özellikle Kasım ayı başından bu yana para birimindeki değer kaybının artmasına katkıda bulundu. Enflasyondaki yükseliş ve kurdan dolayı ithal ürünlerdeki fiyat artışı hane halkının borçlarını geri ödeyebilme gücünü olumsuz etkileyebilecek, bu durumun da bankaların tüketici kredisi portföylerindeki varlık kalitesini negatif etkileyebilecektir. Bankaların takipteki kredi oranı arttı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu sene yüzde 4'ün üstüne çıkar. Bu sene bankaların varlık kalitesi bozulacak ve kârlılıkları azaltacaktır." Kimse doların 3.77 ve Euro'nun 4.00 lira olacağını hesap ederek yatırım yapmadı ve döviz borçlanmadı... Bugünkü olağanüstü durumu ve dengenin bozulmasını siyasi çıkmazlar getirdi. Başkanlık rejimi tartışmaları bile ekonomide onarılmaz sorunlar yarattı. Özel sektör bankalara olan döviz borcunu ödemekte sıkıntıya girerse, bankalar da sıkıntıya girer. Bunu tahmin etmek için Moody's olmaya gerek yok. Herkes tahmin edebilir.Bu çıkmazın gün olarak, çok kısa dönemde tek çözümü, Başkanlık yasasını askıya almaktır. Oysa ki ekonomi yönetimi, siyasette yaptığı gibi her şeyi  sabotaja bağlıyor. Eğer önlem almak yerine ekonomiye sabotaj var denilirse, her şey daha kötüye gider. İmkânsız ama varsayalım ki sabotaj var... Öyle olsa bile ekonomi yönetimi buna karşı piyasayı, sermayeyi, ürkütmeden farklı çözüm getirmesi gerekir. Aksi halde ekonomi için herkesi suçlamak, yangına benzinle gitmek olur. Yangına benzinle gitmesi, yönetimin başarısızlık örneğidir.Ekonomi yönetiminin piyasayı, reel sektörü ve bankaları takip etmesi gerekir.Bugünkü konjonktür, göründüğünden ve bugüne kadar olandan daha fazla risk taşıyor.1. Bankalardaki döviz hesapları azalıyor... Altı ay önce Haziran ayında 194.2 milyar dolar olan döviz tevdiat hesapları toplamı yıl sonunda 20 milyar dolar eksilerek ,174.4 milyar dolara geriledi.2. Son iki yılda bankalar Merkez Bankası'ndaki mevduat karşılığı dövizlerinden 25,5 milyar dolar çektiler. MB'nin altın varlıkları da aynı sürede 4.4 milyar dolar azaldı. Ekonomi yönetimi bu dövizlerin neden çekildiğini araştırmak ve çözüm bulmak yerine, başkanlık derdine düşerse ve başkalarını sabotajcı ilan ederse, güvenirliğini tamamen kaybeder.Sonuç; kriz bağırarak geliyor... Bugüne kadar bilinen gerçek şudur:Ekonomik krizlerde dünyada ve Türkiye'de hiçbir hükümet varlığını devam ettirmemiştir.

...***

Kazım Güleçyüz, 11 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “AKP’nin içinden gelen uyarılar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhuriyet adı altında kurulan şeflik rejiminin birinci ve ikinci isimleri referans gösterilerek Meclis gündemine getirilen “cumhurbaşkanlığı” teklifi, AKP’li vekillerden gelen itirazların bir kısmı dikkate alınarak, hararetli ve gergin tartışmalarla komisyondan geçirildi ve Genel Kurula intikal ettirildi.AKP-MHP ittifakıyla Meclisten çıkarılması hedeflenen düzenleme, ülkenin karşı karşıya olduğu birçok önemli, kritik ve hayatî konunun önüne geçirilerek, bütün sorunları çözecek bir sihirli değnek ve ülkeyi şahlandıracak bir formül edasıyla takdim ediliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Cumhurbaşkanının ilk kez halk tarafından seçildiği 10 Ağustos 2014’ten bu yana ısrarla takipçisi olunan başkanlık sistemi, AKP içinde bile ayrışma ve çatlamalara sebep oldu.

Öyle ki, ta Millî Görüşten beri bu yollarda beraber yürüyüp, yağan yağmurda beraber ıslanan öncü isimlerden Bülent Arınç, “Başkanlık ısrarı ülke gündemini tıkadı” dedi ve muhtemelen sırf bu sebeple tasfiye edildi.

Reisin belediye başkanlığı günlerinden de önce ve sonrasında en yakınında bulunmuş, ilk başbakanlık müsteşarı olmuş ve Millî Eğitim Bakanlığına getirilmiş bir isim olarak Prof. Ömer Dinçer de dışlananlar arasında.

Ve Dinçer Habertürk gazetesinde yayınlanan yazılarında, getirilen şekliyle başkanlığın tek adamlığa yol açacağını, bu yolun kapatılması, başkan yerine Meclisin güçlendirilmesi gereğini vurgulamaya devam ediyor.

Partinin kurucu kadrolarında yer almış, Meclis Başkanlığı, Adalet Bakanlığı, Başbakan Yardımcılığı ve Hükümet Sözcülüğü gibi önemli görevlerde bulunmuş ve halen milletvekili sıfatını taşıyan Cemil Çiçek’in “Darbe hukukuyla başkanlık, diktatörlük getirir” uyarısında bulunduğunu da hatırlayalım.

Yine Çiçek yakın zamanlardaki bir beyanında “Ülke meselelerine hep şahıslaştırarak çözüm aramaya çalışıyoruz. Hâlâ iki cihanda bizi kurtaracak tek adamlar arıyoruz” diyerek hem Gülen’e, hem de onun üzerinden Erdoğan’a ince bir göndermede bulundu.

Genel Kurul görüşmelerinde merak konusu olan husus, işin esasına taallûk eden bu mesajların, bazı detaylardaki itiraz ve tereddütleri kısmen dikkate alınıp izale edilen AKP’li vekillerde mâkes bulup bulmayacağı.

...***

Murat Yetkin, 11 Ocak tarihli Hürriyet gazetesinde, “Son Başbakan”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Öncelikle söyleyelim, Başbakan Binali Yıldırım pek etkilenmiyor bu “Son başbakan” takılmalarından, kompleks de yapmıyor.Meclis’teki ilk gün tartışmalarında CHP’lilerin eleştiri ve iğnelemelerine de “Bir Ali değil, Bin Ali feda olsun” diyerek, kendi ismiyle de benzeştirerek cevap verdi.Neden başbakan olmayan bir sistemi savunduğunu da “çatal kazık toprağa girmez”, iki kaptan gemiyi batırır” türü akılda kalan benzetmelerle açıklamaya çalıştı.Bu benzetmeler kulağa hoş geliyor doğrusu, ilk an hak veriyorsunuz. Gemiyi yüzdürürken, toprağı kazarken herhangi bir işi yaparken, ya da hükümet dâhil, herhangi bir kurulu, kurumu idare ederken bir kişinin sözünün geçmesi ve başarısızlık halinde hesabının o kişiden sorulması doğrudur.Ama devlet yönetimi yalnızca idari bir iş değil ki, daha çok siyasi bir iş ve adli bir iş.Yani bu benzetme kulağa hoş gelse de doğruluğu tartışılır.Eğer Cumhurbaşkanı ve Başbakanın bir arada yetki kullandığı sistemler batsaydı, Fransa batmış olurdu mesela.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Başbakanlığın kaldırılması, Başbakan Yıldırım’ın bunu olgunluk gösterip şahsi bir mesele yapmıyor olmasıyla sınırlı bir konu değildir.Ankara’daki yaygın kanı şu: Meclis’ten geçerse, halkoylamasından geçmesi için hem AK Parti, hem de MHP ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır, artık ne mümkünse.O nedenle CHP direniş hattını Meclis’ten geçirmemek üzerine kurmuş bulunuyor.Meclis’te etkili muhalefet konusunda CHP yalnız…HDP de eleştiriyor anayasa taslağını ama eş başkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dâhil vekilleri hapiste olduğu için, onlar katılamadıkça, oylamaya katılmıyorlar.O yüzden verilen ret oyu sayısı (134) CHP sandalye sayısına yakın (133). Kemal Kılıçdaroğlu dahil 7 vekil çeşitli gerekçelerle katılmadı oylamaya ama, diğer hayır oylarından 5’inin MHP içi muhalefetten, 2’sinin de bağımsız vekillerden geldiği tahminleri yapılıyor.CHP anayasa görüşmeleri için ağır top olarak önceki genel başkanı Deniz Baykal’a güveniyor.O da ilk gün etkili bir konuşma yaptı. AK Parti ve MHP vekillerine dönerek Meclis’in istendiği an feshedileceği, vekillerin işlevsizleşeceği gibi özellikleri öne çıkarıp, kendi kişiliklerini korumak için olsun taslağa onay vermemelerini istedi.Ama onlar verdiler, hatta bazıları göstere göstere verdiler.Maddelerin görüşülmesi için yapılan ilk tur oylamada 338 destek çıkması hiç de küçümsenecek bir şey değil; 330 yetiyor neticede.Ancak Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, aslında 2007’den bu yana aklına koyup 2011 seçiminden bu yana gerçekleştirmeye çalıştığı siyasi hedefinin bu aşamaya gelebilmiş olmasını Devlet Bahçeli’ye borçlu olduğunu gayet iyi biliyor.1 Kasım 2015 seçimi sonrası Erdoğan’ın başkanlık sistemi beklentisi 2019’a ertelenmek üzereydi.MHP lideri o günlerde, mesela 8 Aralık 2015 grup konuşmasında aynen şunları söylüyordu çünkü:“Partili Cumhurbaşkanı ne demektir, nereden çıkmış, kimlerin memnuniyetini sağlamak için planlanmıştır? Hadi diyelim ki Erdoğan başkan veya partili Cumhurbaşkanı oldu, peki bundan sonra krallık talep etmeyeceğini kim garanti edecektir? Damat bakan olduktan sonra, evladın da ikinci Erdoğan olarak tahta geçmesi nasıl engellenecektir? Çok ağır sözler, değil mi? Bugün çıkıp birisi bunları söyleyecek olsa, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL’e takılıp kendisini Silivri’de, Sincan’da bulabilir.Ama Bahçeli’nin bu konuda tam bir u-dönüşü yapması da zaten 15 Temmuz’dan sonra oldu.Gerekçesini ise zaten fiilen uygulanmakta olan sistemi, resmiye çevirmek olarak açıkladı.Türkiye tarihinin en zorlu dönemeçlerinden birisini yaşıyor.Herkes “artık olmaz” derken başa gelen kanlı bir darbe girişimi, tırmanan terör eylemleri, Suriye ve Irak’ta devam eden askeri operasyonlar, çıldırmış döviz kurlarıyla başa çıkmaya çalışan ekonomi ve bütün bunların ortasında tarihimizin en köklü idari rejim değişikliklerinden birisi.Ve her şey önümüzdeki birkaç aya sıkışmış gibi görünüyor. Önümüzdeki birkaç aya.