Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Sanatçılar: amaç, başkanlık değil, padişahlık
Evrensel:
CHP’li kadın milletvekilleri: Dikta değil özgürlük istiyoruz
Yeni Mesaj:
İsrail Şam’ı vurdu
Milli gazette:
Erdoğan: Erken seçim düşünülebilir
Birgün:
Kulis: Referandum korkusu teklifi rafa kaldırabilir
…***
Burak Kıllıoğlu, 14 Ocak tarihli Milli gazetesinde, “Sıcak paradan gelecek fayda…”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Sadece birtakım maddi verileri ölçüt kabul ederek “zenginleştik”, “kalkındık”, “çağ atladık” denebilir mi? Sadece resmi istatistik kurumunun verilerini baz alarak “şuradan şuraya geldik” demekle ortaya bir başarı öyküsü konabilir mi?Malum olduğu üzere, istatistikler, baktığınız yere göre değişkenlik gösterebilir. Bakış açınız kapitalistleştiyse eğer, mesela, işsiz sayısındaki artışı ve yüzde 11’i geçen işsizlik oranını sadece bir matematiksel veri olarak görür, içeriğindeki her bir “veri”nin insandan oluştuğunu es geçebilirsiniz. Ve “işsizlik oranı bu kadar ama şu kadar da yeni iş sağladık” cümlesinin arkasına saklanabilirsiniz. Evet, bir ayda misal 300 bin yeni iş üretilmiş ama 350 bin kişi de işsiz kalmışsa, yeni işlerle övünürsünüz, yoksa işsiz kalanların durumuna mı üzülürsünüz? Bir kapitalistin tercihi bellidir burada.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ekonomik bir büyüme sağlayabilmek adına “her yol mübah” diyebilir bir kapitalist. Para nereden gelirse gelsin, niteliği ne olursa olsun da deme durumundadır kapitalist ahlak/ahlaksızlık gereği. Yüksek faiz verip küresel ölçekte “serseri mayın” gibi dolanan sıcak parayı çekerek büyümek şart mıdır mesela? Böylesi bir yola sapmak olmazsa olmaz mıdır? Yoksa inancın, ahlakın ve vicdanın emrettiği birtakım ölçütleri gözeterek iş yapmak zor mu gelmektedir?
Finans kapital, bir bakıma oturduğu yerden, emek sarfetmeden, spekülatif işler peşine düşerek kazanç sağlamaksa ve mesela faiz üzerinden kazanç elde etmek de yasaklanmışsa, ekonomik büyümeyi böylesi bir “faizle borçlan-harcayıp büyü-borcu ödemek için borçlan” fasit dairesine dayandırmak ne kadar doğrudur? Bu neden tartışılmamaktadır?
Ki, ülkemiz ekonomik yapısı gereği her sene ortalama yüzde 4.5 civarında büyümeyi “de facto” olarak sağlamaktadır. Dolayısıyla, iyi kötü belli bir patikada ilerleyebilen bir ekonomiyi, “küresel sistemin yaramaz çocuğu” sıcak paraya bu denli bağımlı kılmak doğru olabilir mi? Bu duruma halk tabiriyle “el parasıyla zenginlik” denmez mi?
Bankaların, yani borç para verip faizinden kazanç sağlayan kurumların, kazanç anlamında “altın çağlarını” yaşamaları da mı bir şeyler ifade etmiyor? Bakınız, Türkiye pazarına girebilmek için sırada bekleyen yeni bankalar var. Çünkü “tatlı kazancı” görmüşler ve iştahları kabarmış durumda.
Belli bir süre bu küresel ölçekteki para bolluğunun ekmeğini yemek mümkün oldu. Ancak her borcun bir de ödemesi vardı elbette. Borç alınan parayı ve faizini ödeyebilmek için de borç alınıyorsa eğer, ortada sıkıntının büyüğü var demektir. Öyle olduğunu da her gün yaşamaktayız.
Tüketim arttı diye gelişiyoruz, kalkınıyoruz şeklinde bir çıkarım yapmakla, 30 sene öncenin dünyasıyla bugünün dünyasını kıyaslamak aynı derecede absürd değil midir? Misal, 10-15 sene önce kredi ve kredi kartı bu denli yaygın değilken, insanların harcama yapma potansiyellerinin az olduğunu görmek için ekonomi uzmanı olmaya gerek yok ki. Harcama kanallarının çeşitlenmesi insanların mal ve hizmetlere daha kolay erişimini sağladı ama öte yandan da daha fazla tüketmesine ve birikim yapamamasına neden oldu. Bu önemli bir noktadır. Birikim yapamayan insanlar için yegane kaynak bankalardır artık. Sokaktaki adam, küresel ekonomik sisteme dahil oldu böylece.
…***
Kürşad Zorlu, 14 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde “Madde madde yeni sistem ne getiriyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Anayasa değişikliği paketinin oylanması sürecinde yarıya gelindi. Neticeyi paketin bütünü üzerindeki oylama belirleyecek. "Evetlerin" gidişatı değişebilir mi? Bu ihtimali bekleyip göreceğiz. Ancak TBMM'deki tablo karşısında sistem önerisinin içeriği konuşulamıyor. Bunu sağlamaya yönelik bir siyasal/demokratik iklim var mı? Kitle iletişim araçları gerçekten bunu istiyor mu? Oldukça kuşkulu... Bireysel olarak böyle kaotik bir dönemde güçlü bir yürütmeden yanayım. Tek bir şartım var. Yürütmenin, yasama ve yargı ile arasındaki fren ve dengenin kurulması; birbirlerinin yetki alanına müdahale edemeyeceği, birbirlerinin tarafsızlığını ve etkisini baypas etmeyecek bir düzenleme istiyorum. Böyle bakıldığında bu sistemle kazananın her şeyi aldığı bir dönem başlayacak. Bu ilke doğrultusunda yasama organına karşı sorumlu başbakanlık sistemi kalkacak ve yürütmede muhalefetin etkisi sıfırlanacak.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Demokratik kurumları ve teamülleri oluşmuş bir ülkede bunun problem yaratması zordur. Fakat tersi olan ülkelerde, bir de bizim gibi toplumsal kutuplaşma derinleşmişse büyük siyasal-sosyal sorunlarla karşılaşılabilir. Cumhurbaşkanına partisinin genel başkanı olabilecek ölçüde serbestlik geliyor: Bu değişiklik zaten büyük tartışmalara yol açan Cumhurbaşkanının tarafsız ve birleştirici olma gerekliliğini sekteye uğratacaktır. Ayrıca milletvekillerini belirleme yetkisini tam anlamıyla eline geçiren kişinin iradesi dışında yasama organında bir gelişmenin olması ne ölçüde mümkündür? Bunun olması için siyasi partiler yasasının ve seçim sisteminin de değişmesi gerekir. Böylece seçmenin ancak cumhurbaşkanının partisi dışında bir başka partiyi Meclis'ten güçlü hale getirmesi mümkün olur. Mevcut siyasal sistemimizde ve yelpazede bunu beklemek hayli güç olsa gerek...Parlamento ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin 5 yılda bir aynı gün yapılması düzenleniyor: Bu iki organın aynı gün seçilmesinin demokratik siyasal yaşamın etkinliği bakımından sakıncaları vardır. "Birlikte seçmek" zorunluluğu ve baskısı ortaya çıkacaktır. Zira seçmenler Cumhurbaşkanını ve milletvekillerini farklı siyasi partilerden seçmek isteyebilirler. Cumhurbaşkanına yürütmeyle ilgili konularda kararname çıkarma ve yüksek bürokratları atama yetkisi veriliyor: Yetkinin sınırları belirsiz. Bu durum Meclis'in kanun koyma yetkisine yönelik bir olumsuz etki olarak kabul edilebilir. Bakanlıkların kurulması, kaldırılması ve teşkilat yapısı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenleniyor. Mevcut düzenlemede bunun TBMM tarafından kanunla yapılacağı belirtiliyor. Bununla birlikte bütçe yapma yetkisi de neredeyse cumhurbaşkanına geçiyor. Cumhurbaşkanına Olağanüstü Hal ilan etme yetkisi veriliyor: Cumhurbaşkanı süresi 6 ayı geçmemek üzere Olağanüstü Hal ilan edebilir ancak Meclis bu süreyi kısaltıp, artırabilir veya kaldırabilir. Ancak yine Cumhurbaşkanına "Olağanüstü Halin gerektirdiği konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisi verilmesi"... Olağanüstü Hal sürecinde denetim dışı hale gelen bu kararnamelerin neleri düzenleyebileceği belirtilmiyor. Bu durumda normal Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin ötesinde soyut bir alanda düzenleme yapma yetkisi ve imkanı elde ediliyor.Gensoru müessesesi kaldırılıyor: Meclis Araştırması, Meclis Soruşturması, yazılı soru ve genel görüşmenin devam edeceği belirtiliyor. Ancak bu usullerin bilgi alma amaçlı olduğu metinde de ifade ediliyor.
…***
Orhan Erinç, 14 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Bütçeyi Yayınla Anayasayı Yayınlama...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 2002’de yaşadığı ilk seçim galibiyeti sonrasında verdiği sözlerden biri de parmak çoğunluğunu kullanmayacağına dair olanıydı. Bugünden bakınca, daha her istediğini yapabilecek güçte olmadığının ayırdında oldukları için böyle diyorlardı demek gerekiyor.İktidara yerleştikçe, adım adım bu sözden uzaklaştılar. Anayasa değişikliği oylamasındaki tavırlarıyla da son noktayı şöyle koydular: “Ben anayasayı da İçtüzük’ü de takmam. Uygulanacak kuralları nasıl istersem öyle belirlerim.” Bu düşüncede olmasalardı gizli olarak verilmesi gereken oyları göstere göstere zarfa yerleştirmeleri olası mıydı? Şunu da ekleyelim. Sadece kendi güçlerine mi güveniyorlar, önceki anayasa değişikliği ile istedikleri gibi oluşturdukları Anayasa Mahkemesi’ne olan güvenleri de söz konusu mu?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Yanıtını rejim değişikliği yapacak anayasa önerisi bir kazaya uğramazsa izleyecek süreçte öğreneceğiz.Gizli oylamada milletvekillerine ayrı renklerde üç pul ve bir zarf veriliyor. Pullardan beyaz olanı kabul, kırmızı olanı ret, yeşil olanı da çekimser oy kullanıldığını gösteriyor.AKP’nin kendisine güveni arttıkça uyguladığı kuralsızlık yöntemlerini değiştirdiğini de uygulamalardan biliyoruz.İlk yıllarda gizli oylama yapılması gerektiğinde AKP yönetimi; milletvekillerinden beyaz pulu zarfa koyarak kutuya atmalarını, kırmızı ve yeşil pulları da parti grubu görevlilerine vermelerini isterdi. Güvenleri arttıkça göstere göstere gizli oy kullanma(!) yöntemine geçildi. Aynı anda denetim daha da etkili oluyordu galiba... Özellikle de Anayasa Mahkemesi, bir gizli oylamada İçtüzük’e uyulmadığı itirazını “delil eklenmediği” için reddedince sanırım daha da rahatladılar. Bu rahatlıkla da iş büsbütün şirazesinden çıkarıldı. Ancak unuttukları akıllı telefonların yaygınlaşmış olmasıydı. CHP milletvekilleri, emir komuta altında yayın yapan TBMM televizyonunun yansıtmaktan çekindiği görüntüleri kaydetmeye başlayınca tehlikenin ayırdına vardılar ve paniklediler.