Ocak 15, 2017 08:19 Europe/Istanbul

Yeniasya: TSK 144 günün bilançosunu açıkladı

Hürriyet:

Başbakan: Anayasanın ilk 4 maddesi değişmeyecek

Sabah:

FETÖ’cü siber tehdide, milli güvenlik duvarı

Takvim:

Faiz lobisine geçit yok

Evrensel:

Eğitim müfredatı da Erdoğan’ın 2023 hedefine uyduruluyor

…***

Mine Kırıkkanat, 15 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Yükselen dolar, düşen demokrasi!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Devlet yönetiminde süreklilik esastır. Söz konusu süreklilik, devlet adına yapılan ya da kabul edilen düzenlemelerin yasama ve yürütmeyi geçici olarak üstlenen insan ve kurumların ömrüyle sınırlı olmadığına işaret eder.Türkiye, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’ni 6 Nisan 1949’da onayladı. Dolayısıyla bildirgenin maddelerine uyacağını taahhüt etti. Evrensel İnsan Hakları’na göre: Herkes, haklarının vecibelerinin veya kendisine karşı cezai mahiyette herhangi bir isnadın tespitinde, tam bir eşitlikle, davasının BAĞIMSIZ ve TARAFSIZ bir mahkeme tarafından adil bir şekilde ve açık olarak görülmesi hakkına sahiptir. Hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden mahrum edilemez.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak ve fikirlerden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malumat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını içerir. Her şahıs saldırısız toplanma ve dernek kurma ve derneğe katılma serbestisine maliktir. Herkesin menfaatlarının korunması için sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır. Oysa Türkiye’de yukarıda sıraladığım hakların hiçbiri artık var olmadığı gibi, bazıları bizzat devlet tarafından ya yasaklandı, ya da yok sayıldı.

Zaten yargı da artık bağımsız değil.Türkiye, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’ni esas alıp ayrıntılandıran Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni 18 Mayıs 1954’te onayladı. 28 Ocak 1987’de AİHM’ye bireysel başvuru hakkını tanıdı. AİHM’nin zorunlu yargı yetkisini de 28 Ocak 1990’da kabul etti. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre: Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal açıdan sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır. Bir suç ile itham edilen herkes, kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden kısa zamanda, anladığı dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek hakkına sahiptir. Kendi kendini savunmak veya seçeceği bir avukatın yardımından yararlanmak; iddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağrılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek hakkına sahiptir. Türkiye, OHAL gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uyma taahhüdünü askıya aldı. Soruşturma açılan kişiler yargı kararı beklenmeden işten atılıyor, maaş ve emekli maaşları kesiliyor; şirketlerin banka hesaplarına tedbir kararı yerine düpedüz el konuluyor...Bir suç ile itham edilen kimileri, bazen günler, bazen haftalarca nerede oldukları, neyle suçlandıkları bilinmeden sorgulanıyor. Cumhuriyet’in tutuklu gazetecileri iki ayı aşkındır isnat edilen suçlara dair iddianame bekliyor; herhangi bir sanığın seçtiği avukatı hapishane yönetiminin gözü tutmazsa, başka avukat atanıyor.

…***

Etyen Mahçupyan, 15 Ocak tarihli Karar gazetesinde, “Kendisine operasyon çeken ülke”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Gülenci darbe girişimi sonrasında ekonomik aktörler darbenin ‘yapılmasını’ değil, ‘karşılanmasını’ önemsediler. Nitekim Ekim ayı başında dolar 3 liraydı… Geçen 3,5 ay sonunda düşürme müdahaleleri ile geçen haftayı 3,73’ten kapattı. Ortada yeni bir darbe girişimi olmadığı gibi, hükümetin doğru karar vermesini engelleyecek bir ortam da yok. Gelinen noktanın bizim yanlışlarımızdan kaynaklandığını gösteren en belirgin husus ise TL’nin sadece güçlü para birimlerine değil, dünyadaki tüm paralara karşı kaybetmiş olması.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

FED’in politikası aylar öncesinden belliydi. Sonrasında Trump’ın genişlemeci bir çizgi izleyeceği kanaati de bunu besledi. Yani yurt dışında bir sürpriz yoktu. Kendi cenahımızda ise tüketim bazlı büyümede tıkanma yaşanıyor, cari açık ve enflasyon artıyordu. Finansman bulmanın zorlaşacağı, fonların sistemin merkezine kayacağı herkesçe malumdu… Ekonomi yönetimi açısından akılcı olan tedbir kısa vadede dövizin yükselmesinin önlenmesi, orta vadede ise güven artırıcı yapısal reform adımlarına girişilmesiydi.

Ama tam aksi yapıldı. ‘FETÖ ile savaş’ başkalarına doğru genişletildi. Kişi ve şirket mallarına el konuldu.

Çıplak gerçek şu: Türkiye ekonomisinde döviz artışı faiz artışına nazaran büyümeyi çok daha olumsuz etkiliyor. Bu yapıyı kuran ve işleten hükümet kendi ürettiği sistemin özelliklerinden bihaber olabilir mi? Sonuçta “Merkez Bankası’nın yeterli aksiyon almayabileceği” beklentisi finans dünyasına yerleşmiş durumda. Merkez Bankası siyasetin altında kaldı, prestij kaybetti ve bunun sorumlusu belli.

Durumu likidite sınırlaması ile ‘düzeltmek’ sürdürülebilir değil. Çünkü büyümeyi olumsuz etkileyecektir. Bu arada söz konusu tedbir faizi yükseltiyor ama yeterli bir adım da atılmamış oluyor. Nitekim bankalar arası gecelik faiz yüzde 10’a doğru gelmekte. Sırf hükümet geri adım atmış gözükmesin diye Merkez Bankası faizi yükseltmemiş gözüküyor ama aslında yükseltiyor.         

Açık ekonomilerde spekülatif işlemlerin önünü kesmek mümkün değil. Geçmişte Türkiye spekülatif işlemlerden faydalandı çünkü doğruyu yapıyordu. Şimdi zarar görüyor çünkü yanlış yapıyor. Kimse bizi yanlışa zorlamıyor. Biz yapıyoruz… Kimse bize operasyon çekmiyor. Operasyonu biz kendimize çekiyoruz!

Şimdi yapılması gereken “TL’nin reel getirisini güçlendirecek adımların” atılması. Yani enflasyonun üzerinde mantıklı ve tutarlı bir faiz oranını istikrar üretecek şekilde korumak ki sonrasında yine istikrarı bozmadan düşürülebilsin. Çözüm bankaları ve iş dünyasını tehdit etmek ya da döviz sahiplerini terörist ilan etmek değil. Bu tutum güveni daha da azaltıyor, ekonomiye ilişkin karamsarlığı artırıyor ve gerekli faiz marjını da büyütüyor.

Hiçbir sebep yokken kendimizi getirdiğimiz şu noktaya bakarken insan düşünmeden edemiyor… Belki de üst akıl denen şey kendi akıl eksikliğimizden başka bir şey değil.

…***

İhsan Çaralan, 15 Ocak tarihli Evrensel gazetesinde, “Medyamızın hali pürmelali!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Özgür Gündem gazetesiyle dayanışma amacıyla bir günlük genel yayın yönetmenliği yapan gazetecilere ve aydınlara açılan davalar sonuçlanmaya başladı.Sonuçlanan ilk davalar Şanar Yurdatapan ve Aydın Bodur’un davaları oldu. Her iki dayanışmacıya da mahkeme 1 yıl 3’er ay hapis cezası verirken 6 biner lira da para cezası verdi!Bu elbette ki sadece dayanışmacı yayın yönetmenlerine yönelik bir cezalandırma değil, daha çok da basın özgürlüğü, halkın haber alma özgürlüğünü savunan gazetecilere, aydınlara, demokratlara bir gözdağıdır. Ama medyamızın hali sadece basın ve halkın haber alma özgürlüğünü savunanları sindirme amaçlı girişimlerden ibaret değil. Tersine “biat eden”lerin de “daha iyi” ve “daha içten” biat etmeleri için gazetelere ve TV’lere yönelik operasyonlar da sürüyor. Bu alanda yürütülen operasyonun “merkez üssü” her zaman olduğu gibi Doğan Grubuna bağlı medya kuruluşları.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Doğan medyadaki operasyon, holdingin üç üst düzey yöneticisinin “FETÖ’cüdür” gerekçesiyle gözaltına alınmasına kadar uzandı. Ama daha yakından bakıldığında son günlerde operasyonunun Kanal D, CNN, Hürriyet gibi Doğan Grubunun en önemli medya organlarında da ciddi kadro değişiklikleri olarak sürdüğü anlaşılıyor.CNN’de bir zamandan beri ekranda görünmeyen Nevşin Mengü’nün sosyal medyaya attığı bir mesajdan dolayı görevinden uzaklaştırıldığı, hatta kanaldan çıkarıldığından söz ediliyor.Kanal D‘nin kıdemli “enkırmeni” ve devletin resmi söylemini içten bir haykırışa dönüştürerek “habercilikmiş” gibi sürdüren Serdar Cebe’nin bile artık gözden düştüğü, yerine artık Ahmet Hakan’ın getirildiğini görüyoruz.Ama Doğan Medyadaki en belirgin değişikliğin Ankara’da olduğu anlaşılıyor. Hürriyet’in uzun amandan beri Ankara temsilciliğini yapan Deniz Zeyrek’in yerine Hande Fırat getirildi. Deniz Zeyrek’in sıfatı da artık sadece “Hürriyet Yazarı” oldu.Posta Gazetesinin Ankara Temsilcisi, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın yurt dışı gezilerinin “baş konuğu” Hakan Çelik ise Posta’daki görevinin yanı sıra Kanal D’nin de Ankara Temsilcisi yapıldı.Bunlar görülen ve duyulanlar ama biraz aşağılara inildiğinde her yeni “koltuk” sahibinin kendi “kadrolaşmasını” yapacağı, dolayısıyla bir çok gazete emekçisinin işinden edilmesi için yeni bir sürecin başlatıldığını söylemek için kahin olmak gerekmiyor. Böylece; Doğan grubunda “gazetecilik normları” bakımından “çıta”nın Hande Fırat ve Hakan Çelik tarafından konduğu, onların tarz, tutum ve gazetecilik anlayışına “ulaşamayan” her elemanın yerinin artık “sağlam olmadığı” dünya aleme ilan edilmiştir. Nitekim görevden alınanlar da dayatılan gazetecilik anlayışını reddettikleri için değil ama Hande Fırat ve Hakan Çelik’e ayak uyduramadıkları için geri çekilmektedirler!