Türkiye’den Köşe yazarları
Yeniçağ: Akar, NATO’da konuştu
Cumhuriyet:
Terörist 1 yıldır aramızda
Evrensel:
Işık: Askeri arazileri kentsel dönüşüm için veririz
Sabah:
FETÖ’nün tetikçisi saklandığı evde yakalandı
Takvim:
Katar’la dev işbirliği adımı
Şimdi ise köşe yazarları
...***
Faruk Çakır, 17 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “Bindiğiniz dalı kesmeyin”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’nin 12 Eylül 1980 darbecileri tarafından hazırlanan bir anayasa ile idare ediliyor olması en büyük yanlışlardan biridir ve bu anayasa daha iyi bir anayasa ile değiştirilmek durumundadır.Ancak 10 Aralık 2016 tarihinde TBMM’ye sunulan değişiklik paketinin arzu edilen bir değişiklik olduğunu söylemek zor. En başta kısmi bir değişiklik yapılıyor ve getirilmek istenen sistemin daha büyük dertlere sebep olacağı uzmanlarca da ifade ediliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer evriyor:
…***
Mevcut hava ve yol şartları sebebiyle suskunluk tercih ediliyor olsa da ciddi itirazlar ileri sürenler de var. Mesala, Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Artuk Ardıçoğlu, MHP’li milletvekillerine elektronik postayla gönderdiği mektupta “Türkiye Cumhuriyeti’nin, tek bir siyasi partiye ve onun başındaki tek bir kişiye emanet edilemeyecek denli güçlü ve köklü” olduğu belirtilerek “Bu gücün her defasında ehil kişilerce kullanılacağı güveni ile geleceğe yönelik bir sistem kurulamaz. İnsanlık tarihi, niyetlerinden bağımsız olarak kontrolsüz gücü ele geçirenlerin yarattığı trajedilerle doludur” demiş.
Dikkat çekici bir itiraz da Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kemal Gözler’den geldi. “Uyarılarımın işe yaramadığını bilecek kadar tecrübe sahibiyim” diyen Prof. Dr. Gözler, “10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifinin asıl hedefi, ‘başkanlık sistemi’ veya ‘Türk tipi başkanlık sistemi’ kurmak değil, Türkiye’de bir ‘kuvvetler birliği sistemi’ kurmaktır” diyerek şunu da ilave etmiş: “Biz, kuvvetler kimin elinde birleşirse birleşsin, kuvvetler birliğine karşıyız. Kuvvetlerin sadece Cumhurbaşkanının elinde birleşmesi değil, TBMM’nin elinde birleşmesi de kötü bir şeydir. (...) Bir kuvvetler ayrılığı sistemi olan başkanlık sistemini kurmak için yola çıkanların, yasama ve yürütme kuvvetlerinin Cumhurbaşkanında birleşmesi esasına dayalı bir kuvvetler birliği hükûmet sistemine ulaşmış olmaları şaşırtıcıdır. Kurulması teklif edilen sisteme asla ve kat’a ‘başkanlık sistemi’ ismi verilemez; zira başkanlık sistemi sert bir kuvvetler ayrılığı sistemidir. Teklif edilen sistem, ‘kuvvetlerin Cumhurbaşkanında birleşmesi esasına dayalı bir kuvvetler birliği hükûmet sistemi’nden başka bir şey değildir.”
TBMM’nin devre dışı kalacak olmasına bir tenkid de Yıldıray Oğur’dan gelmiş. “Yeni cumhurbaşkanlığı yasası yasalaşırsa, herkes Cumhurbaşkanı-Meclis ilişkisine baktığı için arada kaynadı, Meclis’in bakanlar üzerinde herhangi bir kontrol yetkisi de kalmayacak. Böyle bir sistemde bırakın bir bakanı Ankara’daki alt düzey bir müdür bile seçilmiş vekillere karşı herhangi bir sorumluluk hissi duymayacak, hesap vermeyecek, telefonlarına çıkmayacak, belki yolda görse tanıyıp saygılarını bile bildirmeyecek. Bugün Meclis’te görüşülen yasaların çoğunun yürütmenin istediği yasalar olduğu düşünülürse, cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle bu yasaların çoğu Meclis’e uğramadan çıkarılabilecek. Peki, Meclis ne yapacak? Bürokratik vesayeti bitirmenin yolu; iktidarı seçilmiş Cumhurbaşkanı ile Meclis arasında daha eşit dağıtmak, yürütme ve yasama arasındaki ayrımı daha netleştirip, Meclis’i en azından atanmışları denetleyecek mekanizmalarla güçlendirmek olmalıydı. Atanmışların seçilmişler tarafından denetlenmesinin imkânları artırılmadıkça yeni bürokratik vesayetlere kapı açılacaktır.”
Tavır ve hareketleriyle “Bizim hiç kimsenin aklına ihtiyacımız yok” diyenlere ne denilir ki?
…***
Esfender Korkmaz, 17 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Seçimde adı var... Yönetimde yeri yok...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yani seçmenin seçimde adı var, yönetimde adı hiç yoktur.Acaba 1980 darbesinin getirdiği, seçim kanunu ve siyasi partiler kanunu değişseydi, halkın siyasete, adayların tespitine tercihleri yansıtılsaydı, Cumhuriyet ve parlamenter sistem bu kadar riske girer miydi?Aslında bazı AKP'liler, ön seçim olmadığı için atanmayla gelen milletvekillerinin sürü psikolojisiyle hareket ettiğini söylüyor. Ön seçim olsaydı milletvekilleri seçmene hesap vermek zorunda kalacaklardı. Parti liderine göre değil, kendi vicdanlarına ve ettikleri yemine göre hareket edeceklerdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Kendine güvenen milletvekilleri, anayasaya ve kanunlara aykırı olarak ve bir daha aday olabilmek için, gizli vermeleri gereken oylarını açık açık, göstere göstere vermek ihtiyacında olmayacaklardı. Rejim değişikliği kararını vicdanlarında daha hür bir şekilde analiz edebileceklerdi.Elbette bu söylediklerim yalnızca tercihleri kamuoyunda tartışılan milletvekillerini kapsıyor.Siyasi parti liderleri ve Cumhurbaşkanı da, doğrudan veya dolaylı olarak, Bahçeli'nin dile getirdiği erken seçimi, anayasa oylamasında milletvekilleri için kullandılar... Böyle olduğunu Deniz Baykal'ın Meclis'teki tepkisi de gösteriyor. Baykal grup adına konuşmasında, Bahçeli'nin erken seçim sözlerine cevap verdi: "Tehdit ve şantajın alenileştiği bir ortama geldik. Erken seçimle ilgili söylemek istediğim şudur; bu bir tehdit ise yakışıksız. Eğer bu tespit ise zamansızdır. Bu tehdidi de Meclis'teki hiçbir milletvekiline yakıştıramam. Böyle bir tehdidi buradaki her bir milletvekiline yöneltilmiş hakaret sayarım. 1980 darbesine kadar, seçim kanununda ve siyasi partiler kanununda ön seçim esastı... Siyasi partilerin yüzde 5 Merkez Kontenjanı vardı. Hatta CHP, daha da ileri gitmişti... Ön seçimle seçilmeyen milletvekilleri Genel İdare Kurulu'na giremiyordu.1980 sonrasında kanun değişti ve zorunlu ön seçimi kaldırıp, partilerin inisiyatifine bıraktı. Buna rağmen günümüze kadar hiçbir siyasi parti doğrudan ön seçim yapmadı. CHP, bazı yerlerde yaptı fakat göstermelik oldu ve amaca uymadı. Yine CHP dışında hiçbir siyasi parti, bu yasaların değişmesi için kanun teklifi vermedi.MHP 1980 sonrası hiç ön seçim yapmadı. Eğer ön seçim olsaydı, Bahçeli tek seçici olmasaydı, acaba anayasa değişiklik teklifine oy versinler diye milletvekillerini erken seçimle tehdit edebilir miydi? Daha da ileri gidersek, partide demokrasi olsaydı, Bahçeli de zaten kalmazdı.
…***
Etyen Mahçupyan, 17 Aralık tarihli Karar gazetesinde, “Çocuklarınız utanacak” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Meclis’teki kavgalar artık kimseyi şaşırtmıyor. Türkiye karşıtlığını meslek edinmiş yabancı yayınlar bile bu olayları haberleştirmiyor ve ‘doğal bir durum’ olarak ele alıyorlar. Yani Türkiye’de siyasetin, siyasetçinin ve sosyalleşme kültürünün kalibresinin bu olduğunu varsayıyorlar. Söz konusu kavgaların yıl içinde ortalama on çalışma gününden birinde yaşandığına dair gözlemler, ‘konuşamama’ kültürünün Türkiye’de ne kadar doğallaştığını ortaya koyuyor. Konuşamayan insanlardan oluşan bir Meclis’in ve siyaset ortamının demokrasi üretemeyeceği ise aşikar… Dolayısıyla sadece Meclis’e bakarak bile Türkiye’de demokrasi kültürünün olmadığını ve bütün yetkileri tek elde toplayan bir önerinin nasıl yapılabildiğini anlamak mümkün.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Geçen hafta HDP Milletvekili Garo Paylan’ın konuşması sırasında yaşananlar bu durumun sıradan bir örneği. Paylan otoriterleşen yönetimler konusunda geçmişten örnekler veriyor ve gayrimüslimlerin neredeyse yok olma noktasında azalmalarını da buna bağlıyor. Mantıksal bağı kurmak zor değil: Otoriterleşme bizim ülkemizde her zaman bağnaz bir milliyetçilikle birlikte ortaya çıkıyor ve onunla besleniyor. Bu tür ortamların kimliksel ayrışma ve şeytanlaştırmayı kolaylaştırması sonucu bedeli ‘öteki’ kimlikler ödüyor.
Ancak konuşmanın bir yerinde, hazırun kürsüdeki kişiyi dinlemeye tahammül edemiyor ve onu engellemek üzere sözlü sataşmalara başlıyor. Nedeni Paylan’ın ‘soykırım’ sözcüğünü kullanması. Mealen geçmişte bu topraklarda ‘soykırımlarla’ birçok halkın üzerine gidildiğini öne sürüyor. Meclis’ten gelen tepkiler ilginç… Birisi “senin burada konuşman bile bu milletin büyüklüğünü gösterir” diye bağırıyor. Anlaşılan bu kişiye göre bir gayrimüslim ya da ‘Türk olmayan’ vatandaş da olamıyor. Bu kişiye göre bu tür kimliklerin ‘aslında’ hiç konuşmaması lazım… Meclis Başkanlığı koltuğunda oturan zat ise “bu milletin geçmişinde soykırım yoktur” diyerek görevini yapmış oluyor. Herhalde makamın kendisini tarihsel gerçekler hakkında kendiliğinden mücehhez kıldığını varsayarak… Paylan’ın “soykırım denmeyecekse adını birlikte koyalım” sözleri bile ortalığı yatıştıramıyor ve kendisine Meclis tarihinde ilk kez çalışmalara katılmama cezası veriliyor.
Türkiye bunu hak etmiyor… Toplum bu noktayı çoktan geçti. Geçmişle ilgili bugün isteyen soykırım kelimesini kullanıyor, isteyen kullanmıyor. Dolayısıyla bu yaşananların soykırımla falan bir ilgisi yok. Meclis’in konjonktürel olarak bağnaz milliyetçiliğe prim verme eğilimi ile ilgisi var. Çünkü sonucu belirsiz bir referandum ortamındayız ve MHP fikriyatı AK Parti’yi kuşatmış durumda. Fırsatçılığın ürettiği mahalle baskısı düşüncenin yerine kimlikçi reaksiyonu geçiriyor…Bütün bunların ayrıca adapla da ilgisi var. Demokrasi önce dinleme ve çoğulculuğa hazır olma terbiyesi gerektiriyor. Bizde geçmişte var olan ve giderek kalmayan bir haslet… Bu ülkenin geleceğini görgüsüzlüğün millileştirilmesine rehin vermemek lazım… çocuklarımızın kurduğumuz ‘demokrasiden’ utanmasını istemiyorsak.