Ocak 19, 2017 13:56 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Bakan Ergin de gülen’e gitmiş

Yenimesaj:

Başbakan tarih açıkladı; erken seçim dedi

Birgün:

24 gündür gözaltında tutulan 6 gazeteciden 3'ü tutuklandı

Evrensel:

TSK'de ByLock operasyonu: 243 asker aranıyor

Sözcü:

Milli Eğitim, müfredatta aile planlaması ayarı da yapmış

Şimdi ise köşe yazarları

…***

Erinç Yeldan, 18 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Döviz piyasasında kargaşa: Merkez Bankası nereye?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Döviz piyasasında kargaşa sürüyor. Yılbaşından bu yana doların Türk Lirası karşısındaki fiyatı 3.58’den 3.94’e değin yükseldikten sonra hafta sonu 3.72’ye geriledi. Nereden bakarsanız bakın, Türk Lirası’nın değer kaybı yıllık bazda yüzde 25’i aşmış durumda. Bu kaybın büyüklüğü kadar, dövizin fiyatındaki aşırı oynaklık ekonomide karar alıcıları ve beklentilerini son derece olumsuz etkiliyor. TC Merkez Bankası ise bu çalkantıya faiz oranlarını açıkça değiştirmeden, dolaylı yollardan değiştiriyormuş gibi yaparak müdahale etme çabasında gözüküyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Kısaca anımsayalım:

“Merkez Bankası faizi” dediğimiz şey aslında bankaların TCMB’den sağladıkları likidite ihtiyacının faiz maliyetini gösteriyor. Bu da kabaca iki ana yoldan oluşuyor: haftalık repo piyasasından; ve gecelik fon piyasasından. Haftalık repo faizi yüzde 8; gecelik piyasada ise gene iki olanak var: gecelik repo piyasası ve geç likidite penceresi. Gecelik repo piyasasında faiz oranı yüzde 8.50; geç likiditede ise yüzde 10. Karışık değil mi? Evet, kesinlikle. TC Merkez Bankası da işte faizleri değiştirmeden, faiz maliyetini arttırmanın sırrını bu karmaşanın simyasında denemekte.

Geçen hafta Merkez Bankası önce haftalık repo ihalelerini iptal etti ve haftalık piyasada yüzde 8’den borçlanma olanağını kaldırdı. Sonra bu yetmeyince bankalararası para piyasasında borçlanma sınırını önce 22 milyar TL’ye, daha sonra da 11 milyar TL’ye indirdi. Yani, bankacılık kesiminde ihtiyaç duyulan likiditeyi yüzde 8-8.5 ile daha ucuza borçlanma olanağını ciddi biçimde sınırladı. Nakit ihtiyacı olan bankalar zorunlu olarak daha yüksek faiz ile çalışan (yüzde 10) geç likidite penceresine yöneltildi. Bu “ahlaksız teklif” aracılığıyla nakit ihtiyacı olan bankaların ödemek zorunda kaldıkları ortalama faiz maliyeti yükseltilmiş oldu, halbuki tek tek piyasalara bakıldığında faiz oranları değiştirilmemişti.

Böylelikle para piyasalarında Türk Lirası arzı sıkıştırıldığından, ellerinde dolar tutanların gevşemek zorunda kalacağı ve dolar talebinin düşeceği umuldu. Geçen hafta doların fiyatındaki çalkantı işte bu umut ile umutsuzluk arasındaki gidiş gelişin öyküsüdür.

İktisada Giriş derslerinde bir ulusal paranın değeri üç biçimde tanımlanır: faiz oranıulusal paranın dövizler karşısındaki değişim değeri; ve enflasyon oranının tersi. Para piyasasının “dengesi” bu üç tanımın uyumlu olmasından geçmektedir. Paranın değerini veren bu tanımlar arasındaki herhangi bir tutarsızlık, para piyasasında dengenin yitirilmesine ve bu dengesizliğin reel ekonomi kesimine de sıçramasına neden olacaktır. Türkiye’de beklenen enflasyonun yüzde 10; uluslararası risk priminin de yüzde 3.5- 4 arasında olduğunu düşünürseniz, beğenseniz de beğenmeseniz de Türk Lirası üzerindeki denge faiz yükünün yüzde 13- 14 arasında olması gerektiğini görmemiz gerekmektedir. Bu da, mevcut yüzde 8-10 arasının oldukça üstündedir.

Küresel döviz piyasalarında bir günde gerçekleşen işlem hacminin 4.5 trilyon dolar olduğu tahmin edilmektedir. Bu türden bir işlem hacmini “elinde dolar tutan teröristtir” milliyetçilik retoriği ile yönlendirmek mümkün değildir. Eğer küresel sermaye hareketlerine açık bir ekonomi modeli izlenecekse, “oyunu” kurallarına göre oynamanız, uluslararası işbölümünde size düşen görevi yerine getirmeniz gerekmektedir; yani “yükselen piyasa” olmak için yüksek faiz ile çalışmak...

…***

Murat Özveri, 18 Ocak tarihli Evrensel gazetesinde, “Anayasa değişikliğiyle 12 Eylül rejimi amacına ulaşarak tamamlanıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Biz kabul etsek de etmesek de Nisan 2017’de yapılacağı düşünülen anayasa referandumu, gerçekte 1982’de yapılmış ve yüzde 91.37 ile kabul edilmiş 1982 anayasa referandumunun devamıdır.12 Eylül darbesinden sonra 7 Kasım 1982’de 12 Eylül darbecilerinin Danışma Meclisine hazırlattıkları 1982 Anayasası referanduma sunuldu. Halkın yüzde 91.37’sinin evet, sadece yüzde 8.63’ünün “hayır” oyu verdiği 1982 Anayasası, 9 Kasım 1982 tarihinde yürürlüğe girdi, halen yürürlüktedir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bugün olası bir referandumda halk gerçekte 12 Eylül cuntasının ortaya koyduğu iradeyi oylayacaktır. Verilecek evetler, 1982 Anayasası’na 1982’de verilen evetler hanesine, verilecek hayırlar da 1982 yılında sadece yüzde 8.63 olan hayırlar hanesine yazılacaktır.

Anımsayalım:

Türkiye’de parlamenter sistem, bugünlerde Mecliste görüşülen Anayasa değişikliğiyle sonlandırılmıyor. Türkiye’de parlamenter sistemin sonu 12 Eylül darbesini yapanların hazırlattığı 1982 Anayasası’nın kabul edilmesiyle zaten gelmişti. 12 Eylül 1980 tarihinde askerler darbe yaptı.1982 Anayasası’nı hazırlatan cunta, 1961 Anayasası’ndaki “Temel Hak ve Özgürlüklere” güvence getiren hükümleri kastederek Anayasa’nın bize “bol geldiğini” söylüyordu.12 Eylül cuntası 1982 Anayasası’yla öngördükleri siyasal sistemi “bize özgü demokrasi” ile adlandırmıştı.

Somut söyleyelim:

1982 Anayasası, güçlü bir yürütme (hükümet) istiyordu. Güçlü yürütme için sorumsuz cumhurbaşkanının yetkilerini, sorumsuzlukla bağdaşmayacak ölçüde artırdılar. Cumhurbaşkanının fazla yetkilerinden neredeyse her başbakan yakındı. Özal yakındı, kendisi cumhurbaşkanı olunca sesini çıkarmadı. Demirel yakındı, kendisi cumhurbaşkanı olunca az bile buldu.Abdullah Gül, başbakanlığında cumhurbaşkanının yetkilerinden yakındı, kendi cumhurbaşkanı olunca bir iki defa kısık sesle cumhurbaşkanının yetkileri fazla dedi, o kadar.Cumhurbaşkanı; Anayasa Mahkemesi, YÖK olmak üzere yüksek yargı ve bürokrasiyi şekillendirebildi.1982 Anayasası, 34 yıldır uygulanıyor. Darbecilerin yaptırdığı anayasa ve anayasa ile uyumlu temel yasalarla sınırları çizilen siyasal sistem tam 34 yıldır yürürlüktedir.  Seçilmeleri siyasi parti liderinin iki dudağı arasında kalmış olan milletvekilleri, Mecliste yasama faaliyetlerini, parti liderinin kararı doğrultusunda parmak kaldırıp-indirmeye indirgediler. Fiilen gerçek anlamda bir yasama faaliyeti yapmadılar, yapamadılar. Yargı ise 34 yıl süresince hiçbir zaman gerçek anlamda bağımsız olmadı, olamadı.Şimdi 12 Eylül cuntacıların öngördüğü siyasal rejim, açıktan açığa, anayasal düzenlemelerle uygulamaya konulmak isteniyor. 12 Eylül rejiminin cuntacıları “bize özgü demokrasi“ diyordu, bize özgü demokrasi “bize özgü başkanlık modeli” adı altında tam da onların istediği gibi açıktan yola devam etmeye hazırlanıyor.

…***

Esfender Korkmaz, 18 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “İşsiz sayısı 6 milyona dayandı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ekim 2016 ayı için TÜİK'in açıkladığı istihdam verilerinde iki husus dikkat çekiyor... Açıklanan işsiz ayısı 3 milyon 647 bin kişi, iş aramayıp çalışmaya hazır olan işsizleri de katarsak fiilen işsiz olanların sayısı, 5 milyon 923 bin kişidir. Eğer bir istihdam politikamız olacaksa 6 milyona yakın işsizimizin olduğunu, fiili işsizlik oranının da yüzde 17.85 olduğunu iyi bilip, ona göre çözüm üretmemiz gerekir. İşsizlik oranı son beş yıldır düzenli olarak artıyor. Bunun temel nedeni  GSYH'da büyümenin yavaşlaması ve durgunluk ortamıdır. Yaşamakta olduğumuz iç ve dış siyasi sorunlar ile rejim kavgası işsizliğin daha da artacağını gösteriyor. Tarım sektörü işsizliği absorbe eder... Gerçek işsizliği göstermez. Zira aile işletmelerinde ailenin tamamı çalışıyor görünebilir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

5 veya 6 kişinin çalışması iş verimliliğini etkilemez. Bu nedenle, TÜİK'in açıkladığı tarım dışı işsizliğe bakmak gerekir. Tarım dışı işsizlik oranı 2012 Ekim'inde 10.4 iken 2016 Ekimi'nde, 13.9'a yükseldi.  Daha önemlisi gençler arasındaki işsizlik oranının artmasıdır. Ekim 2012'de yüzde 15.9 olan işsizlik oranı 2016 Ekimi'nde 20.4'e yükseldi. Elimizde bu gruba ait, iş aramayan ve iş bulsa hemen başlayacak olanlara ait veri yoktur. Ancak gençler arasındaki işsizlik oranı da bu yolla en az yüzde 25 olarak tahmin edilebilir. Yani 4 gençten birisi işsizdir.Bağımsız iş yapmaları için gençlere destek programları var ve fakat bunlar devede kulak kalır. İşsizlik sorunu nereye kadar gider?Ekonominin iç dinamikleri orta ve uzun dönemde harekete geçer. Söz gelimi tüketimi uzun süre ertelemek istemez. Üretici, durgunluk dönemlerini bir yatırım fırsatı olarak değerlendirebilir. Ancak bunun için ekonomi yönetiminin güven ortamı oluşturması ve bugünkü gibi rejim sorunu yaşanmaması gerekir. Aksi halde üreticinin ve tüketicinin güveni daha da düşer ve işsizlik maalesef artar.  TÜİK'in yayınladığı Ekonomik Güven Endeksi'ne göre, üreticinin de tüketicinin de moralinin oldukça bozuk olduğu anlaşılıyor.

Yine Sayın Cumhurbaşkanı ekonomi için toplantı yapmış... Katılanlar, bakan, üst düzey bürokrat ve danışmanlar... Gerçekte ise, bunlar ekonomik sorunları değerlendirmede ve çözümde objektif olamazlar. Zaten başarılı olsalardı bugünkü kaosu yaşamazdık. Doğrusu; Türkiye'de Üniversitelerden, finans sektöründen ve reel sektörden iktisatçılarla istişare etmektir. AKP iktidarına kadar, 1994 ve 2001 krizlerinde, ekonomi yönetimi bu şekilde geniş çaplı istişarelerde bulunurdu.