Ocak 21, 2017 09:58 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: 18 maddelik 'başkanlık anayasası' teklifi Meclis'ten geçti... Son sözü halk söyleyecek

Evrensel:

Meclis tekme, tokat ve ‘gizlilik’le Başkanlığa ‘Evet’ dedi

Sabah:

İbrahim Kalın: Erdoğan referandum için sahada olacak

Yeniçağ:

Başkanlığa tepkiler çığ gibi büyüyor

Milli gazette:

Başbakanlık İmamı için yakalama kararı

Şimdi ise köşe yazarları

…***

Turgay Polat, 21 Ocak tarihli Karar gazetesinde, “Karneler yalan söylemeye devam ediyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Söyleyeceğim şeyler geçmişten geleceğe, dünden bugüne Türk eğitim sistemini yönetenler içindir. Eğitim öğretim yılının birinci dönemini bitirdik ve çocuklara karne verdik. Karne benim bildiğim kadarı ile öğrencilerin bir dönem boyunca okulda aldıkları tüm bilgi, beceri vb faaliyetleri ne oranda öğrendiğini sayısal olarak gösteren bir belge. Dolayısıyla karneleri incelersek sanırım Türk eğitim sisteminin başarısını görmüş oluruz. Yani bu karne dediğimiz belge bizim eğitim sistemimizin bir nevi başarısını gösteriyor. Karnelere baktığımızda durumumuz oldukça iyi; 18 milyon öğrencinin 3-4 milyona yakını takdir belgesi almış. Öğrencilerin büyük çoğunluğu matematiği, fiziği, yabancı dili öğrenmiş görünüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Sonuçta karne notları iyi. Örneğin yabancı dil, yani İngilizce’den öğrencilerin nerdeyse yüzde 80’i iyi not almış. Bu da demek oluyor ki, İngilizce’yi 18 milyon öğrencinin yüzde 80’ine öğretmişiz. Yine biyolojiden başarılı öğrenciler, matematikten karneye göre başarılıyız.

Hatta Sayın Bakan Ankara’da bir okulda karne dağıtırken okulun 425 öğrencisinin 422’sinin takdir aldığını söyledi. Yani rahat olun; karnelere göre okullar öğretiyor, öğrenciler öğreniyor, siz hiç merak etmeyin! Peki, gerçek böyle mi? Gerçekten öğrencilerin yüzde 80’i İngilizce öğrendi mi? Tabi ki hayır. Durumumuz ortada, keza matematik ve diğer derslerde de öğrendiklerini söylemek pek mümkün değil.

Peki, kimi kandırıyoruz? Bu çocuklar İngilizce öğrenmediklerine göre karnelere iyi not vermekle kimi kandırıyoruz? Daha bir ay önce yüzümüze tokat gibi çarpan PISA sonuçlarına rağmen her yıl karnelere bu notları vererek kimi kandırıyoruz? Öğrencilerin karnelerine bir bakın, en azından yakınınızdaki öğrencilerin karnelerine bakın. Hepsi en azından teşekkür alıyor. Sınıfı geçemeyen kalmasın diye her şeyi yapıyoruz. Peki, neden? Eğer amaç öğretmekse, bu ülkenin geleceği, bu çocukların eğitimiyse ve Türkiye’nin eğitilmiş işgücü dışında seçeneği yoksa, bugüne kadarki sonuçlar hep hüsran olmasına rağmen neden halen yüksek not vererek tüm ülkeyi aldatıyoruz?  Öğrenmedikleri şeyleri öğrenmiş gibi karnede gösteriyoruz. Acaba bu yüksek notları vererek öğrencilerin ve velilerin eğitim sistemimizi eleştirmesini mi erteliyoruz? Ya da kendimizi mi avutuyoruz?

Unutmayın bu çocuklar günün birinde hayata atılacak ve sizin okulda onlara öğret(eme)diğiniz becerileri kullanacak. Bazıları ülkeyi yönetecek, bazıları büyük şirketleri yönetecek, bazıları girişimci olacak. Peki, bir düşünün;  öğretmediğiniz halde öğrenmişler gibi yapıp başarılı notlarla dolu karne vererek kimi kandırıyoruz? Eğer velileri kandırdığımızı düşünüyorsanız siz öyle sanın, ama unutmayın ki aslında bu ülkenin geleceğini kandırıyorsunuz. Ben size asıl karnemizi göstereyim. lütfen bakın, iyice bakın. Ülkemizin dünya arenasındaki karnesi bu; bakın ve düşünün, bizim çocuklara verdiğimiz karnelerle bu karne arasında neden uyumsuzluk var? Karnelerde ortalama başarı yüzde 85 olan fen bilimlerinde PISA’da 70 ülke arasında 50. sırada ve yüzde 85’e ulaşan sadece yüzde 0.3. Okuduğunu anlama becerisine 50. sıradayız. Matematikte karnelerde başarımız yüzde 75’lerde iken PISA’da 49. sıradayız.

Peki, şimdi karne verenlere ve bunu teşvik edenlere soralım; PISA sonuçları mı yanlış yoksa siz mi bizi kandırıyorsunuz? Gelin bugüne değil, geleceğimize yatırım yapalım. Çocuklarımızı kandırmak yerine geleceğe hazırlayalım. Öğretelim ki başarsınlar, bizden de patentler, markalar, yenilikler çıksın; çıksın ki bu ülke eğitimle kalkınsın. Artık bırakalım kendimizi kandırmayı.

...***

Remzi Özdemir, 21 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Hükümeti sabote eden bankalar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Dünyada Cumhurbaşkanı Erdoğan kadar, bankaları eleştiren bir devlet adamı daha yok!Erdoğan her fırsatta bankaları açgözlülükle suçluyor.Doğrudur! Dünyada bütün bankalar açgözlüdür. Daha çok ama daha daha çok kazanma peşinde olan şirketlerdir. Ancak Türkiye'de bankalar dünyadaki bankalara göre biraz daha açgözlü.Bunun sebebi ise Türk bankacılık sisteminin millî olmamasıdır.Türkiye'de son 13 yılda bankacılık sistemi büyük çapta yabancıların kontrolüne geçti.Yabancı hissedar doğal olarak Türkiye'nin değil kendi ülkesinin ve kârının hesabını dikkate alıyor. Halktan mevduat olarak topladığı parayı uygun şartlarda ülkenin kalkınmasına ve yatırıma yönelmesine değil de yine vatandaşa bir tefeci mantığı ile satmasına neden oluyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Türkiye'de maalesef bankaların birçoğu tıpkı bir tefeci gibi çalışıyor.Burada ilginç olan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kudretine rağmen bankaların halen başına buyruk olması. BDDK denilen yani bankacılık sektörünün denetlenmesi ve düzenlemesinden sorumlu kuruma rağmen bankalar bildiğini okuyor.İşsizlik sorunu Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bankacılık sistemine yönelik haklı eleştirileri karşısında bankalar adeta Türkiye'ye karşı gizli bir silah kullanıyor. Bu silahın adı işsizlik!Bankacılık sektöründe 200 bin eğitimli insan çalışıyor. Bunların yaş ortalaması genç nüfus kategorisinde. TÜİK'in son açıkladığı işsizlik rakamlarında genç nüfusun işsizlik oranı yüzde 20'nin üstünde. İşte bu rakamda bankaların büyük katkısı var.Bu ülke bankalardan ne zaman bir şey istese onlar hemen personel çıkartmaya giderek Türkiye'yi işsizlik silahı ile tehdit edip hatta vuruyorlar. Üstelik bu işi alenen yapıyorlar. Gerekçeleri hazır: Ülkeden kriz var personel çıkartıyoruz. Bir de bunun yasal kılıfını bulmuşlar. İş kanununun 16 ve 17. maddesi yani performans yetersizliği. Mahkemeler yüzlerce değil binlerce bankacının işe iade davası ile doldu taştı.Bu kumpas şöyle işliyor:Banka personelini performansa dayalı hedef sistemi ile çalıştırıyor. Bu kontrolsüz bir sistem. Yani bir ucu açık. Tamamen işverenin vicdanı ile çalışıyor. Bankacılık sisteminde vicdan olmadığı için istediklerini yapıyorlar. Banka yönetimi personeline hedef veriyor. Ancak verilen bu hedefler Türkiye'nin ve dünyanın içinde bulunduğu ekonomik gerçeğe uymuyor. Olsun! Yaparlarsa kâr yapmazlarsa kovarak yine kâr elde ediyorlar.Verilen hedefin gerçekçi olup olmadığını denetleyecek tek bir kurum yok! Yani banka birini kovmak istiyorsa ona yapması imkânsız hedef veriyor. Akıl almaz rakamlarda sigorta satışı ve vadesiz hedefler konuluyor.Sen banka mısın sigorta şirketi misin? Bunu kimse sormuyor. Sigorta şirketlerinin hiçbir zaman riske dönüşmeyecek poliçeleri personele hedef olarak dayatılıyor. Bazı bankalar personel çıkartmak istediği zaman bu rakamı imkânsız seviyelerine bile çekebiliyor.Nasıl olsa denetleyen yok.Vadesiz bul!Bankaların personeline dayattığı bir başka hedef ise vadesiz mevduat. Aylık 1 milyon hatta 5 milyon liraya kadar vadesiz hedef veriliyor. Bankalar bu insafsız çarka vadesiz hedefi diyorlar.

...***

Faruk Çakır, 21 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “Eğitimdeki sancı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türk Eğitim-Sen, yarıyıl tatili vesilesiyle eğitim sistemini tahlil eden bir açıklama yapmış. Bu açıklamayı özetleyerek paylaşmakta fayda var. Eğitimcilerin, eğitim sisteminin dertlerini daha yakından görme imkânları var. “Eğitim-öğretim yılının ilk yarıyılı sancılı sona eriyor” denilen açıklamada özetle şöyle denilmiş: “Öğretmen açığı, ücretli öğretmen istihdamı, derslik açığı, okullarda alt yapı yetersizlikleri, araç-gereç ihtiyacı eğitimin öncelikli sorunlarındandır. Torpilli yapılan yönetici atamaları eğitimin kalitesini düşürmüştür. Siyasetin eli Millî Eğitim Bakanlığı’nın üzerindedir. Uygulanmayan mahkeme kararları ile hukuk iğdiş edilmiştir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Sözleşmeli ve mülâkatlı öğretmen alımı ile alın teri, emek göz ardı edilmekte, mülâkat komisyonlarının sübjektif değerlendirmeleri ile haksızlık yapılmakta, torpil meşrû zemine oturtulmakta. 4+4+4 sisteminin açtığı derin yaralar kapatılamamıştır. Nitekim bu sistemin istenen hedefleri gerçekleştiremediği MEB tarafından görülmüştür ki şu anda 5’inci sınıfların hazırlık sınıfı yapılması gibi yeni çalışmalar tartışılmaktadır.

Ülkemizde ne yazık ki sağlam bir yönetici atama sistemi oluşturulamamıştır. Okul yöneticiliğinde kabiliyet, bilgi, donanım bir kenara atılmış; mülâkat sistemi getirilerek, liyakat hiçe sayılmıştır. Böylece okul müdürü olmak için torpil arama dönemi başlamıştır. Yandaş sendika üyesi değilseniz, ağzınızla kuş tutsanız da okul müdürü olamıyorsunuz. Bundan büyük bir yanlış var mı? Bu minvalde bir kez daha tekrarlamakta fayda görüyoruz: Kaliteli bir eğitim sistemi arzu ediyorsak, öncelikle yönetici atama sistemimizi kariyer ve liyakate uygun şekilde hukuk üzerine kurulu hale getirmek zorundayız.

“Sözleşmeli, mülâkatlı öğretmen alımından vazgeçilmelidir. Sözleşmeli öğretmenlik; insanları iş güvencesiz çalıştırmaktır, öğretmen üzerinde baskı kurmaktır. ‘Nitelikli öğretmen alacağız’ diye yola çıkanlar, maalesef nitelikli torpil dönemini başlatmıştır. 3 kişiden oluşan bir komisyon 3 dakikada hangi ferasetle bir öğretmenin niteliğini ölçebilir ki? Açığa alınan ya da meslekten ihraç edilen öğretmenler dolayısıyla zaten var olan öğretmen açığı daha da arttı. Öğretmen alımları asla ve asla sözleşmeli ve mülâkatlı olmamalı, bütün öğretmenlerimiz kadrolu olarak atanmalıdır.